Temizler diyarı: Pakistan PDF Yazdır E-posta
Yazar Mahmut Osmanoğlu   
Imageİslam’ın bölgeye gelişi
Fazla geriye gitmeye gerek yok; bugünkü Pakistan’ın güney kısmının 712 yılında 17 yaşında bir komutan olan Muhammed bin Kasım tarafından fethedilmesi ile İslam bölgeye girmiş oldu. Bölgedeki Budist ve Hinduların İslam’a girmesi ve İslam’ın yayılması ise Sofiler ve tüccarlar eliyle oldu. Bölgede İslami sultanlık ve krallıklar kuruldu.

Müslümanların Hint Alt Kıtası’ndaki hakimiyeti, bölgeye ticari kisve ve Doğu Hindistan Şirketi kisvesi altında gelen ve 18. yüzyıl ortalarında hakimiyetlerini pekiştiren İngilizler tarafından kırıldı ve 1857’de Hindular ve Müslümanlar tarafından İngilizler aleyhine birlikte yapılan son silahlı girişim olan ama başarısızlıkla sonuçlanan Bağımsızlık İsyanı ile İngilizlerin Hint Yarımadası hakimiyeti perçinlendi. İngiliz yönetimi altında Müslümanlar gerilerken Hindular ekonomik, sosyal ve siyasi avantajlar elde ettiler.

Osmanlı-Hint kardeşliği
Pakistan veya daha doğru tabiri ile Hint Müslümanları ve Osmanlıların birbirine yakınlaşmasının temel unsurlarından birisi, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı sonrasında düştükleri güç durumda Hint Müslümanlarının aradaki büyük mesafeye rağmen onlara destek çıkmaları ve Hilafet Hareketi’ni kurarak Osmanlılara destek noktasında İngilizlere baskı kurmalarıdır. Ali Kardeşler olarak bilinen Mevlana Muhammed Ali ve Mevlana Şevket Ali liderliğinde Hint Müslümanlarının malları ve canları pahasına yürüttükleri hareket, tarihin şanlı sayfaları arasında yerini almıştır.

Sömürgeye karşı alternatif mücadele yöntemleri
İngilizlerle silahlı şekilde mücadele edemeyeceklerini anlayan Müslümanlar, sivil yöntemlerle kendi varlık ve değerlerini koruma yolunu seçtiler. Üsluplar farklı farklı idi: Muhammed Ali Cinnah, “Müslüman Birliği” isimli partisiyle, hedeflediklerini siyasi bir platformdan elde etmeye çalışırken; Sir Seyyid Ahmet Müslümanları eğitimle dönüştürmeye çabalıyor; Allame İkbal Lahori, Müslüman toplulukları yazı ve şiirleriyle bilinçlendirmeye uğraşırken; Mevlana Mevdudi basın-yayın yoluyla İslami bir entelijensiya oluşturmaya gayret gösteriyor; Diyobend ve Brelvi medrese ekolleri, İslami mirası kendi anlayışları çerçevesinde korumanın savaşını veriyorlardı. Yoldan çıkıp başkalarını da çıkartmak isteyenler de yok değildi: Daha sonra Kadıyanilik olarak bilinecek sapkın hareketin önderi ve sevgili Peygamberimizin “son peygamber” oluşunu reddeden Gulam Ahmet Kadiyani de bunlardan birisiydi. Mehdiliğini ilan etmek, Gulam Ahmet’in hızını kesmemişti; önce Mehdiliğini, daha sonra da Krişnalığını (Hinduların Mehdisi) ilan etti.

 İki millet teorisi, bölünme ve Pakistan’ın doğuşu
İngilizlerin Hint Yarımadası’ndan çekilmeyi düşünmeye başlaması ile birlikte Müslümanların da kendi gelecekleri ile ilgili tartışmalar yoğunluk kazandı. Birleşik bir Hindistan altında azınlık durumuna düşeceklerini düşünen Allame İkbal, Muhammed Ali Cinnah gibi liderler “iki millet” teorisini ortaya attılar. Müslümanlar ve Hinduların iki ayrı millet olduğu savunuluyor ve Müslümanların hayatlarını kendi inançlarına göre sürdürebilmeleri için bağımsız bir vatana sahip olmaları gerektiği vurgulanıyordu. Bu vatan, inanç olarak “temizler diyarı” yani Pakistan olacaktı. Pakistan Müslümanların çoğunlukta bulunduğu eyaletlerde, yani Batı Pencap, Doğu Bengal, Sind, Beluçistan ve Patanların yoğunlukta olduğu Kuzey Batı Sınır Eyaleti’nin şamil olduğu coğrafyada kurulacaktı.

