Kitle imha silahlarına sahip ülkelerin, bir yandan bu silahları kendi güvenlikleri açısından bulundurup üretmeye devam etmeleri; diğer yandan bu silahları kendi ülkelerinin dışında ürettikleri takdirde dünya barışının tehlikeye düşeceğini savunmaları, ne yazık ki inandırıcı olmaktan uzaktır.
Günümüz dünyasında teknolojik gelişim öylesine girift ve rekabetçi bir ortam yaratmıştır ki, ortalama bilgi sahibi vatandaş, mevcut durumu kavramakta güçlük çekmektedir. Ülkelerin büyük yatırımlarla oluşturmaya çalıştıkları kitle imha silahlarının boyutları ve güçleri gerçekten bir dünya sorunu haline gelmiş durumdadır.
Kitle imha silahlarını (KİS) nükleer, kimyasal ve biyolojik olarak üç grupta incelemek mümkündür. KİS’i izlemek ve denetlemek için BM teşkilatı içinde oluşturulmuş kuruluşlar vardır. Bunlar; Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Kimyasal Silahları Yasaklama Teşkilatı (KSYT), Nükleer Denemeleri Yasaklama Antlaşması (NDYA) ve bu anlaşmanın uygulamaya konması için kurulmuş olan teşkilattır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) UAEA (International Atomic Energy Agency/IAEA) 1956 yılında Avusturya’nın Viyana şehrinde ufak bir birim olarak işe başlamış, günümüzde 2500’ün üzerinde personeli bulunan ve tüm dünyada faaliyet gösteren büyük bir organizasyona dönüşmüştür. Ajans’ın dünya ülkeleri ile olan ilişkilerinin başında nükleer silah üretimini engellemek ve bu amaçla denetimlerde bulunup sonuçlara ulaşmak gelmektedir. Denetim görevini üstlenmiş olan uzman personel sayısı ise 300 civarındadır. Ajans faaliyetlerini düzenleyen (Non-Proliferation Treaty/NPT), Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşması, 1 Temmuz 1968’de imzaya sunulmuş ve zaman içinde 190 ülke bu anlaşmaya uyacaklarını bildirmişlerdir. Ajans’ın denetleme ve izleme görevlerinden başka, barışçıl amaçlı nükleer teknolojinin yaygınlaşmasına destek verme görevi de vardır. Bu bakımdan elektrik enerjisi üretmek için inşa edilen nükleer reaktörler (güç santralleri) konusunda teknoloji transferine aracı olmak da UAEA’nın görevleri arasında bulunmaktadır.
Kimyasal Silahları Yasaklama Teşkilatı (KSYT) KSYT (Organisation for the Prohibition of Chemical Weapons/OPCW)’nin kurulma fikri, 3 Eylül 1992’de İsviçre’nin Cenevre şehrindeki silahsızlanma görüşmeleri sırasında önerilmiştir. Kimyasal Silahları Yasaklama Antlaşması 13 Ocak 1993 tarihinde imzaya açılmış ve 29 Nisan 1997’de kabul edilip uygulamaya konmuştur. Bu teşkilatın merkezi Hollanda’da Den Hague şehrinde olup Viyana’da da bir şubesi bulunmaktadır.
Kimyasal silahları üç gruba ayırabiliriz: a) Pratikte kullanımı olmayan kimyasallar. Bunların ancak deney veya araştırma amaçlı üretimi söz konusudur. 100 gramın üzerinde üretildikleri takdirde KSYT örgütüne haber vermek gerekmektedir. b) Zehirli olan hardal gazının ham maddesi olan bazı kimyasallar. Bunlar aynı zamanda solventlerde ve bazı tür mürekkeplerde kullanılmak üzere sınırlı olarak üretilmektedir. c) Sanayide geniş kullanımı olan bazı zehirli gazlar. Örneğin; fosgen adıyla bilinen kimyasal, bir KİS olarak tanımlanmış olduğundan yılda 30 tondan fazla üretildiği takdirde KSYT teşkilatına haber vermek gerekmektedir. Nükleer Denemeleri Yasaklama Antlaşması ve Teşkilatı (NDYA) NDYA (Comprehensive Nuclear-Test-Ban Treaty Organization/ CTBTO) askeri veya sivil amaçlı her türlü nükleer silah denemesini yasaklamaktadır. Bu anlaşma 10 Eylül 1996’da BM Genel Konferansı sırasında kabul görmüş ve ülkelere 24 Eylül 1996 tarihinde imzaya açılmıştır. Bu anlaşmayı izlemek ve uluslararası iletişimi sağlamak üzere 19 Kasım 1996 yılında Viyana’da NDYA teşkilatı kurulmuştur. Bu anlaşmanın mümkün olduğunca fazla ülke tarafından imzalanmasını ve uygulanmasını sağlamak teşkilatın görevleri arasındadır.
