Dosya: 20 Mart 2003: Ve işgal başladı PDF Yazdır E-posta
Yazar Hakan Çopur - hakancopur81@yahoo.com   
Irak meselesi hem İran hem de İsrail-Filistin sorunuyla beraber düşünülmesi gereken bağımlı bir mesele ise, o zaman başta Türkiye ve İran’ın, sonra da bölgedeki diğer ülkelerin tüm Ortadoğu siyasetlerini yeni baştan gözden geçirmeleri ve bütüncül açılımlara yönelmeleri gerekmektedir.


20 Mart 2003 tarihinde ABD, Irak’ı özgürleştirmek gerekçesiyle işgale başladı ve geçtiğimiz dört yıllık süre içindeisgal.jpg ülke bir iç savaşın eşiğine geldi. Her gün ortalama 100 insanın hayatını kaybettiği bir savaş alanına dönen Irak’ı nasıl bir geleceğin beklediği sorusu ise belki de en zor soru olarak karşımızda duruyor. Eski diktatör Saddam idaresini mumla arayan pek çok insan, özgürlük vaadiyle gelen Amerikan işgalinin, sonunda nasıl bir öğütücüye dönüştüğünü şaşkınlıkla izliyor. İşgalin dördüncü yılı biterken Irak’la ilgili tüm aktörlerin kendi hesaplarına gömüldüğü karanlık bir koridorda bulunuyoruz. Bu koridorun sonunda Amerika ve İsrail kendi rüyalarını, Kürtler kendi rüyalarını, Şiiler ve Sünniler de kendi rüyalarını görmek isteyecekler. Ancak içinde bulunduğumuz gerçek, yüz binlerce masum insanın hayatını pamuk ipliğine bağlayan bir acımasızlığı da beraberinde getiriyor. 1979’dan 2003’e kadar süren Saddam iktidarı döneminde ne kadar insanın öldüğünü tam olarak bilemesek de son dört yılda 650 binden fazla insanın hayatını kaybettiğini biliyoruz ve bunu düşünmek bile ABD’nin ülkeye ne getirdiğini sorgulamak için yeterince ürkütücü.

20 Mart 2003 tarihinden bugüne kadar, savaş öncesinde 27 milyon nüfusa sahip Irak’ta 650 bin insan hayatını kaybederken evlerini terk etmek zorunda kalan insanların sayısı 1 milyon 900 bin civarında; 2 milyon insan da savaş öncesi ve sonrasında komşu ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Bu mültecilerin yaklaşık 1 milyonu Suriye’ye, 750 bini Ürdün’e giderken Türkiye, Mısır, İran ve Lübnan’a da çok sayıda mülteci sığınmış durumda. Saddam zamanında halkın temel gıda ve tıbbi bakım ihtiyaçlarının çoğu sağlanabiliyordu. I. Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’a konulan BM ambargosuna rağmen zaman içinde temel ihtiyaçların temin edilebilmesi mümkün idi. Artık bugün ne küçük çocukların ne de kadın ve yaşlıların temel ihtiyaçlarını temin edebilecek bir ortam söz konusu. Ülkedeki işsizlik oranı %60-70’lere ulaşıyor ve (başta Bağdat olmak üzere) birçok şehrin altyapısı neredeyse tamamen göçmüş durumda. Bu satırları daha da uzatmak mümkün; ancak anlaşılması istenen husus, daha önce bir diktatör tarafından yönetildiği iddiasıyla işgal edilen bir ülkenin bugün yönetil(e)miyor olduğu gerçeğidir. Irak’ın bölünme olasılığı her geçen gün artarken ABD’nin, Türkiye’nin ve İran’ın buna yönelik tepkisi birbirinden farklılaşıyor ve zıtlaşıyor. Böyle bir sisli hava içinde “Acaba Irak nasıl bir çıkış yolu bulabilir?” sorusuna ancak teorik bir cevap verilebilir; ancak gerçekte realize edilebilir bir çıkış yolu bulmak sadece Iraklıların değil ABD’nin bile boyunu aşıyor.

Yıllarca Amerika’nın yönlendirmesi doğrultusunda İran’la savaşan ve bu süreçte doğrudan kendi halkına dolaylı olarak da bölgedeki diğer halklara zulmeden Saddam, I. Körfez Savaşı sonrasında devrilmemişti. Ancak daha o yıllardan itibaren Amerikan siyaset yapıcılarının kafalarına koydukları şey, Saddam’ın bir gün mutlaka devrilmesi gerektiğiydi. I. Körfez Savaşı ertesinde Saddam’ın devrilemeyecek kadar güçlü mü olduğu yoksa o zaman devrilmesinin Amerika’nın işine mi gelmediği sorusu ayrıca ele alınmaya değer. Ancak 11 Eylül sonrasındaki fırtınada ABD, kendi güvenlik politikalarını yeniden kodlayarak sadece Afganistan ve Irak’la sınırlı olmayan, daha büyük planda başta (büyük) Ortadoğu olmak üzere dünyanın kritik konumdaki hemen her bölgesiyle ilişkili olan müdahaleci bir pozisyon aldı. 17 Eylül 2002 tarihinde Başkan Bush imzasıyla deklare edilen ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (The National Security Strategy of the United States of America), önleyici savaş (preemptive war) doktrinini meşru gören bir anlayışı benimsiyordu. Kendisine yönelik bir tehdit olarak algıladığı herhangi bir ülkeye saldırabilmesini önceden meşru gören bu yaklaşım uyarınca ABD, el-Kaide’nin merkezi olduğu iddiasıyla önce Afganistan’a saldırdı; sonra da tüm dünya için ciddi tehdit oluşturduğu iddiasıyla kimyasal silahlar ürettiği savunulan ve el-Kaide’ye destek verdiği söylenen Irak’ı işgal sürecini başlattı. Saddam’ın devrilmesi zor olmadı; ama o büyük hesabın küçük bir parçası olduğu için sonuca tesir oranı da fazla olmadı. Tek başına Saddam’ın devrilmesi, ne Irak’ı ABD’nin istediği yola koydu ne İran’la yapılacak hesaplaşmada büyük bir avantaj getirdi ne de Filistin-İsrail sorununu çözdü.