Mevlana Mevdudi gibi bazı Müslüman entelektüeller ve Hinduların karşı çıkmalarına karşın, İngilizlerin Hint Alt Kıtası’ndan çıkmalarına yakın, federal bir yapı altında Pakistan’ın kuruluşu kesinleşti ve 14 Ağustos 1947’de Pakistan ve Hindistan ayrı ayrı bağımsızlığına kavuştu. Ama ayrışma çok sancılı oldu ve milyonlarca Müslüman bundan etkilendi. Ayrıca, İngiliz hakimiyeti altındaki 500’den fazla eyaletin iki ülke tarafından bölüşülmesi esnasında statüsü belirsiz eyaletlerin hangi ülkeye katılacağı sorunu da arzı endam etti ve bunlardan Müslüman çoğunluğa sahip Keşmir’in statüsü tam bir yılan hikayesine döndü. Keşmir meselesi için Hindistan ve Pakistan üç kere birbiriyle savaştı. Bugün statüsü hala belirlenememiş olan Keşmir; Hür Keşmir (Pakistan denetimi altında), Camu ve Keşmir (Hindistan denetimi altında) ve Çin’in 1962 Savaşı’nda Hindistan’dan ele geçirdiği Aksu bölgesi olmak üzere üçe bölünmüştür ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen çözümsüz bir şekilde beklemektedir.

Bağımsızlık sonrası Pakistan
Büyük bir toplumsal kargaşa ile gerçekleşen bağımsızlık sonrasında Pakistan günümüze kadar oldukça çalkantılı bir siyasi ve ekonomik süreç yaşamıştır. İlk kurulan Pakistan, Doğu ve Batı Pakistan olarak beş eyaletten oluşuyordu. İki Pakistan arasında 2000 km mesafe vardı ve Hindistan da bu iki bölge arasındaydı. Fiziksel olarak birbirinden ayrı olan bu iki Pakistan, politikacıların basiretsiz politikalarıyla çok geçmeden fiili olarak da ayrıldı ve 1971 Pakistan-Hindistan Savaşı sonrasında Doğu Pakistan, Bangladeş adıyla bağımsızlığını kazandı.

Kaidi Azam (Ulu Önder) olarak bilinen Pakistan’ın kurucusu, bağımsızlıktan hemen sonra vefat etti. Cinnah sonrası dönem, günümüze kadar hep siyasi çalkantılarla geçti ve asker her dönemde iktidara ortak oldu. General Yahya Han, General Muhammed Eyüp Han, General Ziyaül Hak ve son dönemde General Perviz Müşerref, ordu adına Pakistan’ı yönettiler ve yönetmeye devam ediyorlar. Bağımsızlık sonrası siyasi sürece damgasını vuran siyasi liderlerden ise Liyakat Ali Han, Zülfikar Ali Butto ve kızı Binezir Butto ile Nevaz Şerif’i de burada zikretmemiz gerekiyor.

Ulema, toplumun ıslahında öncü
Pakistan İslam Cumhuriyeti olarak kurulan Pakistan’ın bağımsızlık sonrası şekillenmesinde ulemanın katkısı da görmezlikten gelinemez. Birey, aile, toplum ve neticede devletin ıslahı projesini gerçekleştirmek için uzun soluklu Cemaat-i İslami hareketini oluşturan Mevlana Mevdudi’den, Hint Alt Kıtası güçlü dini ekollerinden, Diyobend ekolünden Müftü Mahmut’tan da bu bağlamda bahsetmek gerekiyor. Cemaat-i İslami bugün Gazi Hüseyin Ahmet önderliğinde siyasi mücadelesini ve toplumun ıslahı yönündeki faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu bağlamda, Devlet Başkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığını uhdesinde Perviz Müşerref’e karşı oluşturulan Müttehide Meclis-i Amel (Birleşik Eylem Grubu), ülkenin ana muhalefeti konumundadır. Bugün itibariyle, Pakistan hala iç çekişmelerin esiri konumundadır.

Uluslararası arenada önemi artıyor
1979 yılında Soğuk Savaş dönemi süper güçlerinden birisi olan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a işgal müdahalesi, Pakistan’ın önemini uluslararası platformda artırmış ve o dönem devlet başkanı olan General Ziyaül Hak, bundan ülkesi adına yeterince istifade etmiştir. Pakistan’ın etkili katkıları ve köprü işlevini gerektiğinde yerine getirmiş olması, Sovyetler’e karşı Afgan Savaşı’nın kazanılmasına önemli bir etken olmuştur. Konjonktürü iyi değerlendiren Ziyaül Hak, bu fırsattan istifade ile, Batılıların “İslam Bombası” olarak nitelediği nükleer güç olma aşamasını tamamlamış ve ülkeyi nükleer ülkeler sınıfına sokmuştur.

