İSLAM COĞRAFYASI: Saldırı ve işgal tehdidi altında bir İslam ülkesi: SURİYE PDF Yazdır E-posta
Yazar Ahmet Emin Dağ   
ImageTarih boyunca Anadolu, Mezopotamya ve Mısır arasındaki ticaret ve askeri hareket yollarının kesişme noktasındaki kritik bölgede yer alan Suriye, bu stratejik konumu nedeniyle hep saldırıya açık bir pozisyonda kalmıştı. Suriye’deki siyasi kültürün ve yaşam biçiminin bugüne kadar oluşumunda olumlu/olumsuz çok çeşitli etkiler yapan bu özellik, eski imparatorlukların hareket sahasında köprü rolü oynadığı için bölgenin “Suriye merkezli” bir hükümete kavuşmasını yüzyıllar boyunca önledi. Batısının tamamen deniz olması ve kıyıdan itibaren 100 mil uzunluğundaki düzlük araziden sonra başlayan doğu bölgelerinin de çöl olması, arada kalan dar bölgeyi tarih boyunca Ortadoğu’nun diğer bölgelerinden farklı kılmıştır.

Image634 yılında İslam’la tanışması, Suriye’ye iki ayrı yenilik birden getirmişti. Bunlardan ilki, yeni bir dini/sosyal anlayış; ikincisi ise siyasal bir merkez olma özelliği kazandırması idi. 661 yılında Emevi Devleti’nin kurulmasıyla bir devlete ev sahipliği yapan Suriye bölgesi, Emeviler döneminde daha öncesinden miras olarak aldığı Yunan ve Roma kültürü ile sahip olduğu Arap geleneğini mükemmel bir şekilde birleştirmiş ve dönemin en güçlü kültürel ve siyasi merkezi olmuştu.

Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılındaki Mısır seferi ile birlikte, Osmanlı idaresine giren bölge, 20. yüzyılın başına kadar Osmanlı yönetiminde kaldı. Osmanlı dönemi boyunca (1516-1918), Suriye toprakları, buralardan sağlanan vergi gelirleri, Halep’in uluslararası ticaret sistemi içindeki yeri, Şam’ın seferlerde geçiş yolları üzerinde bulunması gibi ekonomik faktörlerle doğrudan denetim altında tutulmak istenmişti. Bunlara ilaveten, Bilad-i Şam olarak adlandırılan ve içine Kudüs’ün de dahil olduğu bu bölgenin kutsal kabul edilmesi ve Müslümanlar nezdinde peygamberler diyarı olarak görülmesi, denetimin gerekliliğine manevi bir boyut ekliyordu.

Osmanlı’nın bölgeye hükmettiği 400 yıl boyunca, belli ölçüde barış içinde ve istikrarlı bir dönem yaşayan Suriye, 1920 yılından sonra Fransızların işgaline girdi. 1945 yılına kadar süren manda yönetimi; ülkede gücünün artması için tek yolu, Sünni İslami düşünceyi benimsemiş Arap milliyetçi hareketine karşı, karşıt dini azınlıkları güçlendirmekte buldu. Bu nedenle Fransız işgali boyunca Katolik ve Protestan azınlıklara ilave olarak Dürzi, Maruni ve Nusayri gibi heteredoks azınlıklar sürekli güçlendirilerek adeta gelecekteki iktidara hazırlandılar.

II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Suriye’nin bağımsızlık süreci de hızlandı. Daha önce Suriye ile birlikte olan Lübnan’ın ayrı bir devlet haline getirilmesi, fakir Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye’nin bağımsız bir idari bölge olması ve 1939 yılında Hatay bölgesinin Türkiye’ye geçmesi gibi aşamalarla bugünkü Suriye’nin sınırları çizildi. Suriyeli yerli elit, parlamenter bir yapı oluşturarak ülkenin yönetimini Fransızlardan geri almaya çalışırken, çoğunluğunu azınlık mensuplarının oluşturduğu askeri elitler ise Baas Partisi çevresinde odaklanmaya başlıyordu.

