Röportaj: Politikanın gölgesinde uluslararası hukuk PDF Yazdır E-posta
Yazar Hazırlayan: H. Zehra Öztürk - zehraozturk@ihh.org.tr   
Uluslararası hukuku kimin denetleyebildiği ve kimin denetleyemediği sorusunu sormak gerekiyor. Uluslararası hukukun bugün geldiği nokta saf siyasettir. Uluslararası hukuk, İsrail’e yahut elinde 4400 nükleer silah bulundurduğu tespit edilen Amerika’ya karşı işlemiyor.

Avukat Muharrem Balcı ile uluslararası hukuk kavramını, uluslararası hukuk mekanizmalarının siyasi müdahaleleri önlemede yetersiz kalışını ve mevcut siyasi yaklaşımların uluslararası hukuku ihlal eden yönlerini konuştuk.

Sayın Balcı, uluslararası hukuk hangi mekanizmalar aracılığıyla işler? Uluslararası hukuk mekanizmalarının ve kurallarının devletler üzerinde ne tür bir yaptırım gücü vardır?
Bu sorunun cevabına önce uluslararası hukukun ne olduğunu belirterek başlamak gerekir. Uluslararası hukuk,avukatmuharrembalci.jpg devletleri ve uluslararası kuruluşları bağlayan kurallardan oluşur. Uluslararası hukukun kaynakları, devletler arası anlaşmalar, teamüller, genel hukuk prensipleri, doktrin ve içtihatlardır. Uluslararası hukukta, iç hukuktaki gibi bir yasama organı mevcut değildir.
1945’lerde bireylerin de devletler gibi uluslararası hukuktan kaynaklanan haklara sahip olduklarının anlaşılmasıyla birlikte ‘ulus devletlerin egemenlik haklarını aşındırma’ süreci başlamıştır. Bu süreçte Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulmasıyla ilk uluslararası hukuk mekanizması meyvesini vermiştir. BM’den sonra kurulan NATO da uluslararası hukukun ikinci önemli adımı olmuştur.
Son olarak Roma Antlaşması’yla kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’nin görevi alanı; soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve saldırı suçlarıdır. Ancak, dünya jandarması ABD’nin UCM’ye üye olmaması ve Mahkeme’nin etkinliğini aşındıracak yöntemlere başvurması nedeniyle henüz mahkeme önemli bir işlev üstlenememiştir.
Bu kuruluşların ve kuralların yaptırım gücü bir yargı gücüne ve organına bağlanamadığından, iç hukuktaki gibi somut ve etkin kurallardan oluşan yaptırımlardan bahsedemeyiz. Ancak küreselleşmenin devlet otoritelerine getirdiği tehditlerin bir sonucu olarak evrensel normlara uymak ulus devletler için bir zorunluluk haline gelmiştir. Dolayısıyla yaptırımlar siyasi ve ekonomik baskılar şeklinde görülmektedir.

1945 yılında oluşturulan BM sistemi, neden kuruluşunda kendine istinad edilen görevi yerine getirememekte veya getirmemektedir?
BM’nin bugüne kadarki karar ve uygulamaları genellikle ‘çifte standartlı’ olarak tezahür etmiştir. Çifte standartlılık konusundaki iddiaları destekleyen örneklerden biri olarak, sözleşmelerin ısrarla atıfta bulunduğu ‘self-determinasyon/kendi kaderini belirleme ilkesi’nin uygulanmaması gösterilebilir.
Örneğin, Çeçenistan halkının talepleri, self-determinasyon ilkesini ısrarla vurgulayan BM tarafından tanınmamaktadır. Çeçenya bugün BM tarafından tanınmayan devletlerden biridir ve buna bağlı olarak da ülkede gerçekleştirilen bütün insan hakları ihlalleri Rusya’nın "iç işi" sayılmaktadır. BM ilkeleri arasında yer alan "self-determinasyon", "dekolonizasyon" ve "yabancı ülke hakimiyet ve işgaline karşı çıkma" ilkeleri bu üvey kardeş için devreye sokulmamıştır. Kuruluşundan itibaren BM, güce teslim olmak anlamında, ABD’nin tercihlerini hayata geçirmiştir. Dolayısıyla ABD’nin tek taraflı tahakküm politikaları BM’yi etkisizleştirmiştir.

