11 Eylül süreciyle birlikte dış politikasındaki tanımlayıcı kodları güvenlik ekseninde yeniden şekillendiren ABD, yanına İngiltere’yi de alarak, önce 7 Ekim 2001’de Afganistan’a saldırdı.
Bu yazıda, özellikle 11 Eylül sonrası dönemde, ABD öncülüğünde giderek
artan sınır ötesi müdahalelerin uluslararası hukuk çerçevesinde ne
anlam taşıdığı tartışılmaktadır. Bu bağlamda uluslararası hukukun
devletlerin egemenlik haklarına nasıl yaklaştığı, hangi durumlarda
sınır ötesi müdahalenin meşru görüldüğü ve bu zeminde ABD, İsrail ve
İngiltere gibi revizyonist ülkelerin uluslararası hukuk açısından
durumları ele alınmaktadır.
Hukuk, en genel anlamda tarafların haklarını sahiplerine teslim etmek
demektir. Uluslararası İlişkiler’de de taraflar, esas itibariyle
devletler olduğu için uluslararası hukukun ana konusu da, devletler
arasındaki ilişkilerin barışçıl olarak nasıl sürdürüleceği ve bir sorun
çıktığında barışçıl olarak nasıl çözümleneceği olarak tanımlanmıştır.
Uluslararası sistemin bugünkü durumunu belirleyen en önemli olay,
1990’ların hemen başında çift kutuplu sistemin tek kutuplu bir sisteme
evrilmesidir. Bu çerçevede Soğuk Savaş dönemi ile ondan sonraki tek
kutuplu dünya sürecini birbirinden ayırmak gerekir. Uluslararası
sistemin çift kutuplu olarak tanımlandığı süreçte iki süper devlet,
birbirlerinin adımlarını hangi politik, ekonomik, askeri ve kültürel
düzeylerde karşılayacakları esasına dayalı ikili bir yapı
oluşturmuşlardı. Ancak tek kutuplu uluslararası sisteme geçiş süreciyle
birlikte ABD, tek süper güç olarak kendini dünya patronluğu konumuna
oturtmaya çalıştı. 1990’ların başından 11 Eylül sürecine kadar
uluslararası arenada bazı durumlarda müdahaleci (interventionist), bazı
durumlarda ise izolasyoncu (isolationist) bir yaklaşım sergileyen ABD,
Neocon’ların iktidarı ve 11 Eylül saldırılarıyla birlikte dış
politikasında çok daha şahin bir müdahalecilik anlayışına kaydı.
Uluslararası hukuka göre, diğer devletlerce tanınmış her devlet
bağımsız ve kendi toprakları üzerinde egemendir. Dolayısıyla bir
devletin, başka bir devletin egemenlik hakkını ihlal edecek şekilde
davranması meşru ve yasal değildir. Ancak bir devletin egemenlik
hakkının ihlal edilebileceği bazı özel durumlar da söz konusudur ve
bunlar da uluslararası hukukta tanımlanmıştır. Burada kastedilen en
önemli durum temelde insan hakları ile ilgilidir. Eğer bir devlet,
kendi egemenlik sınırları içindeki insan haklarını ciddi biçimde ihlal
ediyor veya var olan ihlalleri engelleyecek gücü kendinde bulamıyorsa
ve bu durum ancak uluslararası bir müdahale ile aşılabilir ise o zaman
uluslararası müdahale (international intervention) hakkı doğar. Buna
örnek olarak, üzerinde uluslararası meşruiyet tartışması olsa da, 1999
yılındaki NATO’nun Kosova Müdahalesi verilebilir. Bir devletin
egemenlik duvarının aşılarak uluslararası müdahaleye maruz bırakılması
ancak insani müdahale (humanitarian intervention) çerçevesinde
açıklanmaktadır. Bunun dışında, bir devlet başka bir devleti kendi
güvenliğine düşman olarak görüyor diye onun egemenlik hakkını,
uluslararası meşruiyete dayanmaksızın, ihlal edemez. Bu perspektif,
ABD’nin 11 Eylül sonrasındaki temel argümanı olan "dünyanın her yerinde
küresel terörle savaş" yaklaşımını gayrimeşru addetmektedir. Bu
bağlamda 11 Eylül sonrasındaki Amerikan müdahaleciliğinin uluslararası
hukuk açısından meşru olmadığı son derece açıktır.