ImageFransızların geri çekilmesi ile Suriye tarihinde yeni bir dönem başladı. Ancak bağımsızlık dönemi, Fransız işgali sırasında ertelenen tüm ayrılıkları gün yüzüne çıkarmakla kalmamış, ülkeyi bu çıkar grupları arasındaki savaşın içine sürüklemişti.

1948 Mayıs’ında kurulmuş olan İsrail karşısında büyük bir yenilgi yaşayan Arap cephesi, bunun bedelini ülke içi siyasetlerindeki çalkantılarla fazlasıyla öderken, genç Suriye yönetimi de bundan nasibini aldı. Yenilgiden hükümetin yanlış politikalarını sorumlu tutan ordu, sivilleri suçlarken, siviller de askerlere yüklenince, Mart 1949 tarihinden sonra ülkede askeri darbeler dönemi de başlamış oldu. Ordu, siyaseti belirleyen en önemli aktör durumundaydı.

Nitekim, Genelkurmay Başkanı Hafız Esad, ülkenin ikinci adamı haline gelirken, 1966 darbesiyle konumunu güçlendirmiş, 1970 yılından itibaren de kontrolü tamamen kendi eline almıştı. O tarihten bu yana Suriye’de bir Esad hanedanlığı dönemi başlamış oldu.

İsrail’i ortadan kaldırmak ve işgal altındaki Arap topraklarını kurtarmak amacıyla girişilen 1967 yılındaki savaş, Arap bloğunun yenilgisiyle sonuçlanınca Suriye iç politikası da bundan nasibini aldı. Suriye’nin en stratejik bölgelerinden biri olan Golan Tepeleri’nin bu savaşta kaybedilmesi, Suriye ve Mısır’daki radikal sosyalist rejimlere duyulan güveni tamamen yok etti.

İsrail’in 1948 yılında kuruluşundan iki yıl önce, 1946’da bağımsızlığını kazanmış olan Suriye devletinde siyasi gelenek hep İsrail’le ve onun Batılı destekçileriyle rekabet üzerine şekillenmiştir. Bu siyasi anlayış, Suriye’deki hükümetlerin “ülke varlığına yönelmiş dış düşman” söylemini güçlendirdiği gibi onların halk nezdindeki popülerliğini, İsrail’e karşı tutumlarına endekslemiştir.
Image
Coğrafi olarak İsrail’e yakınlık da Arap ülkeleri içinde Suriye’nin politik tercihlerini ister istemez farklı kılmaktadır. Yakınlık, bir yandan Suriye’deki idarecileri düşmana karşı uyanık kılma gibi bir işlev görürken, diğer taraftan bunun yol açtığı uyanıklık ülke politikasını sürekli “seferberlik” havasına büründürmüştür. Golan ve Güney Lübnan gibi Suriye için oldukça stratejik önemi olan bölgelerin İsrail işgali/nüfuzu altında bulunması, bu seferberlik politikasının haklılığını gösteren en güçlü gerçek olarak halen varlığını sürdürmektedir.

Ülke nüfusunun %5’ini bile oluşturmayan bir azınlık grubun ülkenin en kritik köşe taşlarını elinde bulundurması, bu azınlığı Sünni çoğunluğun nezdinde kendisini meşrulaştırıcı çabalara itmiştir. Daha önceki devrimci hükümetlerin aksine, 1970 yılından bu yana Suriye yönetimi pragmatist çizgide politikalar uygulamaktadır. Şam’daki azınlık iktidarı, gerek ülke içindeki İslami muhalefetten gerekse de Arap ülkelerinden yöneltilen suçlamaları İsrail karşısında tavizsiz tutum takınarak desteğe çevirmeye çalışmaktadır.