Bu üç uluslararası teşkilatın dışında bir de biyolojik silahları yasaklayıp denetlemek için bir kuruluş oluşturma gayreti bulunmaktadır. Ancak bugüne kadar yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmış, istenilen yapıda bir denetleme teşkilatı kurulamamıştır.
Nükleer teknolojiye sahip ülkeler arasında beş ülkenin özel bir durumu bulunmaktadır. Bu ülkeler; nükleer KİS’e sahip olan Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’dir. Ayrıca, Hindistan, Pakistan ve İsrail, resmen olmasa da, nükleer silah sahibi ülkeler arasında sayılabilirler. Bu ülkeler silahsızlanma politikasını nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme politikasından ayırmakta ısrar etmektedirler. Söz konusu beş ülkede nükleer KİS üretimine son verildiği takdirde, bu çabaların doğal sonucu olarak nükleer KİS’in istenmeyen ellere geçmesi de engellenmiş olacaktır. Aksi halde bir yandan KİS’in üretimine devam edip, diğer yandan KİS’in istenmeyen ellere veya kendilerinden başka ülkelere geçmesine engeller getirmeye çalışmak, ikili bir standart uygulamak demektir. Bu bakımdan, nükleer denemelere son vermekten öte, tümüyle nükleer silah imalatına son vermek ve mevcut nükleer KİS’i imha etmek gereklidir. Nükleer KİS sahibi ülkelerin, bir yandan bu silahları kendi güvenlikleri açısından, bulundurup üretmeye devam etmeleri, öte yandan diğer ülkelerde üretildikleri takdirde dünya barışının tehlikeye düşeceğini savunmaları, ne yazık ki inandırıcı olmaktan uzaktır.
Kitle imha silahlarını yok etmenin ilk adımları Nükleer KİS’i tümüyle yok etmek ne derece önemli ve gerekli ise, bu silahların ham maddesi olan zenginleştirilmiş uranyum üretimine son vermek de ilk adım olarak o derece önemlidir. Topraktan çıkarılan uranyum %99,3 oranında U-238 ve %0,7 oranında U-235 izotoplarının karışımından oluşmaktadır. Nükleer reaksiyonun gerçekleşmesi için uranyumdaki U-235 oranını arttırmak gerekir. Eğer, U-235 tüm uranyum miktarı içinde %20’nin üzerinde ise toplam uranyum kütlesi, Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum (High Enriched Uranium/HEU), %20’nin altında ise toplam uranyum kütlesi, Alçak Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum (Low Enriched Uranium/LEU) adını alır. Bir nükleer silah oluşturmak için %93 oranında zenginleştirilmiş uranyuma sahip olmak gerekmektedir. Oysa ki, elektrik üreten tüm nükleer güç santrallerinin yakıtlarında kullanılan uranyum, %2 veya %3 oranında, Alçak Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum’dur. Ancak, dünyada halen 100 kadar araştırma reaktörü Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum kullanmaya devam etmektedir.(el-Baradei M Ve Störe J.G. IAEA Bulletin, Eylül 2006, s.16)
Nükleer KİS’te hem Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum hem de plütonyum kullanmak mümkündür. KİS’de Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum kaynağını yok etmek için ülkelerin şu dört noktada ortak görüşte olmalarında ve işbirliğine varmalarında yarar vardır: 1. Araştırma reaktörlerinde Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum kullanımından vazgeçmeleri. 2. Ellerinde Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum bulunduran ülkelerin bu maddeleri Alçak Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum’a dönüştürmeleri. 3. Bu girişimi ya kendi olanakları ile yapmaları, bu olanaklara sahip değillerse; Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum’u, satın almış oldukları ülkelere iade edip bunun Alçak Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum’a dönüşümünü sağlamaları. 4. Tüm üretici ülkelerin nükleer KİS imâli için gerekli olan Yüksek Oranda Zenginleştirilmiş Uranyum üretimine son vermeleri. (Maalesef, bu konuda imzalanmış bir anlaşma henüz mevcut değildir).