Uluslararası hukukta "uluslararası müdahale" kavramı nasıl tanımlanmaktadır?
Uluslararası hukukta müdahale kavramı, bir devletin ya da devletler topluluğunun diğer bir devlete karşı güç kullanmasını ya da güç kullanma tehdidinde bulunmasını ifade etmekle birlikte, bir devletin ekonomisine, devlet yapısına dolaylı dolaysız her türlü karışmayı müdahale olarak yorumlamak gerekir.
Uluslararası sistem, devletler arasında ayrımcılık yapmaktadır. Fanon’un deyişiyle "yeryüzünün lanetlilerinin" ya da dünya tabakalaşma sisteminde kaderi üçüncü dünyalı olarak belirlenenlerin hakları daha fazla ihlal edilebilir. Herkes eşittir ama bazıları daha eşit.
Uluslararası müdahale için başta Birleşmiş Milletler Teşkilatı olmak üzere çeşitli konvansiyonlar oluşturulmuş olsa da günümüzde özellikle ABD’nin öncülüğünde işgallere varan müdahaleler bu konvansiyonların işlevsizleşmesine neden olmuştur. ABD’nin kendi çıkarı için ürettiği ‘önleyici savaş’, ‘barış için savaş’ ve ‘yılanın başını erkenden ezmek’ gibi kavramlar bu işlevsizleşmeyi hızlandırmaktadır. Amerika’nın bu ‘önleme’ mantığı küresel istikrarsızlığa neden olmaktadır. Üstelik bu müdahaleler az gelişmiş ülkelerin egemenlik haklarına da müdahaleye dönüşmüştür. Müdahale edilen ülkeleri yeniden yapılandırmak ve demokratik devletler inşa etmek adına yapılan bu müdahalelerin gerçekte bir saldırıya dönüşmemesi için kesin çizgiler koymak gerekiyor.
Kanada’nın öncülük ettiği "Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu" (ICISS), müdahalenin haklılığı için "akıl ve ihtiyat kriterlerinin" uygulanmasını istediği Eylül 2000 tarihli raporunda "Koruma Yükümlülüğü Kriterleri" olarak aşağıdaki kriterler belirlenmiştir:
a) Haklı nedenler - Adil sebepler olmalı
Devletin başarısızlığı sonucu olmuş veya muhtemel büyük can kayıpları veya sınır dışı edilmeler, terör ve tecavüz eylemleri ile beslenen etnik temizlik durumlarında müdahale, zamanında yapılmak kaydıyla öngörülebilir. Burada iki kavram öne çıkmaktadır: Birincisi "geniş çaplı katliam"; ikincisi "etnik temizlik". Söz konusu kriterlerin Bosna-Hersek’te, Kosova’da ve Ruanda’da çok geç devreye girdiği ve soykırımın neredeyse tamamlanmasına yakın zamanda müdahale edildiği akıldan çıkarılmamalıdır.
b) Amaç doğru olmalı
Müdahalenin öncelikli amacı, insani acıyı durdurmak veya ortadan kaldırmaktır. Müdahalenin inandırıcı olabilmesi için, müdahalenin diğer devletlerin de katılımı ve ilgili insanların da onayı ile yapılması gerekmektedir.
c) Son çare olmalı
Müdahale, krizin önlenmesi veya barışçı yollarla çözülmesi için askeri yöntem hariç tüm diplomatik yollar tüketildikten veya müdahale dışında bir seçeneğin kalmadığı veya yetişmeyeceği konusunda kamuoyu ikna olduktan sonra yapılmalıdır.
d) Orantılı olmalı
Müdahalenin çapı, süresi ve yoğunluğu insanların korunabilmesi için gereken düzeyin minimumunda olmalıdır. Günümüzde yaşanan Irak, Afganistan ve Somali işgalleri müdahalelerin orantılı olmadığını açıkça göstermiştir.
e) Mantıklı beklentiler olmalı
Müdahale sonucunda, müdahaleyi gerektiren acılı durumların ortadan kalkacağı yani müdahalenin başarı şansı olduğu kanaati hakim olmalıdır. Müdahalenin mantıklı bir başarı şansı varsa ve daha büyük bir çatışmayı tetikleme riski yoksa müdahale kabul edilebilir.
f) Doğru makam tarafından onaylanmalı
Müdahale yetkisini vermek BM Güvenlik Konseyi’ne aittir. Her ne kadar Güvenlik Konseyi birkaç ülkenin tekelinde olsa da, yapılacak iş Güvenlik Konseyi’nin daha iyi çalışmasını sağlamaktır.
Can alıcı bir başka soru burada yatıyor: BM başvurulması gereken son makam mı olmalıdır? Özellikle Kosova’da bu soru önem kazanmıştır.
Her şeye rağmen politik bir gerçek vardır ki, o da yapılacak müdahalelerin bir uluslararası uzlaşmaya ulaşabilmesinin ancak BM Güvenlik Konseyi’nin onayı ile mümkün olabileceğidir. BM ve Güvenlik Konseyi’nin bugüne kadar uyguladığı çifte standart bilinmekle birlikte, müdahalenin zamanı, yeri, şekli ve aktörleri konusunda uluslararası uzlaşmaya varabilmek için yine de Güvenlik Konseyi’nin kararına ihtiyaç duyulacaktır.