Ekonomi
Dış borcu, yıllık üretiminin iki-üç katı kadar olan Suriye’nin, diğer Arap ülkelerinin aksine, borcunun tamamına yakınını Eski Doğu Bloku ülkelerine olan borçları oluşturuyor. Bu ülkeler içinde 12,5 milyar dolarla Rusya ilk sırada geliyor.  

1992 yılından bu yana uygulanan yeni ekonomi politikaları, Suriye ile Batılı ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerde önemli değişiklikler getirdi. Doğu Avrupa’nın çöküşü, Suriye ihraç malları pazarının da Batı Avrupa’ya kaymasına yol açtı.

İşsizlik oranının %5 gibi bir düzeyde olduğu ülkede, her yıl 200 bin insan gücü ekonomik yapı içine dahil oluyor. Mevcut ekonomik yapı, bu kitlenin sadece 90 binine, yani %40’ına iş imkanı oluşturabiliyor. Bunun yanı sıra ülkede kaynakların verimsiz kullanılması sonucu son yıllarda büyük bir enerji sıkıntısı çekilmeye başlaması, ülkede sık sık elektrik kesintilerine neden olmaktadır.

Ekonomik gidişatın kötü seyretmesi, ülkeyi son 10 yıldır liberal uygulamaları ve açılım siyasetini benimsemeye itti. Öncelikli amaç, yabancı sermayeyi ülke içine çekmek ve yerli özel sektörü teşvik etmekti. Ancak yaşanan son 10 yıllık tecrübeler, Suriye’de köşe dönmeci zenginliğin yükselen değer olmasına neden oldu.

Marksist politikaların katı biçimde uygulandığı 1963-70 arası dönemden, 1970 yılında Esad darbesiyle ılımlı sosyalizme geçen ve 1990’lı yılların başından sonra da Batılı anlamda liberal anlayışa yönelen Suriye ekonomisi, mevcut yönetim döneminde atabileceği tüm adımları tüketmiş görünüyor. Ekonomik yapı ve kurumların halen tümüyle devlet kontrolünde olduğu ülkede, liberal politika arayışı halihazırda görevde bulunan kadrolarla ulaşabileceği son noktaya ulaşmıştır. Bu nedenle asıl ekonomik dönüşümün Beşşar Esad’la başlayan yeni dönemde atılacak adımlara bağlı olduğu söylenebilir.

Son Irak işgali, Suriye’nin Arap dünyasındaki önemini arttırmıştır. Zira, İsrail’le barış anlaşması imzalamamış güçlü bir komşu ülke olarak Tel Aviv’e yönelik en önemli tehdidi oluşturan Suriye, gerek Amerika’dan gerekse İsrail’den gelecek baskılara karşı en dayanıklı olması gerektiği dönemde, Hafız Esad’ın ölümüyle ciddi bir güvenlik zaafına sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

2000 yılından sonra iktidara gelen Beşşar Esad, babasının stratejik yolunu izlese de, yaşadığı dönem, kendisini birtakım adımlar atmaya mecbur bırakmıştır. Ülke içinde baskıları az da olsa hafifleten Beşşar Esad yönetimi, henüz tam özgürlükçü bir ortam oluşturmamıştır. Dış politikada ise, babasının pragmatik siyaset geleneğini biraz daha geliştirmesi gerekmektedir. Zira, Irak’ı işgal ederek Suriye’ye karşı doğu cephesinde büyük bir tehdit haline gelen Amerika, önümüzdeki dönemde Şam yönetimi üzerindeki baskılarını artırmakla kalmayacak, Irak’ı, Suriye muhalefeti için verimli bir bölge haline getirecektir.

