Uluslararası hukuk ihlallerinin nedenlerinden birisi, ihlal edenlere karşı yaptırım mekanizmasının işlememesi gibi klasik durumun devam etmesidir. İkincisi ise, zaten eldeki yapı ve mekanizmaların var olan koşulları düzenlemeye yetmemesidir.
Uluslararası hukuk, köklerini 19. yüzyıl Avrupa’sındaki güç dengesi
sisteminden alır. Dönemin güçlü devletlerinin Avrupa’da bir düzen ve
istikrar yaratılması amacıyla geliştirdikleri uluslararası işbirliği
anlayışından doğan uluslararası hukuk, özü bakımından devletlerin
karşılıklı ilişkilerini düzenlemeyi esas edinmiş ve güç dengelerinin
oluşturduğu status quo’nun korunması amacıyla geliştirilmiştir. Söz
konusu durum, kendisini I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni güç
dengelerinde de göstermiş ve Milletler Cemiyeti, uluslararası hukukun
referansı haline gelmiştir. Savaş, barış, çatışma, ekonomik işbirliği,
mali işbirliği ya da kitle imha silahları gibi temalar çerçevesinde
gelişen uluslararası hukukun öznesi devlet olarak kabul edilmiştir. II.
Dünya Savaşı’na kadarki dönemde uluslararası hukuk, kurallara uymayan
devletlerin ne türden bir cezai müeyyideye tabii tutulacaklarını da
düzenlememiştir.
II. Dünya Savaşı sonrası oluşan güç dengesi sistemi ise, Birleşmiş
Milletler Örgütü içinde düzenlenmiş ve bu dönemde bazı yenilikler
getirilmiştir. Bunlardan birincisi, doğrudan kurallara uymayan ülkeler
olduğunda alınacak önlemlerin saptanmasıdır. Söz konusu uygulama, BM
Güvenlik Konseyi ile ifade bulmuş ve bu kuruluşun beş daimi üyesine de
veto hakkı tanınarak sistemin temel güçlerine status quo’nun
korunmasında bekçilik görevi verilmiştir. Yaptırımların en üst aşaması
olan askeri yaptırım ise, sadece çatışmaların durdurulması konusunda
pasif görevler alacak BM askerlerinin görevlendirilmesi biçimindedir.
Her bir olay için katılma arzusu bulunan devletlerin ortak birliğe
asker göndermesi ile oluşan müdahale güçleri vardır ve bu yine klasik
devletler arası ilişkileri esas alan yaklaşımdan uzaklaşılmadığının
göstergesidir. Yaptırım kararı alabilmek için gerekli olan, birbirine
rakip olabilecek beş devletin ortaklaşa olumlu karar vermesi şartı,
zaten çok az olaya müdahale edilebilir bir mekanizma yaratmıştır.
BM sisteminin getirdiği ikinci boyut, birey haklarının uluslararası
hukuk kapsamına girmesi ile ilgilidir. Bununla birlikte, iki kutuplu
sistem değişinceye kadar, genel olarak bu konudaki ihlallerin
sorumluluğu ilgili devletlere bırakılmış, bir ülke halkının
mağduriyetinden o ülkenin yönetimi sorumlu olarak görülmüştür. Ayrıca,
Avrupa’da gelişen uluslararası insancıl hukuk, kişi haklarına yönelik
bir evrim başlatmış, içinden de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni
çıkaracak bir sürecin yaşanmasına yol açmıştır. Bununla birlikte,
Avrupa hukuku Avrupalıları ilgilendirdiğinden tüm uluslararası alanı
kapsamamaktadır.
90’lı yıllardan sonra ise ortaya çok temel üç sorun çıkmıştır.
Öncelikle, küresel sistem değişmiş, ancak bir önceki sistemin
uluslararası hukuku uygulanmaya devam etmiştir. Yani, hukukun öznesi
devlet ve devletler arası kuruluşlardır ve kurallar güç dengesine göre
çalışır. İkincisi, sistemdeki güçlü oyuncular değişmiş ve çeşitlenmiş,
ancak bunlar BM Güvenlik Konseyi içinde temsil edilmemişlerdir.
Üçüncüsü ise, çatışma ve anlaşmazlıkların konusu ve tarafları
farklılaşmış ve uluslararası hukukta karşılığı bulunamamıştır.
Dolayısıyla, uluslararası hukukta yeni dönemin sorunlarına ilişkin
yapılan değişiklik ve gelişmeler, eski sistemin uygulama ve
teamülleriyle çelişir olmuştur.
