Irak meselesi hem İran hem de İsrail-Filistin sorunuyla beraber düşünülmesi gereken bağımlı bir mesele ise, o zaman başta Türkiye ve İran’ın, sonra da bölgedeki diğer ülkelerin tüm Ortadoğu siyasetlerini yeni baştan gözden geçirmeleri ve bütüncül açılımlara yönelmeleri gerekmektedir.
20 Mart 2003 tarihinde ABD, Irak’ı özgürleştirmek gerekçesiyle işgale
başladı ve geçtiğimiz dört yıllık süre içinde ülke bir iç savaşın
eşiğine geldi. Her gün ortalama 100 insanın hayatını kaybettiği bir
savaş alanına dönen Irak’ı nasıl bir geleceğin beklediği sorusu ise
belki de en zor soru olarak karşımızda duruyor. Eski diktatör Saddam
idaresini mumla arayan pek çok insan, özgürlük vaadiyle gelen Amerikan
işgalinin, sonunda nasıl bir öğütücüye dönüştüğünü şaşkınlıkla izliyor.
İşgalin dördüncü yılı biterken Irak’la ilgili tüm aktörlerin kendi
hesaplarına gömüldüğü karanlık bir koridorda bulunuyoruz. Bu koridorun
sonunda Amerika ve İsrail kendi rüyalarını, Kürtler kendi rüyalarını,
Şiiler ve Sünniler de kendi rüyalarını görmek isteyecekler. Ancak
içinde bulunduğumuz gerçek, yüz binlerce masum insanın hayatını pamuk
ipliğine bağlayan bir acımasızlığı da beraberinde getiriyor. 1979’dan
2003’e kadar süren Saddam iktidarı döneminde ne kadar insanın öldüğünü
tam olarak bilemesek de son dört yılda 650 binden fazla insanın
hayatını kaybettiğini biliyoruz ve bunu düşünmek bile ABD’nin ülkeye ne
getirdiğini sorgulamak için yeterince ürkütücü.
20 Mart 2003 tarihinden bugüne kadar, savaş öncesinde 27 milyon nüfusa
sahip Irak’ta 650 bin insan hayatını kaybederken evlerini terk etmek
zorunda kalan insanların sayısı 1 milyon 900 bin civarında; 2 milyon
insan da savaş öncesi ve sonrasında komşu ülkelere kaçmak zorunda
kaldı. Bu mültecilerin yaklaşık 1 milyonu Suriye’ye, 750 bini Ürdün’e
giderken Türkiye, Mısır, İran ve Lübnan’a da çok sayıda mülteci
sığınmış durumda. Saddam zamanında halkın temel gıda ve tıbbi bakım
ihtiyaçlarının çoğu sağlanabiliyordu. I. Körfez Savaşı’ndan sonra
Irak’a konulan BM ambargosuna rağmen zaman içinde temel ihtiyaçların
temin edilebilmesi mümkün idi. Artık bugün ne küçük çocukların ne de
kadın ve yaşlıların temel ihtiyaçlarını temin edebilecek bir ortam söz
konusu. Ülkedeki işsizlik oranı %60-70’lere ulaşıyor ve (başta Bağdat
olmak üzere) birçok şehrin altyapısı neredeyse tamamen göçmüş durumda.
Bu satırları daha da uzatmak mümkün; ancak anlaşılması istenen husus,
daha önce bir diktatör tarafından yönetildiği iddiasıyla işgal edilen
bir ülkenin bugün yönetil(e)miyor olduğu gerçeğidir. Irak’ın bölünme
olasılığı her geçen gün artarken ABD’nin, Türkiye’nin ve İran’ın buna
yönelik tepkisi birbirinden farklılaşıyor ve zıtlaşıyor. Böyle bir
sisli hava içinde “Acaba Irak nasıl bir çıkış yolu bulabilir?” sorusuna
ancak teorik bir cevap verilebilir; ancak gerçekte realize edilebilir
bir çıkış yolu bulmak sadece Iraklıların değil ABD’nin bile boyunu
aşıyor.
Yıllarca Amerika’nın yönlendirmesi doğrultusunda İran’la savaşan ve bu
süreçte doğrudan kendi halkına dolaylı olarak da bölgedeki diğer
halklara zulmeden Saddam, I. Körfez Savaşı sonrasında devrilmemişti.