İnsan Hakları
Tüm Ortadoğu rejimleri gibi baskıcı bir siyasi anlayışın hakim olduğu ülkede, 1970’li yıllardan bu yana yaşanan insan hakları ihlalleri en ciddi meşruiyet sorununu oluşturmaktadır. Bu ihlallerde temel çatışma noktası siyasal iktidarın paylaşımı üzerine odaklanmaktadır. İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinin siyasi ve silahlı muhalefetine şiddetli biçimde tepki veren Suriye yönetimi, çıkardığı yasalarla bu gruba üyeliği idam cezası ile cezalandırmıştır. Bunun yanı sıra, hareketin tabanını ağır biçimde ezerek, yüz binlerce kişinin mağduriyetine imza atmıştır. Bugün halen binlerce siyasi mahkumun bulunduğu Suriye, ağır hak ihlalleri sebebiyle her yıl insan hakları örgütlerinin raporlarında konu edilmektedir.

Suriye-Türkiye ilişkileri
Suriye-Türkiye ilişkilerinde dört konu her zaman önemini muhafaza etti. İçiçe geçmiş olan ve neden-sonuç ilişkisi açısından birbirini etkileyen bu sorunlar, “Hatay’ın kime ait olduğu meselesi”, “iki ülke arasında geçen nehirlerin kullanımı”, “güvenlik ve terör” ve son yıllardan itibaren “İsrail-Türkiye ilişkileri” çerçevesinde şekillenmiştir.

1950’li yıllarda, gerek Suriye ve gerekse Türkiye, Fırat üzerinde büyük çaplı projeler geliştirmeye başladıklarında nehrin kullanımı konusu, iki ülke arasında sorun teşkil etti. Uzun yıllar ortak komisyonlarla çözülmeye çalışılan problem, giderek büyüyünce iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyecek duruma geldi. 1986 yılında Suriye Başbakanı’nın Ankara’ya ve daha sonra 1987 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal’ın Suriye’ye yaptığı karşılıklı ziyaretler, su sorununun ele alındığı en üst düzey görüşmeler oldu. Bu ziyaretler sırasında imzalanan ve Türkiye’nin sınırdan en az 500 m3/saniye su bırakacağını taahhüt eden “Ekonomik İşbirliği Protokolü” Fırat’a ilişkin yapılan ilk yasal düzenleme olma özelliğini taşımaktadır. Bu düzenleme bugüne kadar geçerliliğini korumuş ve Türkiye, verdiği su miktarını aynı düzeyde tutmuştur.

Türkiye-Suriye ilişkilerinin ikinci önemli yönünü oluşturan güvenlik konusu da 1980’lere dayanmaktadır. 1984 yılından itibaren Türkiye’de eylemlere girişen PKK kadrolarının Suriye’yi üs olarak kullanmaları, iki ülke arasında güvensizliğe neden olmuştu. Savaş aşamasına dahi gelen iki ülke, 1998 yılında Adana’da yapılan gizli güvenlik görüşmeleri sayesinde çatışmanın kıyısından döndü. Görüşmelerde Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilmesi ve iki ülkenin güvenlik konularında periyodik aralıklarla toplantılar yapması konusunda anlaşma sağlandı. Ardından, Türkiye-Suriye arasında, PKK’dan kaynaklanan gerilim, neredeyse son bulma noktasına geldi. Böylece iki ülke arasındaki PKK problemi kalkarken, İsrail-Türkiye ilişkisi faktörü daha da önem kazandı.

Türkiye’nin İsrail ile geliştirdiği stratejik işbirliğinden rahatsız olan Suriye, uzun vadede bu denge değişimini kendi lehine değiştirmeyi başararak, özellikle Irak işgalinden sonra Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek için İsrail faktörünü ikinci plana atmayı başardı. Zira Irak işgalinin ardından, İsrail ile Amerika kıskacında kalan Suriye’nin bölgede Türkiye’nin dostluğuna her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu ortaya çıktı.
 