Tüm bu girişimlerin uluslararası tarafsız bir kuruluş tarafından denetlenmesi gerekmektedir. Bu konuda uzun yılların tecrübesine sahip olan UAEA, tüm üye ülkelerin desteği ile denetim rejiminde gerekli olan ilaveleri ve değişiklikleri içeren yeni bir Ek Protokol teklif etmiştir.
UAEA, bilgi kaynağı olarak sadece ülkelerin sunduğu bilgiler ile yetinmeyip medya haberlerinden, teknik ve ticari yayınlardan faydalanarak; uzaydan çekilmiş uydu fotoğraflarına kadar her türlü açık bilgi kaynaklarını tarayarak gerçekçi bir sonuca ulaşmaya çalışmaktadır. Ancak ülkelere, küçük miktarlarda bulundurdukları nükleer maddeleri bildirme konusunda ek yükten kurtarmak amacıyla, Küçük Miktarlar Protokolü (SQP) adında yeni bir anlaşma teklif edilmektedir. Bu anlaşmayı yaklaşık 120 ülkenin imzalayacağı tahmin edilmektedir.
Nükleer madde denetimi olarak bilinen safeguard yaklaşımı, son yıllarda bir dönüşüm geçirmiş ve önceleri tek tek fabrikaları denetlemekle yetinirken, gittikçe ülke hakkında "bütünsel bir görüş" sahibi olma fikrine önem verir olmuştur. Artık ülkeler hakkında genel bir bakış açısı içeren Ülke Değerlendirme Raporu (ÜDR) oluşturulmaktadır. Bu raporlar hakkında hem safeguard bölümünün yüksek seviyeli yöneticileri, hem de Ajans’ın Hukuk Servisi ve Dış İlişkiler Servisi görüşlerini bildirmektedirler.
Bu tür kapsamlı bir raporun ortaya konması için çok yönlü bilgi ve yetenek sahibi elemanların görev başında bulunmaları gerekmektedir. UAEA toplam olarak 1500 kadar teknik personel ve bir o kadar da destek personeli çalıştırmaktadır. Bunların 200’den fazlası, dünyadaki nükleer tesisleri bizzat denetleyen uzman müfettişlerdir. ÜDR sayesinde bir ülkede denetim faaliyetlerinin bir yıllık bilançosu çıkabilmekte, eksiklerin saptanıp gerekli tedbirlerin alınması kolaylaşmaktadır. KİS üretimini önlemek amacıyla, UAEA, denetimde bulunduğu ülkelerdeki; 1. Nükleer madde hareketlerini ve envanterlerini, 2. Tesislerin amaçlarına uygun olarak kullanılıp kullanılmadıklarını, 3. Nükleer madde bildirimlerinin istenen kalitede olup olmadığını, 4. Tesislerdeki nükleer madde ölçüm ve tespitlerinin sağlıklı olup olmadığını, 5. Bildirilen ile ölçülen madde miktarlarındaki farkların kabul edilebilir düzeylerde bulunup bulunmadıklarını saptamakta ve bu sayede sağlıklı bir sonuca ulaşarak dünya barışına katkıda bulunmaktadır.
Bütünsel Safeguard Yaklaşımı (BSY) sayesinde ülkelerin; 1. Doğru ve gerçekçi bildirimlerde bulunup bulunmadıkları, 2. İthal ve ihraç ettikleri nükleer maddelerin barış amaçlı nükleer faaliyetlerle uyuşup uyuşmadığı, 3. Nükleer konulardaki Ar-Ge faaliyetlerinin bildirimde bulundukları programlarla uygunluk içerisinde olup olmadıkları saptanabilmektedir.
Bu yaklaşımın tüm ülkelere uygulanır hale gelmesi hedeflenmektedir. Esas amaç, KİS’i belirli ülkelerin tekelinde bırakmak değil, dünya barışının kalıcı olabilmesi için bu tür silah üretiminin tümüyle yasaklanmasıdır. Sadece nükleer silahlar için değil, aynı zamanda kimyasal ve biyolojik silahlar için de uluslararası kuruluşların etkin denetleme girişimlerinde bulunmaları gereklidir.