 

11 Eylül sonrasında dünya, ‘terörizmle mücadele’ gerekçe gösterilerek sürdürülen birçok sınır ötesi operasyona şahit oldu. Bu sınır tanımayan saldırganlık bugün Somali’yi de tehdit ediyor. Peki, dünya nereye gidiyor?
11 Eylül uluslararası hukukta bir kırılma noktasıdır. 11 Eylül sonrasında, kimin yaptığı meçhul bir eylem neticesinde Batı, bütün dünyada Müslümanları terörist ilan etmiştir. Saldırganlığın sınırı, insanın insana, insanın hayvana ve tüm canlılara, hatta eşyaya dahi zulmü ile başlamaktadır. Bugün Batı’nın saldırganlığının sınırsızlığı söz konusudur. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar hedef seçilmiş, sınır ötesi bir saldırganlık durumuna gelinmiştir.

Taraflı medyadan yansıyan haberler ile uluslararası müdahaleler haklı gösterilmeye çalışılırken, sivil toplum ve kanaat liderleri nasıl harekete geçirilebilir?
STK çalışmaları, örgütlü mücadeleye, bağımsızlığa, yerelliğe halel getirmeyecek yöntemlerle sürdürülmeli, gönüllülük profesyonelliğe kurban edilmemeli; parçalanmış bir yaşam tarzı (sekülerlik) anlamında kabullenmediğimiz STK çalışmaları, iman-amel bütünlüğünde sürdürülmelidir. Fasıkların getirdiği haber ve yorumlardan değil, kendi özel haber kaynaklarından beslenen ve yorumlarını içselleştirdiği yöntemlere dayandıran yapılara, STK’lara ve kanaat önderlerine ihtiyaç vardır.
Şunu da unutmamak gerekir: Uluslararası müdahalelerde medyanın olumsuz rolü olduğu gibi olumlu bir yönü de bulunmaktadır. Eğer el-Cezire televizyonu olmamış olsaydı, şu anda Irak Savaşı ile ilgili olarak dünya, bugün düşündüklerinin yarısını dahi düşünemiyor olacaktı. Ebu Gureyb Hapishanesi’nden hiç haberimiz olmayacaktı.

Uluslararası hukuk mekanizmaları tüm suç ve suçluların yargılanmasında tutarlı bir tavır sergileyebiliyor mu?
En başından beri belirttiğimiz gibi uluslararası hukuk mekanizmalarının hâkim olduğu adalet terazisi küresel güçlerin kontrolünde hareket etmektedir. Ekim 2006’da George Bush’un, terör zanlılarının sivil mahkemeler yerine askeri mahkemelerde yargılanmasına izin veren yasayı onaylaması, bir zamanlar özgürlükler ülkesi olarak görülen bu ülkenin insanın doğuştan sahip olduğu hakları bile bireye vermeyebildiğini göstermiştir. Bu hukuka aykırılık aynı zamanda uluslararası kuruluşlar ve uluslararası hukuk için bir turnusol görevi görmüştür.

