
Müjde! Dünya Bankası (WB) başkanlığına ikinci bir “şahin” getirildi. Kağıt üzerinde DB, küresel fukaralığı ortadan kaldırmak için kurulmuştu. Ancak ABD, kurumu ısrarla Batı’nın yeni sömürgecilik kolu olarak kullandığından, kurum çoktan bu görevinden uzaklaşmıştır. O kadar ki; koskoca küresel bir organizasyon, Bush’un savaşçı politikalarının mimarlarından olan Paul Wolfowitz’e emanet edildi. O da kurum imkanlarını sevgilisini mutlu etmek için kullandı. Kullandı da ne oldu; Bay Bush, onun yerine bir başka saldırgan olan Robert Bruce Zoellick’i atadı. Amerikan savaş ve petrol endüstrisi ile Amerikan özel sektörünün ne kadar iç içe olduğunu bundan daha iyi gösteren başka bir örnek yok. Zoellick geçen sene 19 Haziran’da parlamentodan ayrılmış ve yatırım bankası Goldman Sachs’a danışman olarak geçmişti. Wolfowitz’in pislikleri ortaya çıkınca, demek Zoellick’ın izini kaybettirmek için, hükümetten uzaklaştırıp sözde özel sektöre gönderdiler.
Neticede fakirliğin bitmesini bekleyenler, nasıl bir kirli emperyalizm ağının kendilerini örmüş olduğunu görüyorlar. Sahi size bir soru: Sizce “üçüncü dünya” ne demektir? Dünya; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler diye kategorize edilmiş. Üçüncü dünya derken sanki dünyanın çok uzağında olan, unutulması gereken veya hatırlanmasa da olur bir dünyadan bahsediliyor gibi. Sanki yeraltına doğru katman katman dünyalar varmış da, bu da en altta kalan, insanlığa en uzak olanıymış gibi. Oysa orada insanlar yaşamakta ve nefes alıp vermekteler. Çökmüş göğüs kafeslerinde bir yürek var. Feri kaybolmuş gözlerin arkasında “keşke”lerle dolu, enkazla dolu rüyalar var.
İnsanlık tarihi, Batı’nın günümüzde reva gördüğü kadar büyük bir barbarlık görmedi. Bu yazıda söz konusu barbarlığın “borçlar ve geri kalmışlık” bağını irdelemek istiyorum.
Üçüncü dünya ülkelerinin borç krizinin arkasında birden çok faktör var. Bütün faktörleri tek bir isim altında toplamak gerekirse bunun nedeni yeni sömürgeciliktir. Bu ülkeler bütün fakirliklerine rağmen kendi liderlerini seçmelerine izin verilmiyor. Batılı ülkelerle işbirliği yapan her yerde bulunması kolay minik bir azınlık iktidarı kuruluyor. Denetim, şeffaflık ve adalet hak getire. Bu ülkeler, halkın enerjisini sahip olunan doğal kaynakların çıkartılmasına ve geliştirilmesine yöneltmek yerine, gelişigüzel borç almaktalar. Bu borcun maliyeti oldukça yüksek oluyor. Sonra da hem bu ülkelerin en değerli doğal kaynakları Batılı pazarlara peşkeş çekilmiş oluyor hem de ülkeler altından kalkılması zor bağımlılık ilişkisine sokuluyor. Bu ülkeler, varlığı kağıt üzerinde kalan Birleşmiş Milletler’de ABD talepleri doğrultusunda parmak kaldırıp indiren bir figüre döndürülmüş oluyor. Kurulan bu sömürge ortamında aslında utanç verici bir şekilde fakir ülkelerin zengin ülkeleri sübvanse ettikleri, destekledikleri görülmektedir. Üçüncü dünyanın fukaralığı böylece teknik bir sorun değil, ideolojik bir sorun olarak öne çıkmaktadır.
Çok ilginç bir şekilde, toplam borç sürekli artarken, bu ülkelere yönlendirilen bağış ve hibeler azalmaya devam etmektedir. Diyelim ki dünyanın en fakir 60 ülkesinin toplam borcu 1970’lerde 25 milyar dolarken, 2002 itibariyle 523 milyar doları aşmıştır. Bunun 160 milyar doları sadece IMF’ye olan borçlardan oluşmaktadır. En fakirlerin çokuluslu örgütlere olan borcu 80 milyar doları aşmıştır. Ayrıca fiili olarak borç silme olayı çok sembolik düzeyde kalmaktadır. Borç oluşturan mekanizmaya dokunmak ise zaten kimsenin gündeminde değil. Böylece fukara ülkeler, aldıkları bir dolarlık hibeye karşılık tam 13 dolarlık borç ödemektedirler.