< Önceki   Sonraki >
Değerli Okuyucularımız, Son aylarda yoğun olarak medyada yer alan, dünya gıda stoklarının azalmaya başladığı haberlerinden sonra birçok ülkede tahıl ve bakliyat fiyatlarının fahiş oranda yükselmesi, Yemen ve Mısır gibi ülkelerde gıda fiyatları için çıkan isya...
Irak Savaşı’nın milyonerleri kimler? Savaş ve işgal, bir yandan yüz binlerce insanın hayatına mal olurken diğer yandan işgalci güçlerin servetlerini artırıyor. OMB Watch adlı kuruluşun yaptığı araştırma, ABD Kongresi’nin dörtte birinden fazlasının Irak’taki i...
Birleşmiş Milletler (BM) Barış Gücü askerlerinin, görev yaptıkları ülkelerde çatışan taraflar arasındaki ateşkes hattının korunmasını sağlamak, çatışmaların yeniden başlamasını engellemek, gerektiğinde isyancı grupların silahsızlandırılmasını sağlamak gibi “ba...
Burundi, farklı isyancı grupların iktidara gelmeleri nedeniyle soykırımlardan ve soykırım suçlamalarından başını alamıyor. Bir zamanların isyancıları gün gelip iktidar olunca diğerleri isyancı konumuna düşüyor. Şu anda iktidarda bulunan parti, Tutsilere karşı soykırımları ile b...
1,5 milyon kişinin insani yardıma muhtaç olduğu Somali’de güvenlik, Etiyopya işgali öncesinde görece iyiydi. Etiyopya ve diğer mihraklar, ülkeyi ve halkını rahat bırakıyor....
Güney Afrika Cumhuriyeti, ikinci bir apartheid devrine doğru gidiyor. 1994’e kadar beyaz azınlığın siyah çoğunluğa uyguladığı ırkçı şiddet, şimdilerde Afrikalı göçmenler üzerinde yoğunlaşıyor. Göçmenlere karşı yapılanlar, ülkede tam bir i&cc...
Önce Birmanya dedik, sonra dilimize Burma yerleşti, şimdi de Myanmar oldu Güneydoğu Asya’nın bu fakir ülkesi. Altın Buda heykelleriyle dolu tapınaklarında bir avuç pirinç için dilenen insanlar, turistlerin etrafında pervane olup alacakları bir dolar karşılı...
Lübnan’daki yeni seçim kanunu gelecekteki sürtüşmeleri engellemeyecektir. Zira Lübnan Ortadoğu’nun minyatürü ve aynasıdır ve mayın tarlasıdır. Ortadoğu’daki karmaşa ilk önce ona yansır ve kozlar orada paylaşılır. ...
Uzun süredir hükümeti boykot eden Sünnilerin hükümete yeniden dönme kararları, Amerika’ya kök söktüren Sünni aşiretlerin, en azından önemli bir bölümünün, Amerikalılara karşı savaşmaktan vazgeçmesi, Irak cep...
Uzunca bir süredir hükümet güçleriyle ayrılıkçı el-Husi taraftarları arasında, binlerce kişinin hayatını kaybettiği silahlı çatışmaların yaşandığı Yemen, geçtiğimiz günlerde bir parlamento üyesi ve beraberindekilere düzenlenen suikastla...
Küçük Dinara okul koridorunda hissettiği bir kokunun ardından nefes alamayıp yere yığıldı. Kendine geldi gelmesine ama bir süre sonra boğazında şiddetli ağrılar hissetmeye başladı. Sonrasında da geçici bir hafıza kaybı yaşadı. Durduk yere çığlık atmaya başladı. Ha...
17 Şubat 2008’de Kosova Meclisi, “Bizler halkımızın demokratik yollarla seçilmiş liderleri olarak Kosova’nın bağımsız ve hakim bir devlet olduğunu ilan ediyoruz.” sözleriyle Kosova’nın bağımsızlığını tüm dünyaya duyurdu. Bu olay, nüfusunun %90...
Artan gıda fiyatları açlık sorununun derinleşmesine neden olarak gösteriliyor; ancak gıda fiyatlarının artması ve açlığın yaygınlaşması, sadece gıda stokları ve iklim şartları ile ilgili değildir. Bu durum, gıda borsasından ve market spekülasyonlarından, biyoyakıt üreti...
İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük endişelerinden birini açlık sorunu oluşturmuş; yoksulluk, sefalet ve ölümle birlikte açlık “mahşerin dört atlısı”ndan biri sıfatıyla anılmıştır. Bunun gayet anlaşılabilir nedenleri vardır: İnsan, hayata tutunabilm...
Açlığın küreselleşmesi riski altında iflas eden asıl, unsur küresel kapitalist paradigmanın kendisidir....
İnsanlar dünyada yeterince gıda olmadığı için değil, alım güçleri ve paraları olmadığı için, yani yoksul oldukları için açlık riski altında hayatlarını sürdürüyorlar. Yaşanan adaletsizliğin, eşitsizliğin ve dengesiz gıda dağılımının sebeple...
Bugün tüm uluslararası sözleşmelerde de belirtildiği gibi, insanın en önemli hakkı “yaşam hakkı”dır. Tüm haklar bundan sonra gelir. Açlık ise bu en önemli hakkı tehdit eden başlıca düşmandır. İnsan hayatı korunacaksa, açlık sorununa bir in...
Komünist düzenden bıkmış insanlar, Abdulvali Kari’nin kişiliği ve çalışmaları sonucunda yeni bir hayatı seçti....
Günümüzde el değmemiş yeni su kaynaklarının bulunduğu topraklarda yaşayan yerel halklar, etnik azınlıklar ve diğer görece güçsüz gruplar “ekonomik alanda kalkınma”nın önünde engel olarak görülüyor. ...
Bangsomorolular, bölgeye ait enstrümanları tagonggo ve kapanirong ile özgürlüğe adanmış tarihleri, yok olmaması için ellerinden geleni yaptıkları kültürleri ve öz değerleri için ağıtlar yakıyor… ...