 11 Eylül sonrası ABD ile ittifak
11 Eylül eylemleri sonrası ABD’nin kendi tanımıyla “şer ekseni”ne karşı başlattığı savaşta da Pakistan kilit noktada bulunmuştur. ABD’nin Afganistan’daki Pakistan yanlısı Taliban yönetimine karşı başlattığı savaşta Pakistan, ABD yanında yer almak durumunda kalmıştır.
Şu da var ki; konjonktürel şartlardan dolayı Pakistan’ın üzerine gidemeyen ABD, Afganistan ve Irak’ta başına açtığı gailelerden yakasını kurtarabilirse Pakistan’ı bazı şartlara zorlamak isteyecektir. Nitekim nükleer açıdan Pakistan’la aynı statüde bulunmasına rağmen Hindistan’a kucak açan ABD, Pakistan’ı her fırsatta “Nükleer Silahların Yayılmama Anlaşması” aleyhine çabalarla suçlamaktadır. O kadar ki; Pakistan nükleer bombası ve nükleer faaliyetlerinin babası sayılan ve halk tarafından milli kahraman olarak görülen Abdulkadir Han, kendi ülkesinde bir suçlu konumuna düşürülmüş ve göz hapsine alınmıştır.

Pakistan ve uluslararası anlaşmazlıklar
Pakistan’da, Hindistan’la ayrışma sürecinde yaşanan sıkıntılar, iki ülkeyi birbirine azılı düşman konumuna getirmiştir. Keşmir’in statüsünün hala belirlenememiş olması ve Keşmir’in her şeyden öte her iki ülke için de, Türkiye’nin Kıbrıs meselesi gibi, milli bir mesele ve psikolojik bir dayanak haline gelmesi, iki ülke ilişkilerini kangren etmiştir. Her iki ülkenin de peş peşe nükleer güç haline dönüşmesi, bölgeyi potansiyel bir nükleer kapışma sahasına dönüştürmüştür. Ayrıca Siyaçin bölgesinde, “dünyanın damı”nda, iki ülke orduları arasında, 5000’den yüksek rakımlarda 1984’ten bu tarafa ilan edilmemiş “dünyanın en soğuk savaşı” sürdürülüyor.

Pakistan’ın kuzey komşusu Afganistan’la da sınır sorunu vardır ve bu sorun, her an iki ülke arasında çatışma potansiyeli taşımaktadır. İngilizlerin Hint Alt Kıtası’ndaki hakimiyetleri döneminde Afganlara zorla benimsettikleri “Durand Hattı” olarak bilinen sınırı Afganlar başından beri tanımamıştır. Bu yüzden Pakistan, özellikle Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal döneminden itibaren kendisine yakın bir yönetimin Afganistan’da işbaşında olması için çaba sarf etmektedir ve bu yüzden Afganistan meseleleriyle oldukça içli dışlıdır.

Pakistan’ın batı komşusu İran’la ise kayda değer bir anlaşmazlığı yoktur. İki ülke ekonomik alanda, ortak gaz boru hattı gibi büyük projeler geliştirme çabası içerisindedirler.

Mezhebi bölünmüşlük
Pakistan, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Müslümanların inançlarını en iyi bir şekilde yaşayabilmeleri için oluşturulmuş bir ülkedir. Resmi ismi de “Pakistan İslam Cumhuriyeti”dir. Yönetimle ilgili en büyük paradoks; halkın oldukça dindar yapısına rağmen, yönetici kesimin özellikle ordu ve üst düzey bürokrasinin laik bir anlayış ve Batılı bir hayat tarzına sahip olmasıdır. Bu, General Perviz Müşerref’in işbaşına gelmesiyle daha da açık bir şekilde dillendirilmeye başlamıştır. Dolayısıyla, Müşerref, toplumsal kökleri sağlam olan dindar kesimle kıyasıya bir çatışma içerisine girmiştir.
Mezhebi bölünmüşlüğe gelecek olursak, Şii-Sünni ayrımının yanı sıra, Sünni kesim de kendi içerisinde bölünmüş durumdadır. Hanefi mezhebine bağlı ve birbirine soğuk iki ekol vardır: Diyobend ekolü ve Brelvi ekolü. Aralarındaki ihtilafların kaynağı, Peygamber Efendimizin sıfatlarının yorumlanmasındadır. Diyobend ekolü Selefilere daha yakın bir yaklaşım sergilerken, Brelvi ekolü daha Sofice bir anlayış taşımaktadır. Bu ayrılmışlığın Müslümanlar açısından en üzücü tarafı, iki ekol arasındaki ayrılmışlığın ezan, cami ve siyasete kadar uzanıyor olmasıdır.

