Kurulduğu 1948 yılından bugüne değin İsrail, vaat edilmiş
topraklarda Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmenin yollarını
aramaktadır. Süleyman Mabedi’nin toprakları üzerinde bulunan Mescid-i
Aksa altında yürütülen kazılarla mescidin temellerinin dayandığı
kayalar tahrip edilmekte ve kendiliğinden çökmesi hedeflenmektedir.
Filistin’in Yahudi tasavvurundaki yeri
İnsanlık tarihi kadar eski olan İsrailoğulları tarihine baktığımızda; "Tek Tanrı" yani Tanrı’nın Birliği inancını savunan ilk uyarıcı ve ilk
peygamber olan İbrahim’e, Kenan ilinin (Filistin’in) bağışlanması ile
başlayan bir yurt ve vaat edilmiş toprak mitiyle karşılaşmaktayız.
İsrailoğulları tarihi bu vaat edilmiş topraklardan yapılan zorunlu
göçler ve bu topraklara geri dönme çabaları çerçevesinde özetlenebilir.
Vaat edilmiş topraklardan en uzun süreli ayrılık diaspora döneminde
yaşanmıştır. M.S. 70 yılında Romalılar tarafından Filistin’den
çıkarılmalarından itibaren diasporada yaşayan Yahudilerin yegane
hedefi, Kudüs’e yani vaat edilmiş topraklara geri dönebilmek olmuştur.
19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da milliyetçi düşüncelerin
gelişmesiyle birlikte Yahudiler üzerindeki baskı artmış ve bu baskı
Yahudilerin din-kültür milliyetçiliğine sarılmalarına ve gözlerini
Filistin’e çevirmelerine neden olmuştur. Avrupa’da bu dönemde çeşitli
dernekler kurulmuş, 1881 yılında Rusya’da Odessa’da kurulan Hovevei
Zion yani “Zion’u Sevenler” veya “Zion Aşıkları” derneği gibi
derneklerle Siyonizmin temelleri atılmıştır. Siyonizmin basit anlamı,
Siyon’a geri dönüştür ve aslında eski bir ideoloji -vaat edilmiş toprak
miti- için yeni bir isimden başka bir şey değildir. Çünkü bu topraklar
Eski Ahit’e göre Tanrı Yahuda tarafından kıyamete değin tasarruflarında
kalmak üzere İbrahim (Abraham) peygamber ve ümmetine adanmıştır. Bu
inanç Yahudilerin benliğine öyle yerleşmiştir ki, bütün ibadetlerini
“Kurtarıcı (Mesih) bir gün Siyon’a gelecek.” diye dua etmeden
bitirmemektedirler. Yılda iki kez, Fısıh Bayramı şenliklerinde ve
Kefaret Günü’nün sonunda büyük bir heyecanla ümitlerini dile
getirirler: “Gelecek sene Kudüs’te!”
Yahudiler, diasporada olmalarına rağmen, Filistin ile olan bağlarını
koparmamış ve Mesih’in dirilişi sırasında bu kutsal topraklarda onunla
birlikte ilk dirilenlerden olmak için Zeytinlik Dağı’na gömülmeyi
arzulamışlardır. Çünkü onların inancına göre Mehdi ortaya çıkacak,
yeryüzünde Allah’ın saltanatı başlayacak ve “yerin bütün milletleri”
Yahudilere bağlanacak, bütün insanlık tek bir gerçeğin etrafında
toplanacaktır. Bu inanış, Yahudiliğin “kutsal topraklara doğru hac
geleneği”nin doğmasına sebep olmuştur. Bu ibadet çerçevesinde toplanan
gruplar, hiçbir zaman İslam muhalefetiyle karşılaşmamıştır. Çünkü bu
gruplar Filistin’de egemenlik kurmaktan ziyade inanmış olduğu
değerlerin gereklerini en iyi şekilde yerine getirmeyi amaçlamaktadır.
Onun içindir ki; Kudüs’te Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinine mensup
insanlar birbirlerine zarar vermeden uzun yıllar dinlerinin gereklerini
yerine getirerek barış içinde bir arada yaşamışlardır. Fakat Siyonizm
düşüncesinin doğması ve Yahudiliğin sekülerleşmesiyle birlikte bu durum
farklı bir boyut kazanmıştır.
İsrail’in Harem-i Şerif politikası
Kudüs, Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal
mekandır. Süleyman Mabedi ise Yahudilerin kutsal tapınağıdır ve bu
mabed Yahudilerin Filistin’e geri dönme inançlarını pekiştiren bir
unsur olarak kullanılmıştır. Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi üzerinde
kurulmuş olmasından dolayı Yahudiler bölgeye özel bir anlam
yüklemişlerdir. Filistin topraklarına 1881’de başlayan göçle birlikte
Yahudiler bölgeye yerleşmeye başlamışlardır. Siyonistlerin Filistin’e
göçleri, bu kutsal mekana ulaşma ve orada bir devlet olma amacını
hedeflemektedir. Bu nedenle bölgede hakimiyet kurabilmek için
Filistin’deki nüfuslarını arttırmaya çalışmışlardır.