Sayı 43

DOSYA; Dünyada ve Türkiye'de açlık sorunu
İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük endişelerinden birini açlık sorunu oluşturmuş; yoksulluk, sefalet ve ölümle birlikte açlık “mahşerin dört atlısı”...

DÜNYA GÜNDEMİ; ORTADOĞU: Lübnan'da devr-i Süleyman
Lübnan’daki yeni seçim kanunu gelecekteki sürtüşmeleri engellemeyecektir. Zira Lübnan Ortadoğu’nun minyatürü ve aynasıdır ve mayın tarlasıdır. Ortadoğu...

DOSYA; Küreselleşen açlık
Açlığın küreselleşmesi riski altında iflas eden asıl, unsur küresel kapitalist paradigmanın kendisidir....

Kısa Kısa
Irak Savaşı’nın milyonerleri kimler?
Savaş ve işgal, bir yandan yüz binlerce insanın hayatına mal olurken diğer yandan işgalci güçlerin servetlerini artır...

DÜNYA GÜNDEMİ; Somali'de bölgesel ve uluslararası güçlerin tetiklediği insani krizler
1,5 milyon kişinin insani yardıma muhtaç olduğu Somali’de güvenlik, Etiyopya işgali öncesinde görece iyiydi. Etiyopya ve diğer mihraklar, ülkeyi ve halkını rahat bırak...

DÜNYA GÜNDEMİ; Burundi tekrar iç savaşın eşiğinde
Burundi, farklı isyancı grupların iktidara gelmeleri nedeniyle soykırımlardan ve soykırım suçlamalarından başını alamıyor. Bir zamanların isyancıları gün gelip iktidar olunca diğerleri isy...

43. Sayı Sunuş
Değerli Okuyucularımız,
Son aylarda yoğun olarak medyada yer alan, dünya gıda stoklarının azalmaya başladığı haberlerinden sonra birçok ülkede tahıl ve bakliyat ...