Avrupa: Batının insan hakları anlayışı ikiz kulelerin altında kaldı PDF Yazdır E-posta
Yazar Demet Tezcan   
Türkiye, Tunus, İngiltere, Almanya… İsimlerinin ne olduğu, hangi coğrafyada bulundukları, hangi dili konuştukları önemli değil. Onların ortak yönü aynı hedefe karşı baskıcı uygulamalarında birbirleriyle tıpatıp örtüşüyor olmaları.
İngiltere Dışişleri eski Bakanı Jack Straw’un “Müslüman kadınlar peçelerini çıkarsın” çağrısının ardından, Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone da Müslüman kadınların toplumla daha sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için peçelerini çıkarmaları gerektiğini ifade etti. Son olarak da İngiltere Eğitim Bakanlığı, yükseköğretim kurumlarına gönderilmek üzere hazırladığı 18 sayfalık garip bir dosya ile gündeme geldi. Bakanlık, “İslami aşırıcılığa” yatkın ya da “terörist şiddeti desteklediğinden şüphelenilen” Asyalı ve Müslüman “şüpheli öğrencilerin” güvenlik birimlerine bildirilmesini istiyordu.

Şüpheyle hareket etme, 11 Eylül sonrasında Batı ülkelerinin politikası haline geldi ve bu “şüphe” işgal ve katliamlara dahi sebep oldu. Guantanamo örneğinde olduğu gibi hiçbir suç isnat edemeden, buna gerek de duymadan yıllar süren sorgu ve işkenceyi meşru bir hak olarak gördüler. Bu uğurda uluslararası hukuk ve sözleşmeleri de dikkate almadılar. Şüphelenmişlerdi ve bu “şüphe” gerekli ve geçerli bir sebepti.
İngiltere ve ABD başta olmak üzere birçok Batılı ülke paranoyaya dönüşen bu “şüphe” gerekçesi ile seyahatleri bile bir kaosa dönüştürmeyi başarmış, havaalanlarını karakola çevirmekte bir sakınca görmemişlerdir. 11 Eylül’den sonra yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında İngiltere’de ortaya çıkan son fişleme skandalı da çok şaşırtıcı değildir.
İnanç özgürlüğüne müdahalenin Almanya ayağında bu defa Türk parlamento üyelerinin olması dikkat çekicidir. Parlamenterler “Almanya’ya uyumunuzu göstermek için başınızı açın!” diyorlardı. Alman Hükümeti’nin yasak listesine her geçen gün yeni bir eyaleti eklemesini destekleyen bu çıkışlarıyla Türk parlamenterler, aslında sunaklarda Müslüman kadının kimliğini Alman Hükümeti’ne kendi bağlılıklarının kurbanı olarak adıyorlardı.

barts_3.jpg

Tunus’ta son 20 yıldır yaşanan baskının ise Batı medyasında ve ülkemizde yeni bir durummuş gibi servis edilmesinin altından neler çıkacağı konusunda, “Henüz sokakta başımız açılmadığı için halimize şükretmemiz gerektiği gizli mesajı mı var?” sorusunu sormadan edemiyoruz. Tunuslu kadınların bu durumu yeni değil. Tunuslu Müslüman kadınlar başörtüsü için hapis yatmak, işkence görmek dahil çok ağır bedeller ödediler. Karakola çekilip, kendileri değilse de başlarındaki örtünün alıkonulması gündelik hayatlarının rutinlerindendi. Adım adım geçiyor olduğumuz yollardan geçmişti Tunuslular. Yasak uygulamaları başladığında Tunuslu alimler öğrencilere başlarınızı açmaları konusunda fetva vermişti.
Atılan geri adımlar yasakların sokaklara kadar inmesini kolaylaştırmıştı. Tunus’ta yasakçıların ilk uygulamaları karşısında başını açıp okuyarak önemli yerlere gelme misyonunu yüklenenler şimdi neredeler, yasaklar sokakları tutmuşken ne gibi önemli vazifeleri icra edip başından örtüsü çekilen kadına yardımcı oluyorlar bilinmiyor.
Başörtüsü avı, peçe avı, peruk avı… Uç örnekler gibi görünse de rahatsızlığın temeli aynı. Müslüman kadın kimliği üzerinden koparılan yaygara bizatihi İslam inancının düsturlarının tümüne yöneliktir. Müslüman kadın kimliği, görünür haliyle ve tüm karalama kampanyalarına rağmen “Kimliğimle, inanç değerlerimle buradayım.” demektedir. Dünyanın neresine giderseniz gidin Müslüman kadın hariç sokaktaki kadını bir bakışta “şu dinin mensubu” diyerek ayıramazsınız. Başörtülü kadın kılık-kıyafeti ile dünya görüşünün mesajını ilk elden ve bir çırpıda vermektedir.
Terörist devletlerin, kurnazca ve utanmadan topraklarını işgal ettikleri milletleri terörist ilan etmeleri, laikliğin kadim bekçileri olduklarında iddialı olanların da bu insanları aşırı ve tehlikeli bulmaları aynı kaygıdan doğmaktadır. Ve “Buradayım!” diyen kadın baskılara, yıldırma politikalarına rağmen yasakçıların tüm savlarını çürütmektedir.
Kimi uyum, kimi bağlılığımızı göstermek, kimi laik ilkeler, kimi de öteki üzerinde baskı oluşturmak gibi nedenler ileri sürerek “önlem” alma adına dayatmaya devam edecektir. Özgürlükler ülkesi olarak görülen Fransa’da olduğu gibi, İngiltere dahil daha pek çok Avrupa ülkesi, bünyesinde barınan Müslümanları hayal kırıklığına uğratacaktır. Hak ve özgürlük olarak dile getirilen başörtüsünün, seküler anlayışlı arenada bir “hak” olarak yeri olmadığını AİHM kararları ortaya koymuştur. İnsan hakları savunuculuğu yapan bu uluslararası mahkeme, Müslüman kadının kimliğini hak olarak görmediğini deklare ederek amacı ile çelişkiye düşmekte bir beis görmemiştir.
Menşeini Batı’dan alan insan hakları kavramı 11 Eylül’de ikiz binalar ile birlikte çökmüş, ikiz kulelerin küllerine karışmıştır. Bu söylemin bugün ikiz kulelerin yerinde bulunan sembolik kulelerden de bir farkı yoktur. Onun içindir ki başörtüsünün sorun edildiği her yerde söylemimizi ve savunmamızı artık özümüze dönüp vahyin dili ile yapmamız gerekmekte ki, ne pahasına olursa olsun bu hakkımızdan vazgeçmeyeceğimiz anlaşılabilsin.

 
< Önceki   Sonraki >