Irak’ın geleceği, sadece Irak’la ve Irak halkıyla çözülemeyecek kadar karmaşıktır. ABD tek başına Irak’ta herhangi bir zafer kazanamayacağını biliyor; çünkü Irak, İran düğümüne bağlıdır. Aynı zamanda Filistin-İsrail sorunu da İran düğümüne bağlıdır. ABD’nin bunları aynı anda çözme imkanı hiçbir surette yoktur. Tek tek çözme imkanı da çok azdır. Hem de yaklaşan başkanlık seçimlerinde koltuğu Demokratlara kaptırma olasılığı yükselirken ne Bush’un ne de Neo-Con’ların ciddi adım atacak bir mecali bulunuyor. İran’la gerilen ipler bir süre daha böyle kalacak, bu sebeple de Irak içten içe kaynamaya devam edecektir. Peki, Irak’ın geleceğine ilişkin tedirginlik bu şekilde devam mı edecek? Eğer Irak’la aynı tarih ve coğrafyaya ait olan ülkeler ve Müslüman toplumlar harekete geçip kalıcı bir çözüm bulamazlarsa bu sorunun cevabı maalesef “evet” olacak. Bu noktada çözümün Irak içinden çıkma olasılığı o kadar düşük görünmektedir ki bu durum özellikle Türkiye, İran ve Mısır gibi bölgenin hamisi sayılabilecek büyük devletlere daha fazla sorumluluk yüklemektedir. Tüm iyi niyetleriyle bu ülkelerin Irak’ta kanayan yarayı iyileştirme sorumluluğu vardır. Irak’ta yeni bir emperyal yayılmacılığın ilk tohumunu atmaya uğraşan ABD’nin bölgeye verebilecek bir şeyi olmadığına göre tarihi bir sorumluluk kapımızdadır. Bugün Irak’ta olanların yarın diğer Ortadoğu ülkelerinde ve hatta Türkiye’de yaşanmayacağını garanti edebilecek bir güce sahip miyiz? Niyeti Ortadoğu haritasını yeniden çizmek olan ABD’nin bunda ne kadar başarılı olabileceği şüphelidir. Ancak dünyanın hem enerji kaynakları hem de stratejik konumu açısından en önemli bölgesi olan Ortadoğu’daki oyunların, tezgahların, tahriklerin, kardeşi kardeşe düşürmelerin ve ihanetlerin bir sonu gelmeyecektir. O zaman bu varlık savaşına, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşamakta olan yerlilerin sahip çıkmasından başka yol yoktur. Biz Irak’ın yerlisi olduğumuz kadar Iraklılar da bizim yerlimizdir. Her zaman tarihi bir rekabet içinde olmuş olsak da İran’la bizim çıkış yolumuz da aynı istasyonda buluşmaktadır.

Bir yanda Kürtler, diğer yanda Şiiler, öte yanda da Sünniler kendi çıkarlarını maksimize etme çabasıyla hareket ederek ülkedeki kıyımı durdurabilecek bir olgunluktan iyice uzaklaşıyorlar. Irak’ın selametini ABD’den de bekleyemeyeceğimize göre bu iş, bölgenin ağabeylerine düşmektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi, Irak meselesi hem İran hem de İsrail-Filistin sorunuyla beraber düşünülmesi gereken bağımlı bir mesele ise, o zaman başta Türkiye ve İran’ın, sonra da bölgedeki diğer ülkelerin tüm Ortadoğu siyasetlerini yeni baştan gözden geçirmeleri ve bütüncül açılımlara yönelmeleri gerekmektedir. Nev-i zuhur bir ulus-devlet gibi sadece bugünkü sınırlarıyla akledebilen bir devlet olmaktansa kadim bir dünya imparatorluğunun mirasçısı olabilecek şekilde düşünen/hareket eden bir Türkiye, sadece Irak’ın değil aynı zamanda İsrail-Filistin sorununun ve İran meselesinin olumlu halledilmesinde de en önemli belirleyici aktör olabilir. Aksi takdirde bölgedeki alevler daha da yükselmeye devam edecektir.

 
< Önceki   Sonraki >