Ülkeleri, nükleer silahların veya diğer kitle imha silahlarının üretimine sevk edecek, temel nedenlere inmeden bu soruna köklü çözüm bulunamaz. Öncelikle kültürlerin birbirlerini daha yakından tanıyıp anlamaya gayret etmeleri gerekmektedir. Kültürel işbirliği ve karşılıklı güven başladığında, ardından ekonomik işbirliği de gelecektir. Ekonomik işbirliği ise paylaşıma ve yardımlaşmaya yol açtığından, zengin ülkeler ile fakir ülkeler arasındaki ekonomik uçurum zaman içinde azalacaktır. Karşılıklı güven ve hoşgörü, barışı oluşturup sürdürmenin en önemli desteğidir. Günümüzde zengin ülkelerin fakir ülkelere yapmakta oldukları maddi yardım, zengin ülkelerin milli gelirlerinin binde birinden bile daha azdır. Fakat sorun maddi yardım yapmakla çözülmemekte, sorumluluğun her düzeyde bulunması gerekmektedir. Ülkelerin yönetim kadrolarının samimi olarak dünyada barışın hüküm sürmesi için gerekli girişimlerde bulunmaları ilk şarttır. İkinci şart ise bu konuda araştırma ve geliştirme yapan bilim adamlarının kendi sorumluluklarının bilincine ulaşmalarıdır. Bilim adamlarının sorumluluğu Toplumları KİS konusunda uyarmak ve bilinçli hale getirmek hiç de kolay değildir. Öncelikle KİS sistemlerinin etkilerinden toplumları haberdar etmek ve etkin olabilecek tedbirler önermek gerekmektedir. Bu görevi öncelikle üstlenecek olanlar ise bu silahların bilimsel ve teknik özellikleri üzerinde çalışıp araştırma yapmış olanlardır.
Örneğin, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya üzerine atılan iki adet nükleer bomba, birçok bilim adamının tepkisini çekmiş; etkin bir önlemin alınması için girişimde bulunmalarını sağlamıştır. Artık bilim adamının, kendini "Benim araştırmalarımın sonucu beni ilgilendirmez; sorumluluk bu araştırmaları silaha dönüştürüp kullananlara aittir." şeklinde savunmaya geçtiği dönem geride kalmıştır. Çünkü küreselleşen dünyada kitlesel imha gücüne sahip silahları kullananlar kadar bilimsel ve teknolojik bilgi üretenler de önem kazanmaktadır. Dolayısıyla, sorumluluk her düzeyde olmalı, neyin, ne zaman ve ne derecede yararlı veya zararlı olduğu iyi bilinmelidir.
Nükleer santraller Nükleer silah konusunu enerji üretim konusu ile de karıştırmamak gerekmektedir. KİS yapımına karşı olmak ile nükleer santral yapımına karşı olmak farklı şeylerdir. Biri yıkıcı ve zararlı, diğeri ise yapıcı ve faydalıdır. Günümüzde nükleer enerjiden elektrik üreten birçok ülke bulunmaktadır. Bazı ülkelerin nükleer santrallerden ürettikleri elektrik enerjisinin payı ve bu ülkelerde bulunan nükleer santral adedi (Nuclear Power Reactors in the World, UAEA yayını,2005): Fransa %78 (58), Belçika %56 (7), İsveç %50 (12), Almanya %28 (20), Japonya %25 (54), ABD %20 (104), Rusya %17 (30)’dir. Tüm dünyada nükleer enerjiden yararlanarak elektrik üreten toplam 435 adet güç santrali bulunmaktadır. Üstteki örnek listede ABD ve Rusya’nın alt sıralarda yer almalarının nedeni, toplam elektrik üretimleri içinde nükleer enerji paylarının düşük oluşudur. Ancak, nükleer santral adedi itibariyle ABD ilk sırada, Rusya ise dördüncü sırada yer almaktadır.