Borç miktarının artmasının arkasındaki temel mekanizma ise şu meşhur “bileşik faiz” mekanizmasıdır. Örneğin bir trilyon dolarlık bir borç, yıllık %10 oranında bileşik faiz mekanizmasına girdiğinde 50 senede tam 117 trilyona, bir asırda ise yaklaşık 14 katrilyon dolara çıkmaktadır. Afrika ülkelerinin gerçekte ödediği bileşik faiz bunun neredeyse iki katıdır. 1973-1991 arasında Afrika’nın biriken toplam borçları 1,5 trilyon dolar olup, bunun sadece 400 milyar doları gerçekten alınan borçlardan oluşmaktadır. En fakir 60 ülkenin son 30 yılda ödediği faiz artı anapara toplamı 600 milyar doları bulmuştur. Bir o kadarı da şimdi ödenmek üzere bekliyor.
Bu arada aşırı borçlu fakir ülkelerin kaderleri konusunda inisiyatif alma çabaları tamamen sonuçsuz kalmaktadır. Fukaralar adına zengin ülkelerin 1996 yılında kurdukları Aşırı Borçlu Fakir Ülkeler (HIPC) İnisiyatifi ise göz boyamaktan öteye gidemedi. Oluşumun amacı, fakir ülkelerin resmi kaynaklardan temin ettikleri borçların silinmesidir. Gerçekler ise oldukça farklıdır. G-8’ler her toplantıda minik vaatlerde bulunmakta, fakat bu minik vaatleri bile yerine getirmemektedirler. Öte yandan başlıca resmi kalkınma yardımı yapan ülkeler, milli gelirlerinin yüzde 0,7 kadar bir kısmını bağış yapma konusunda kendi aralarında anlaşmışlardır. Ancak bu anlaşmaya uymayan ülkelerin başında ABD, Almanya ve Japonya gibi zengin ülkeler yer almaktadır. Bilhassa Japonya ve ABD, vaatlerinin fersah fersah altındadırlar.
Kaynak: İbrahim Öztürk,"Development failures in Central Asia and the Caucasus: the role of Japanese “ODA” in the restoration of reform process", Institute of Developing Economies (IDE), JETRO, Japonya, Mart, 2005.
Burada karşımıza “borç öldürür” gerçeği de çıkmaktadır. Bunun basit anlatımı şudur: Birçok ülke borçlarını ödeyebilmek için zaten çok az olan ihracatlarının %25’lerine varan bir kısmını sadece borç ödemelerine ayırmaktadır. Bunu yaparken de eğitim, sağlık, altyapı gibi alanlardan kaynaklar çekilmektedir. Küçücük bir kaynağın tahsis edilmesiyle kurtarılabilecek binlerce can, heba edilmektedir. Dünyada günde iki doların altında yaşayan nüfus, dünya nüfusunun %40’ına tekabül etmektedir. Oysa Avrupa’da inek başına düşen sübvansiyon bile günde iki dolar kadardır. Kutsalsız kapitalizmin insanı düşürdüğü durumu bundan daha çarpıcı olarak anlatacak bir veri olmasa gerek. Oysa fukara ülkelerin borçları zengin ülkeler için devede kulak kalırken, fukara ülkeler için bu borç miktarı hayat-memat konusu olmaktadır. Hele en fukara 60 ülkenin toplamda 200 milyar doları bulan borcu, gerçekten zenginler açısından zekat-sadaka nevinden, diş kovuğunu doldurmayacak mahiyettedir. Ancak bu ülkeler bu borcun altında harap olmaktadırlar.
Borcun bir başka öldürücü nedeni ise, bu fakir ülkelerin, toprağın altında ve üstünde neleri varsa, biteviye bir çabayla çıkartarak bunları hammadde olarak satma gayretleridir. Yağmur ormanları, verimli tarım arazileri vs. bu uğurda feda edilmektedir. Çevre ile ilgili hiçbir kaygı akıllarının ucuna gelememektedir.
Sonuç olarak “üçüncü dünya” diye, adeta “gözden de gönülden de uzak olsun” der gibi bir adla anılan kocaman bir dünyanın ideolojik nedenlerle geri kaldığı görülmektedir. Dünyadaki kapitalist ve materyalist sömürge düzeni, bu ülkeleri haksız bir şekilde büyük bir borç batağına sokmakta, kaynaklarını sömürmekte ve kalıcı olarak bağımlı hale getirmektedir. Bu dramın değişmesi, ancak merkezi kapitalizmin büyük bir krize girmesi ve dünyada kağıtların radikal olarak yeniden karılmasıyla belki mümkün olabilir. Ancak insanlığa önderlik yapacak ahlaklı bir devlet ve medeniyet arayışı en büyük ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.
|