Eski sistemin kurallarının günümüz şartlarında yeterli olmadığı
gerekçesiyle uluslararası hukukun ihlali mümkün olmakta, yeni sisteme
uygun uluslararası hukuk düzenlemeleri de eski sistemin oyuncuları
tarafından engellenmeye devam etmektedir. Bu durum, sistemde güçlü
devletlerin davranışlarını kolaylaştırabilecek boşluk alanları
yaratırken, karar alıcıların insani suçlar işlemesini zorlaştıran bir
zemin yaratmıştır.
Bu konuda verilebilecek ilk örnek, Balkanlar’da ortaya çıkan gelişmeler
sonrasında yapılan müdahaleye ilişkindir. Bölgeye, özellikle de
Kosova’ya yapılan NATO müdahalesi, önce bombalama, ardından BM’den
karar çıkmasını sağlama biçiminde olmuştur. Ayrıca, bombalama
yönteminin insancıl müdahale kapsamına girip girmediği tartışılmış olsa
da, sonuçta yapılana uygun bir karar çıkması mümkün olmuştur.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, bölgedeki katliamlara neden olanların
yargılanma sisteminin kapısını açarken, mevzuat ancak bu mahkemenin
kurucu belgesine taraf olanları yargılama ile sınırlı kalmış,
dolayısıyla örneğin G. W. Bush’un yargılanma ihtimalini ortadan
kaldırmış, Saddam’ın da Irak’taki otoritelerin ellerine bırakılması
sağlanabilmiştir. İkinci örnek, Afganistan müdahalesi ile verilebilir.
ABD ve müttefiklerinin Afganistan müdahalesi, BM’nin meşru müdafaa
konusuna girmekle birlikte, uluslararası terörizmle savaşı konu edinen
mevzuatta karşılığını bulamamaktadır. 11 Eylül olaylarının sorumlusunun
Afganistan yönetimi olduğu konusundaki emin olma süreci oldukça kısa
sürmüş, buna rağmen eminmiş gibi bir müdahale yapılmış, ardından mesele
terörizmle savaş kapsamına alınmıştır. Bir diğer ve çok tartışılan
konu, Guantanamo’da tutulanların niteliği ve orada tutulma gerekçesiyle
ilgilidir. Bu konuda hiç bir uluslararası kural bulunmamaktadır,
ABD’nin de bu türden bir uygulamaya hakkı olduğunu gösteren bir belge
mevcut değildir. Dolayısıyla Guantanamo, hem hukuka uymama hem de
uluslararası hukukun alanı dışında bir duruma karşılık gelmektedir. Öte
yandan, burada tutulan kişilere yönelik muamele ve bu kişilerin
Guantanamo’da tutulma gerekçeleri, aslında doğrudan insanlığa karşı
suça girmektedir. Irak ise, başlı başına uluslararası hukukun ihlaline
uygun bir örnektir.
BM düzenine göre nükleer silah bulundurma hakkı, Güvenlik Konseyi’nin
beş daimi üyesindedir. Bugün bu sayı ciddi biçimde artmış olsa da, ABD
önce Irak’ınkinin kural dışılığını gündeme getirmiş ve Irak, kitle imha
silahları bulundurmakla suçlanmıştır. Uluslararası hukukun tüm yaptırım
ve işbirliği aşamaları Irak’ın bu konuda suçunu tespit etmeyecek
biçimde gelişse de, ABD bir koalisyon kurarak Irak’a müdahale etmiştir.
Dolayısıyla sürecin tüm aşamaları, tam da uluslararası hukukun
devletler nezdinde ihlaline karşılık gelir. Müdahale sonrasındaki
post-modern işgal biçimi ise, doğrudan insancıl hukukun ihlalidir.
Ayrıca, ‘terörizmle savaş’ adı altında sürdürülen bazı uluslararası
faaliyetler de -hava sahalarının kullanımı, kişilerin haberleşme,
ulaşım ve ekonomik faaliyetlerinin izlenmesi gibi- insan hakları
hukukunun delinmesi anlamına gelir.
Sonuçta uluslararası hukuk ihlallerinin nedenlerinden birisi, ihlal
edenlere karşı yaptırım mekanizmasının işlememesi gibi klasik durumun
devam etmesidir. İkincisi ise, zaten eldeki yapı ve mekanizmaların var
olan koşulları düzenlemeye yetmemesidir. Kısaca, eldeki uluslararası
hukuk delinerek gayri hukuki durumlar ortaya çıkmakta, bunlara karşı
bir yaptırım mekanizması geliştirilmemektedir. Çünkü uluslararası
sistem uluslararası hukuktan hızlı değişmekte ve hukuk bunun gerisinde
kalmakta, kısmen hakların kazanımında yol alınırken hak ihlalleri
konusu geride kalmaktadır.
|