Filistin’e beş büyük Yahudi Göçü olmuştur. 1881-1903, 1904-1919,
1919-1923, 1923-1929 ve 1929-1940 yılları arasında gerçekleşen bu
Siyonist göçlerle Filistin’deki Yahudi nüfusu arttırılmıştır. Bu
dönemde her ne kadar Filistin’de çoğunluğu elde edemeseler de
Yahudiler, Batı’dan aldıkları destekle “Süleyman Mabedi” mitini
gerçekleştirmek için harekete geçmişlerdir. Aslında 1920’lerde
Filistinliler Siyonistlerin Mescid-i Aksa politikalarının farkına
varmış ve Müslümanlarla Siyonistler arasında ilk ciddi çatışmalar o
dönemde başlamıştır. İngilizlerin desteği ve 1942 yılından sonra da
ABD’nin bölgedeki nüfuzunu artırmasıyla birlikte Siyonistler daha güçlü
bir şekilde hareket ederek Filistinliler üzerinde terör estirmişlerdir.
Kurulduğu 1948 yılından bugüne değin İsrail, Süleyman Mabedi’nin
bulunduğu yeri yeniden inşa etmenin yollarını aramaktadır. İsrail’in
bütün çabalarına rağmen Kudüs ancak 1967 Haziran’ındaki Altı Gün
Savaşları’nda işgal edilebilmiştir. Bugün gelinen noktada,
Filistinlilerin topyekun maruz kaldıkları baskı ve şiddet bir yana,
İslami Hareket Konseyi Lideri Şeyh Raid Salah’ın ifadesiyle, “Sadece
Kudüs ve çevresinde İsrail tarafından tahrip edilen, yıkılan, kumarhane
ve gece kulübüne çevrilen camilerin sayısı 1200 civarındadır.”. Bütün
bunlara rağmen İsrail bugün nihai hedefine ulaşamadığını düşünmektedir.
1967 işgalinden sonra 1980 yılında Kudüs, “İsrail’in ebedi başkenti”
ilan edilmiştir. Bütün bu çabaların ana hedefi, 20 yüzyıldır yıkık olan
Süleyman Mabedi’nin bir an önce yeniden inşa edilmesidir. Ancak bu
alanda iki İslam mabedi bulunmaktadır: Mescid-i Aksa ve
Kubbetü’s-Sahra. Bazı Yahudilerin görüşüne göre, Mabed’in yapılabilmesi
için iki Müslüman mabedinin yani Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’nın
yıkılması gerekmektedir. Bunun önündeki en büyük engel ise
Filistinliler başta olmak üzere, tüm dünya Müslümanlarıdır. Onlar var
oldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına asla müsaade
edilmeyecektir. İşte son dönemlerde yaşanan ve Kudüs sokaklarını kana
bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir.
Kudüs’ün işgalinden sonra gerek bireysel olarak İsrail’in Siyonist
vatandaşları, gerekse devlet olarak İsrail, İslam mabedlerini ortadan
kaldırmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. 21 Ağustos 1969’da
Mescid-i Aksa’ya yapılan kundaklama ilk defa uluslararası kamuoyunun
tepkisini çekmiş ve aynı yıl İsrail’in kutsal topraklara karşı tutumuna
tepki olarak İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) kurulmuştur. Bu gelişmelerin
ardından İsrail, dünya devletlerinin ve Müslümanların tepkilerinden
çekindiği için eylemlerini, siyasi boyuta çekmiş ve yeraltı kazılarına
yoğunlaştırmıştır. Bunu da “Yahudilerin kendi tarihlerine ulaşmak ve
bilgilenmek için yapılan arkeolojik kazılar” diye tarif etmiştir.
Siyasi baskılardan çekinen İsrail, çeşitli örgütlere göz yumarak,
örgütler vasıtasıyla bu işi bitirmeye çalışmaktadır. 1984 yılında hem
Mescid-i Aksa hem de Kubbetü’s-Sahra’yı havaya uçuracak bir örgüt
çökertilmişti. Bu iki mabed var olduğu müddetçe İsrail’in varlığı
burada sürekli tartışma konusu olacaktır. İsrail mahkemesi, kanunlara
göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme
kararından bir gün sonra, Başbakan İzak Şamir, Machteret Yehudit
üyeleri için şöyle diyebilmişti: “Hepsi harika insanlar ama bir hata
yaptılar.” İsrail’in eli kanlı en radikal örgütü olan Gush Emunim
Hareketi’nin önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik
olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş
bildirmişti.
İsrail’in başlattığı ve İslam dünyasının tepkilerini çeken Şubat 2007
tarihli Harem-i Şerif kazıları göstermiştir ki Mescid-i Aksa’ya yönelik
tahripkar çalışmalar bugün de devam etmektedir. Siyonist işgalciler son
birkaç yıldır Mescid-i Aksa’yı yıkabilmek için farklı bir metot
izlemektedir. Eski Yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları
gerekçesiyle Mescid-i Aksa çevresinde ve altında kazılar
yapmaktadırlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin
altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların
tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol
açmaktır.
İsrail Devleti’nin, genelde Filistin, özelde Kudüs politikası
buradan Müslümanların topyekun çıkarılması üzerine kurulmuştur.
Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin evlerini onarmalarına izin verilmediği
gibi, iş bulmaları da engellenerek burayı terk etmeleri sağlanmaya
çalışılmaktadır. Bugün farklı söylemlerle burayı koruduklarını belirten
yetkililerin bu tarihi mekanda değişikliklere giderek İslam kültür
mirasını yok etmeye çalıştıkları, 1967’den beri bu mekanlarda yapılan
değişiklikler izlendiğinde açıkça görülmektedir.
Harem-i Şerif’in sadece Filistinlilerin değil tüm Müslümanların
mekanı olduğu bilinci geliştirilmediği müddetçe bu mekanların İsrail
tarafından yok edilmemesinin hiçbir garantisi yoktur.
|