Bu mezhebi bölünmüşlük içerisinde bir de, kendilerini “ehl-i hadis” olarak niteleyen, mezhep tanımayan Selefiler bulunmaktadır. Pakistan’da her bir mezhebi kesimin ve ekolün bir de siyasi partisi bulunmaktadır.

Mezhebi bölünmüşlüğün görüldüğü Pakistan’da geleneksel eğitim kurumları olan medreseler halen bulunmaktadır. Okur-yazarlığın %50’lerin altında bulunduğu ülkede modern okullarda okuyanlar kadar medreselerde de çokça talebe bulunmaktadır. Güçlü bir geleneğe sahip medreseler dolayısıyla ülkede, özellikle de hadis alanında, önemli bir dini birikim bulunmaktadır.

Güçlenen İslam ülkesi
Nüfus olarak İslam dünyasının ikinci büyük Müslüman nüfusunu barındıran ülkesi olan Pakistan, yarım asırdan biraz fazla bir geçmişe sahip olmasına rağmen İslam ülkeleri arasında öne çıkmayı başarmış bir ülkedir. Nükleer silaha sahip olması, bu ülkenin önemini tüm dünya ülkeleri açısından artırmıştır. Ama bu avantaj, kendini hedef haline getirme dezavantajını da beraberinde getirmiştir.
Genç, enerjik ve İngilizceye hakim yeni nesillere sahip Pakistan, ekonomik ve siyasi istikrarını sağlayıp kendi içerisindeki sorunları çözmesiyle birlikte kendisine dünya ülkeleri arasında önemli bir yer kazanacaktır.

Pakistan halkı Türkiye’ye minnettar
Pakistan, 2005 yılının Ekim ayında kayıtlı tarihin en büyük depremlerinden biri ile sarsıldı. Resmi rakamlara göre 86 bin, gayri resmi rakamlara göre 300 bin insan hayatını kaybetti; on binlerce insan yaralandı, 30 bin çocuk yetim kaldı.

Yaşanan bu büyük depremin ardından, Ramazan dolayısıyla zaten bölgede bulunan İHH ekipleri hemen acil yardım çalışmalarına başladı. Depremzedelere çadır kentlerde hizmet verildi; ulaşımın güç olduğu dağlık bölgelerdeki depremzedelere yardım götürüldü. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın acil yardım çalışmalarını, depremzedelerin yaşamlarının normale döndürülmesini destekleyen kalıcı projeler takip etti. Depremde yetim kalan çocuklar Aşiyana ve Attarshesha gibi yetimhanelerde koruma altına alındı, depremzedeler için kalıcı konutlar ve sağlık merkezleri inşa edildi.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Pakistan’daki çalışmaları halihazırda da devam ediyor. Gerek Pakistanlı depremzedelere ve mağdurlara, gerekse Pakistan’daki Afganlı muhacirlere destek olan İHH İnsani Yardım Vakfı, en son katarakt kampanyası kapsamında Pakistan’daki 224 katarakt hastasını ameliyat etti. Geçtiğimiz günlerde yaşanan ve yaklaşık 250 kişinin ölümüne neden olan sel baskını ertesinde de, İHH ekipleri bölgede yardım faaliyetlerine başladı.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Pakistan’da hayata geçirdiği projeler, iki ülke halkı arasındaki dostluğu pekiştiriyor. Pakistan halkı ise desteklerinden dolayı Türkiye halkına müteşekkir.

Federal başkent: İslamabad. Ayrıca, eyalet sistemi olduğu için dört de eyalet başkenti vardır: Lahor, Karaçi, Peşaver ve Kuvetta.
Yönetim şekli: Federalizm, Başkanlık Tipi Cumhuriyet
Bağımsızlık tarihi: 14 Ağustos 1947
Nüfus: 144.616.639
Yüzölçümü: 803,940 km²
Şehirleri: İslamabad, Karaçi, Lahor, Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver, Kuvetta
Etnik durum: %60 Pencaplılar, %11 Sindliler, %9 Peştunlar, %6,3 Urduca konuşanlar, %6 Jatlar, %2,6 Beluciler ve diğer
Diller: Urduca (resmi), İngilizce (resmi) ve diğer etnik diller
Dinler: İslam %97; Hıristiyanlık, Hinduizm ve diğer %3
Doğal kaynaklar: Toprak, doğal gaz, sınırlı petrol yatakları, kömür, demir, bakır, tuz, kireçtaşı
İklim: Daha çok, sıcak ve kuru çöl iklimi hakimdir. Kuzeybatıda ılıman, kuzeyde arktik iklim tipleri görülür.
 
< Önceki   Sonraki >