Ancak daha o yıllardan itibaren Amerikan siyaset yapıcılarının
kafalarına koydukları şey, Saddam’ın bir gün mutlaka devrilmesi
gerektiğiydi. I. Körfez Savaşı ertesinde Saddam’ın devrilemeyecek kadar
güçlü mü olduğu yoksa o zaman devrilmesinin Amerika’nın işine mi
gelmediği sorusu ayrıca ele alınmaya değer. Ancak 11 Eylül sonrasındaki
fırtınada ABD, kendi güvenlik politikalarını yeniden kodlayarak sadece
Afganistan ve Irak’la sınırlı olmayan, daha büyük planda başta (büyük)
Ortadoğu olmak üzere dünyanın kritik konumdaki hemen her bölgesiyle
ilişkili olan müdahaleci bir pozisyon aldı. 17 Eylül 2002 tarihinde
Başkan Bush imzasıyla deklare edilen ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi
(The National Security Strategy of the United States of America),
önleyici savaş (preemptive war) doktrinini meşru gören bir anlayışı
benimsiyordu. Kendisine yönelik bir tehdit olarak algıladığı herhangi
bir ülkeye saldırabilmesini önceden meşru gören bu yaklaşım uyarınca
ABD, el-Kaide’nin merkezi olduğu iddiasıyla önce Afganistan’a saldırdı;
sonra da tüm dünya için ciddi tehdit oluşturduğu iddiasıyla kimyasal
silahlar ürettiği savunulan ve el-Kaide’ye destek verdiği söylenen
Irak’ı işgal sürecini başlattı. Saddam’ın devrilmesi zor olmadı; ama o
büyük hesabın küçük bir parçası olduğu için sonuca tesir oranı da fazla
olmadı. Tek başına Saddam’ın devrilmesi, ne Irak’ı ABD’nin istediği
yola koydu ne İran’la yapılacak hesaplaşmada büyük bir avantaj getirdi
ne de Filistin-İsrail sorununu çözdü.
Irak’ın geleceği, sadece Irak’la ve Irak halkıyla çözülemeyecek kadar
karmaşıktır. ABD tek başına Irak’ta herhangi bir zafer kazanamayacağını
biliyor; çünkü Irak, İran düğümüne bağlıdır. Aynı zamanda
Filistin-İsrail sorunu da İran düğümüne bağlıdır. ABD’nin bunları aynı
anda çözme imkanı hiçbir surette yoktur. Tek tek çözme imkanı da çok
azdır. Hem de yaklaşan başkanlık seçimlerinde koltuğu Demokratlara
kaptırma olasılığı yükselirken ne Bush’un ne de Neo-Con’ların ciddi
adım atacak bir mecali bulunuyor. İran’la gerilen ipler bir süre daha
böyle kalacak, bu sebeple de Irak içten içe kaynamaya devam edecektir.
Peki, Irak’ın geleceğine ilişkin tedirginlik bu şekilde devam mı
edecek? Eğer Irak’la aynı tarih ve coğrafyaya ait olan ülkeler ve
Müslüman toplumlar harekete geçip kalıcı bir çözüm bulamazlarsa bu
sorunun cevabı maalesef “evet” olacak. Bu noktada çözümün Irak içinden
çıkma olasılığı o kadar düşük görünmektedir ki bu durum özellikle
Türkiye, İran ve Mısır gibi bölgenin hamisi sayılabilecek büyük
devletlere daha fazla sorumluluk yüklemektedir. Tüm iyi niyetleriyle bu
ülkelerin Irak’ta kanayan yarayı iyileştirme sorumluluğu vardır.
Irak’ta yeni bir emperyal yayılmacılığın ilk tohumunu atmaya uğraşan
ABD’nin bölgeye verebilecek bir şeyi olmadığına göre tarihi bir
sorumluluk kapımızdadır. Bugün Irak’ta olanların yarın diğer Ortadoğu
ülkelerinde ve hatta Türkiye’de yaşanmayacağını garanti edebilecek bir
güce sahip miyiz? Niyeti Ortadoğu haritasını yeniden çizmek olan
ABD’nin bunda ne kadar başarılı olabileceği şüphelidir. Ancak dünyanın
hem enerji kaynakları hem de stratejik konumu açısından en önemli
bölgesi olan Ortadoğu’daki oyunların, tezgahların, tahriklerin, kardeşi
kardeşe düşürmelerin ve ihanetlerin bir sonu gelmeyecektir. O zaman bu
varlık savaşına, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşamakta olan
yerlilerin sahip çıkmasından başka yol yoktur. Biz Irak’ın yerlisi
olduğumuz kadar Iraklılar da bizim yerlimizdir. Her zaman tarihi bir
rekabet içinde olmuş olsak da İran’la bizim çıkış yolumuz da aynı
istasyonda buluşmaktadır.
Bir yanda Kürtler, diğer yanda Şiiler, öte yanda da Sünniler kendi
çıkarlarını maksimize etme çabasıyla hareket ederek ülkedeki kıyımı
durdurabilecek bir olgunluktan iyice uzaklaşıyorlar. Irak’ın selametini
ABD’den de bekleyemeyeceğimize göre bu iş, bölgenin ağabeylerine
düşmektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi, Irak meselesi hem İran hem
de İsrail-Filistin sorunuyla beraber düşünülmesi gereken bağımlı bir
mesele ise, o zaman başta Türkiye ve İran’ın, sonra da bölgedeki diğer
ülkelerin tüm Ortadoğu siyasetlerini yeni baştan gözden geçirmeleri ve
bütüncül açılımlara yönelmeleri gerekmektedir. Nev-i zuhur bir
ulus-devlet gibi sadece bugünkü sınırlarıyla akledebilen bir devlet
olmaktansa kadim bir dünya imparatorluğunun mirasçısı olabilecek
şekilde düşünen/hareket eden bir Türkiye, sadece Irak’ın değil aynı
zamanda İsrail-Filistin sorununun ve İran meselesinin olumlu
halledilmesinde de en önemli belirleyici aktör olabilir. Aksi takdirde
bölgedeki alevler daha da yükselmeye devam edecektir.
|