Sonuç olarak Kitle imha silahlarının zararlarını ve toplumlar üzerindeki kısa ve uzun vadeli etkilerini inceleyerek, istatistiki bilgiler toplayacak ve bunları bilimsel yöntemler kullanarak değerlendirecek girişimleri desteklemek gerekmektedir. Sağlıklı ve gerçekçi sonuçlara ulaştıktan sonra bu bilgiler, yetkili kuruluş ve kişilere aktarılmalı ve böylece toplum bilgilendirilmelidir. Toplumdan kaynaklanan ve alttan üste doğru gelişen bir baskı mekanizması sayesinde KİS’in tüm ülkelerde yasaklanması ve halen mevcut olanların imha edilmesi mümkün olabilecektir. Arzulanan dünya barışının kalıcı olması için her düzeyde ve yetkide insanlar bilgilendirilmeli hatta eğitilmelidir. Bunu sağlamanın yolunun, her düzeyde ve görevde, sorumluluk taşımaktan geçtiği asla unutulmamalıdır. *Nükleer Fizik Doktoru
Ahmet Cevdet Paşa
1823 yılında bugünkü Bulgaristan'ın Lofça kasabasında doğan Ahmet Cevdet Paşa,
ilköğrenimini Lofça Müftüsü Hafız Ömer Efendi'den aldı. 1839 yılında geldiği
İstanbul'da dönemin en büyük âlimlerinden dersler alarak kısa sürede icazetini
aldı. İstanbul Çarşamb...
HÜSAMEDİN ABAZİ
KOSOVA AKEA YARDIM DERNEĞİ BAŞKANI
Dünyanın yeni sosyal gerçekliğinde gençler, toplumsal gelişmenin önemli bir parçasını ve özgür bir çevre | oluşumu ve demokratik değerlerin yerleşmesine imkân sağlayan toplumdaki siyasal, ekonomik ve sosyal reformların arkasındaki destekl...
TAHİR ZENELHASANİ
ARNAVUTLUK ADMERİA DERNEĞİ BAŞKANI
Arnavutluk'ta gençlerle çalışmak zor bir sorumluluk olmakla birlikte, bu alanda iyi ve verimli projeler geliştirmek için büyük fırsatlar bulunmaktadır. Zor, çünkü Arnavut gençler diğer pek çok Balkan ülkesinde olduğu gibi ciddi bir ö...
SÜLEYMAN BAKİ
MAKEDONYA TÜRK SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI BİRLİĞİ (MATÜSİTEB) BAŞKANI
Osmanlı, Anadolu'da kurulan fakat Balkanlarda neşv-ü nema bulan bir devletti. Yani, Osmanlı bir Balkan devletiydi aslında. Osmanlı'nın kültürünü, vakıf anlayışını, imar ve iskân faaliyetlerini, sanatı...
ADNAN İSMAİLİ
MAKEDONYA MERHAMET DERNEĞİ BAŞKANI
Milliyetçi anlayış çerçevesinde etnik veya kültürel kim' likle ilgili meselelerin dünya çapında yaygınlık kazanmış bir ideoloji veya siyasi bir oluşum olarak -meydana çıkışını, bilimsel inceliklere riayet ve özel dikkat göstererek derin...
HALİL MEHTİÇ
ZENİTSA ESKİ MÜFTÜSÜ
Balkanlardaki Müslümanlar açısından 20. yüzyılın son
10 yılı, 19. yüzyılın son çeyreği gibidir. Bu dönemde devletler parçalanmış, Müslümanlar yerlerinden sürülmüş ve kimliklerinin sembolleri sistematik bir şekilde yok edilmiş; Balkanlarda yeni diasporala...
FUAT RAMİOİ
MÜSLÜMAN STK FORUMU BAŞKANI - KOSOVA
Balkanlar onlarca yıldır sonu gelmeyen mücadelelerle karşı
karşıyadır ve bölgede, AB sınırları içinde ve hatta daha da geniş coğrafi alanlarda istikrar sağlanamamaktadır. Balkanları özel kılan husus, Balkan ülkelerinin iç içe geçmiş kültür...
H. YILDIRIM AĞANOĞLU
ARAŞTIRMACI - YAZAR
Osmanlı Devleti, Orhan Bey zamanında Gelibo-
lu'daki Çimpe Kalesi'nin alınıp Rumeli'ye adım atılmasından sonra 17. asra kadar sürekli fetihlerle büyümüştü. Bu büyüme esnasında Anadolu'daki Türk nüfusun önemli bir kısmı da Balkanlar...
ABDİ BALETA
ARNAVUTLUK BM ESKİ TEMSİLCİSİ
Avrupa'daki komünist sistemin çöküşü, kıtanın 1808'den bu yana, Türkçe kökenli bir sözcük olan "Balkanlar" ile anılagelen- güneydoğusunda, "beklenmedik" milliyetçi bir uyanış ve hareketliliği beraberinde getirdi. Bu duru...