Uluslararası hukuk mekanizmalarının silahlanma konusundaki yetkileri nelerdir, ne olmalıdır?
Uluslararası hukuku kimin denetleyebildiği ve kimin denetleyemediği sorusunu sormak gerekiyor. Uluslararası hukukun bugün geldiği nokta saf siyasettir. Uluslararası hukuk, İsrail’e yahut elinde 4400 nükleer silah bulundurduğu tespit edilen Amerika’ya karşı işlemiyor.
Mart 2003 Amerikan İşgali’nin nedeni, Irak’ın kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olması, nükleer silah programını yeniden yürürlüğe koyması ve bu silahların El Kaide aracılığıyla ABD’ye karşı kullanılabileceği endişesi idi. Ancak tüm silahların ABD tarafından temin edildiği, daha sonra bu silahlar ortaya çıkmamasına rağmen, yetkililerce itiraf edilmişti.
BM silahsızlanma konusunda, BM Binyıl Bildirgesi’nde silah kontrolü ve silahsızlanma, uluslararası insani hukuk ve insan hakları hukuku gibi alanlardaki sözleşmelerin Taraf Devletler tarafından uygulanmasını sağlamaya ve tüm devletleri Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin Roma Sözleşmesi’ni imzalama ve onaylamaya çağırmıştır.
11 Eylül sonrasında ABD, Afganistan ve Irak’ı işgal etti. ABD ve müttefiklerinin "güvenlik", "özgürlük", "adalet" ve "demokrasi" gibi kavramların tesisi adına (!) yürüttüğü faaliyetlerin uluslararası hukuk kurallarını görmezden geldiği görülüyor. Peki, İslam dünyasının bu sınır tanımayan saldırganlık karşısındaki tavrı ne olmalıdır?
Uhud Savaşı’nın ardından gelen Kur’ani eleştiride Allah-u Teala Müslümanlara, hatalı davrandıklarını ve bu nedenle musibete uğradıklarını belirtir: "Başınıza bir bela/musibet geldiğinde, kendi kendinize "Bu nasıl oldu?" diye soruyorsunuz, öyle mi? De ki: "O, sizin kendi eserinizdir." (Âl-i İmrân/165) Müslümanlar dünyayı din eksenli değil ya devlet eksenli ya da dinin bir kısmı olan ve çok tutucu kalan mezhep eksenli okuyor. Ortak menfaatler oluşturulamıyor. İslami devletleri birleştiren şeyler artık sadece ortak tehlikeler. İran-Suriye olası Amerikan müdahalesine karşı stratejik işbirliği içerisinde. Bu olandır, fakat olması gereken Müslümanların itidalli olup, mezhep merkezli değil, İslam merkezli kararlar almalarıdır.
Devletler kendi çıkarlarını korumak için Amerika’nın bazı politikalarına alet edildiler. Şii ve Sünni çatışmaları bugün bu durumun en belirgin örneğidir. Hamas iktidara geldiği için hiçbir Müslüman ülkenin Filistin’e ciddi bir yardım eli uzatmamış olması örneği de eklenebilir ve bu örnekler çoğaltılabilir. İçimizdeki kardeşimize karşı düşmanlık düşüncesinin dışımızdaki düşmanlarca güçlendirilmesi Müslüman devletlerin en önemli kayıplarından biri olmaktadır.

Sayın Balcı, son olarak sizin konu ile ilgili eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Evrensel adalete ulaşma ve onu yaşatma çabalarının sonsuz olduğu bir gerçek. Ancak bu uzun yolun bugün bulunduğumuz noktasında -ki bu sadece bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir- elimizde bulunanların ayrımsız bir biçimde ve çifte standartlara kurban edilmeden uygulanmasını sağlamak durumundayız. Bunun için de, öncelikle var olan düzenlemelerin ve bunların sağladığı hakların bilinmesi, talep edilmesi ve teslim edilmesinin sağlanması gerekiyor.
Uluslararası hukuk parantezi içerisinde kendisine yer bulamayan her şeyi yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Ve bu alanda yer bulamayan her şey için istikrarlı bir mücadelede bulunmamız gerekir. Bunun için, İHH, Mazlumder, Özgürder ve benzeri kurumsal yapılarda ve platformlarda çaba göstereceğiz. Bu çalışmayı yaparken de birçok ilkeyi tekrar tekrar gözden geçirecek, bizler için hazırlanan senaryoları bozmaya çalışacağız. Hukukun nesnesi olan insanları, özne olmaya çağıran çalışmalar yapacağız.
Çağrımız iki yönlüdür: Haklarının sürekli ihlaline tepki vermeyi bilen özne-insanlar olmak ve adalet arayışını sürekli kılmayı sağlayacak çalışmalar yapmak.

Sayın Balcı verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz.

 
< Önceki   Sonraki >