11 Eylül süreciyle birlikte dış politikasındaki tanımlayıcı kodları
güvenlik ekseninde yeniden şekillendiren ABD, yanına İngiltere’yi de
alarak, önce 7 Ekim 2001’de Afganistan’a saldırdı. Bu saldırılar, 11
Eylül saldırılarının sorumlusu olarak nitelendirilen Usame bin Ladin’in
yakalanması çerçevesinde açıklandığı için olsa gerek, uluslararası
toplumda Irak saldırıları kadar tepki görmedi. Ancak 20 Mart 2003’de
Irak topraklarını yine İngiltere’yle birlikte bombalamaya başlayan ABD,
Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğini ve bunların sadece
ABD için değil aynı zamanda başta komşu ülkeler olmak üzere tüm dünya
için tehdit oluşturduğunu iddia etti. Ancak ABD’nin kitle imha
silahları ekseninde kurduğu müdahale hakkı fikri, kısa sürede tarihe
karıştı; çünkü Irak’ta kitle imha silahı diye bir şey yoktu. Sadece
Amerikan imha silahları vardı. Bu saldırıları "önleyici savaş"
(preventive war) ekseninde meşrulaştırmaya çalışan Amerikan yönetimi,
önleyici savaş yaklaşımının meşru olabilmesi için bulunması asgari şart
olan şu dört madde çerçevesinde, tüm dünyanın gözünün içine bakarak
(Colin Powell’ın BM’de yaptığı gibi) yalan söylemiştir: (i)
karşılaşılan tehdidin doğası ve büyüklüğü, (ii) önleyici bir aksiyon
gerçekleştirilmezse tehdidin saldırıya dönüşeceğinin büyük olasılık
taşıması, (iii) güç kullanmaksızın tehdidi ortadan kaldırma yollarının
(diplomasi) tükenmiş olması ve (iv) kullanılacak önleyici gücün, BM
Yasası’na ve ilgili uluslararası anlaşmalara uygun olması.
Bu temel argümanlara göre ne ABD’nin, ne İngiltere’nin ve ne de
İsrail’in sınır ötesi operasyonlarını uluslararası hukuka göre
meşrulaştırmak mümkündür. Ancak, örnek olarak, bugüne kadarki sayısız
BM kararı ve kınamasına rağmen İsrail’in hala gayrimeşru bir biçimde
davranabilme gücünü ve cesaretini kendinde bulabilmesi şu iki unsura
bağlı olabilir: İlki arkasındaki Amerikan gücünün hukuktan üstün ve
daha çok iş yapar olduğuna inanması; ikincisi ise başta BM olmak üzere
uluslararası kurumların ve elbette özellikle uluslararası hukukun işlev
ve reflekslerinin zayıf olmasıdır. Bu bakımdan iki temel tartışmanın
yapılması kaçınılmazdır. Birincisi sadece güce dayalı bir uluslararası
sistemin aslında ne kadar yıkıcı olduğunu görmek ve buna mukabil,
uluslararası hukukun daha sağlam ve geçerli olduğu bir sistemin
yollarını aramaktır. İkincisi ise etkin ve işlevsel olmayan
uluslararası kurumların ya uygun biçimde revize edilmesi ya da bunların
yerine çok daha etkin kurumların inşa edilmesidir. Bu noktada yine
aslında temel problemle yüzleşmekteyiz: Uluslararası sistemin büyük
aktörleri, kendi konumlarını kaybetmemek için her türlü saldırgan
politikayı uygulamakta kararlı iken uluslararası hukukun ve meşruiyetin
hakikaten gözetildiği bir dünya kurmak nasıl mümkün olabilir? Bu soru,
siyaset bilimcilerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının en çok kafa
yorduğu sorulardan biri olarak zaten tartışılmaya devam etmektedir.
Ancak, üzülerek belirtmek gerekir ki, bu süreçten zarar görenler yine
masum insanlar ve çoğunlukla da Müslümanlar olmaktadır.
Sonuç olarak ABD’nin özellikle 11 Eylül sonrasında uyguladığı ve Bush
Doktrini olarak da bilinen "önleyici savaş" (preventive war)
politikası, uluslararası hukuk açısından tam bir meşruiyet felaketidir.
Ancak bu saldırgan politikalar karşısında uluslararası hukukun ve
uluslararası kurumların çaresiz kalması da bir o kadar kaygı vericidir.
Çünkü eğer uluslararası hukuk, devletler arasındaki sorunları barışçıl
yollarla çözüme kavuşturma misyonunu idame ettiremez bir duruma
düşmüşse o zaman realistlerin savunduğu gibi uluslararası sistem tam
bir anarşik ölüm-kalım mücadelesine dönmüş demektir. Bunu engellemenin
yolu, başta ABD ve İsrail olmak üzere diğer bazı revizyonist
devletlerin uluslararası hukuk çerçevesinde davranmalarını mümkün
kılmaktır. Bunun için de sözde değil, gerçekte var olan bir
uluslararası hukuk düzenini inşa etmek gerekmektedir. Modern anlamda
uluslararası hukuka en büyük vurgulardan birini yapan Hollandalı
hukukçu Grotius’un da dediği gibi: "Nasıl ki günübirlik avantajlar için
ülkesinin yasalarını ihlal eden bir yurttaş gelecekteki avantajlarını
kaybederse, devletler hukukunu ve tabii hukuku hiçe sayan bir devlet de
gelecekteki huzurunu koruyacak olan duvarları yıkar." Bugün, işlerliği
ne kadar tartışılsa da, BM’yi ve tüm uluslararası hukuk normlarını
ayakları altına alan ABD, yarın aynı uluslararası hukuk kurallarına
ihtiyaç duyacaktır. Bugün etrafındaki koruma duvarlarını hızla yıkmaya
devam eden Amerikan aklı, eğer böyle devam ederse, yarın kendini
koruyacak hiçbir sığınak bulamayacaktır.
|