AJNİ SİNANİ
YAZAR - ARNAVUTLUK
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından İslam
dünyasında meydana gelen parçalanma ve bölünme, Balkanlarda çoğunluğu Müslüman olan yalnızca iki devletin, Arnavutluk ve Bosna'nın ortaya çıkmasına sebep oldu. Ancak ne var ki bu bölgelerde yaşay...
PROF. DR. NAZMİ MALİQİ
MAKEDONYA
Bugün Avrupa'da Müslümanları meşgul eden ve zora
sokan durumlar nelerdir? Bu soru, beraberinde "Müslümanlar gelecekte 'Hristiyan' AB'de ne ile karşılaşacaklar?" sorusu ile birlikte mütalaa edilmelidir. Asırlar boyunca kimliklerin...
DR. MİLAZİM KRASNİQİ
KOSOVA
Demir Perde'nin çöküşünden sonra Avrupa Birliğinin
Balkanlar üzerindeki etkisi daha da belirginleşmiştir. Gelgelelim bu etki devletten devlete, ulustan ulusa farklılık göstermektedir. Siyasi ve ekonomik etki, Romanya ve Bulgaristan'ın 2007'de AB b...
İBRAHİM ŞERİF
BATI TRAKYA GÜMÜLCİNE SEÇİLMİŞ MÜFTÜSÜ
Batı Trakya, Yunanistan'ın kuzey bölgesini teşkil eden,
sınırları 1923 Lozan Anlaşmasıyla belirlenen, Evros (Evros), Rodop (Rodopi) ve İskeçe (Ksanthi) illerinden oluşan, 8578 km2 yüz ölçümüne sahip bir bölgedir. Rodop ili, azınlığ...
RIFAT FEYZİÇ
KARADAĞ İSLAM BİRLİĞİ MEŞİHATI BAŞKANI
Güneydoğu Avrupa, yani Balkan Müslümanları, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan çeşitlilik arz eder. Buradaki Müslümanlar ekseriyetle süreç içerisinde İslam'ı kabul eden yerli halklardır. Arnavutlar, Boşnaklar, Torbeşler, Go...
ŞEVKO ÖMERBASİÇ
HIRVATİSTAN İSLAM MEŞİHATI BAŞKANI
Balkanlarda birbirinden farklı Müslüman halklar
çok uzun yıllardır bir arada yaşamaktadır. Hırvatistan Müslümanları da bu halklardan biridir. İslam dini Hırvatistan'a Osmanlı'dan önce gelmiştir. Hırvatistan'daki Müslümanlara ...
MUAMMER ZUKORLİÇ
SIRBİSTAN İSLAM TOPLUMU BAŞMÜFTÜSÜ
Balkanlarda yaşayan Müslümanlar, Avrupa'yı kültürel açıdan daha zengin kılan bir özelliği temsil etmektedirler. Avrupa'yı Hristiyan milletlerin yurdu olarak görenler için, son birkaç yüzyılda maruz bırakıldıkları onca şeye rağmen ...
HACI MUSTAFA ALİŞ
BULGARİSTAN BAŞMÜFTÜSÜ
Bulgaristan Müslümanları, Osmanlı'nın ardından Balkanlarda yetim kalan ilk Müslüman topluluklardandır. 1878 yılında Osmanlı'nın çekilişinden sonra Bulgaristan'da kalan Müslüman-Türk varlığının korunmasında İslam dini çok büyük ro...
SÜLEYMAN
RECEBİ
MAKEDONYA
İSLAM BİRLİĞİ BAŞKANI - REİSUL ULEMA
Kısa Tarihçe
Osmanlı hâkimiyeti döneminde, bu topraklarda Müslümanların dini yaşayışı doğrudan doğruya İstanbul'da bulunan Şeyhülislamlık makamı tarafından idare ediliyordu. Fakat Balkan sav...
SELİM MUÇA
ARNAVUTLUK DİYANET İŞLERİ
BAŞKANI
Arnavutluk, coğrafi olarak güneydoğu Avrupa kıtasına ait olup Balkanların batısında yer alır. Karadağ, Kosova, Makedonya ve Yunanistan olmak üzere dört ülke ile komşudur. Batısında ise Adriyatik ve İyon Denizi vardır. 4,3 milyon nüf...