1967 Savaşı’nda altı günde üç Arap ülkesinin ordularını mağlup eden İsrail, 34 günde Hizbullah gerillalarını püskürtemedi ve başlangıçta ilan ettiği hedeflerin hiçbirine ulaşamadı
İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Gazze plajında bir ailenin
katledilmesinin ardından “Dünyanın en ahlaki ordusuna sahibiz.”
diyordu. 12 Temmuz’da başlayan Lübnan’a yönelik operasyon, İsrail işgal
ordusunun ne denli ‘ahlaklı’ olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Operasyonla iç savaşın (1976-91) ve İsrail işgalinin (1982-2000)
ardından yaralarını hızla saran ve adeta yeniden inşa edilen Lübnan’ın
üçte biri bir kez daha enkaza döndü.
Operasyonun bahanesi, Hizbullah’ın sekiz İsrail askerini öldürüp
ikisini kaçırmasıydı. Ancak, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalinin ve
rejim değişikliklerinin ardından, Ortadoğu’da Suriye ile İran lehine
bozulan stratejik dengenin tekrar yerli yerine oturtulması ve nükleer
güç olma yolunda ilerleyen İran’ın engellenmesi gerekiyordu. Bunun için
de ilk olarak, İsrail’in güvenliğine yönelik temel tehdit olan ve
Suriye ile İran tarafından desteklenen silahlı gruplar tasfiye
edilmeliydi. İşte operasyonun asıl amacı buydu; zaten ABD Dışişleri
Bakanı Rice’ın, “Yeni bir Ortadoğu'nun zamanı geldi.” sözü de bunu
doğrulamakta.
Ancak İsrail-ABD ikilisi umduğunu bulamadı. 1967 Savaşı’nda altı
günde üç Arap ülkesinin ordularını mağlup eden İsrail, 34 günde
Hizbullah gerillalarını püskürtemedi ve başlangıçta ilan ettiği
hedeflerin hiçbirine ulaşamadı; ne kaçırılan İsrail askerlerinin
serbest bırakılmasını sağlayabildi ne de Hizbullah’ı Güney Lübnan’dan
silip, füzelerini yok edebildi. Aksine Hizbullah’ın attığı füzelerle
ilk kez kendi evinde bu ölçüde bir saldırıya uğrayan İsrail’de hayat
felce uğradı. Askeri gücünün etkinliği ve caydırıcılığı tartışılır
oldu. Orduya ve hükümete olan güven sarsıldı.
Savaşın bilançosu ise oldukça ağır. Lübnan tarafında üçte biri 12
yaşından küçük çocuk olmak üzere 1084 sivil hayatını kaybetti. 40
Lübnan güvenlik gücünün yanı sıra, 80 Hizbullah gerillası ile dört BM
gözlemcisi ve bir UNIFIL askeri öldü. 3700 kişi ise yaralandı. Nüfusun
dörtte biri (yaklaşık bir milyon kişi) yerinden edilirken, 220 bin kişi
de Lübnan'ı terk etti. 30 bin ev ve işyeri yok edilirken, 100 bin
Lübnanlı evsiz kaldı. 630 kilometrelik karayolu, 145 köprü ve üst
geçit, havayolları, limanlar, hastaneler, su arıtma tesisleri ve
pompalama istasyonları, elektrik santralleri kısmen ya da tamamen
yıkıldı. Akdeniz'e sızan 30 bin ton petrol çevre felaketine sebep oldu.
Yıkımın maliyetinin altı milyar dolar olduğu sanılıyor. İsrail ayrıca
saldırılarında sivillere yönelik misket bombası ve çeşitli kimyasal
maddeler kullandı.
İsrail tarafında ise 117 asker ve 41 sivil öldü. 583 sivil ve 312
asker yaralandı. 500 bine yakın sivil evini terk etti. 4000 civarında
Hizbullah füzesi İsrail topraklarına düşerken, İsrail ordusu 100 binden
fazla havan topu attı, 12 bini aşkın hava akını düzenledi.
Bu rakamlar aslında Hizbullah'ın sivilleri hedef almama noktasındaki
hassasiyetini net bir şekilde ortaya koyuyor. Zira öldürülen
İsrailliler içindeki sivillerin oranı yaklaşık %30 iken, Lübnanlı
sivillerin oranı %90'lara ulaşıyor. Ancak İsrail bu oranları kabul
etmiyor; zira ona göre Güney Lübnan ve Beyrut'un güney mahallelerindeki
çoğunluğu Şii olan halk zaten Hizbullah mensubu, yani terörist.
BM Güvenlik Konseyi’nin, kayıpların ve yıkımın bu denli
ağırlaşmasının ardından alabildiği 1701 sayılı karar uyarınca 14
Ağustos’ta ateşkes sağlandı. Ancak karar İsrail’i kollayan muğlak
ifadelerle dolu. Savaşın başlamasından Hizbullah sorumlu tutulurken,
örgütün tüm saldırılarını durdurması ve kaçırılan askerleri derhal ve
koşulsuz serbest bırakması isteniyor. Hizbullah'tan tüm
saldırılarını, İsrail'den ise sadece “taarruz saldırılarını”
durdurmasını isteyen BM kararı, İsrail'in “meşru müdafaa” söylemiyle
saldırılarını sürdürmesinin önünü açıyor. İsrail hapishanelerindeki
Lübnanlı esirler konusu da zamana bırakılıyor. İsrail’in aleni
saldırganlığına rağmen iki tarafın kayıpları eş tutuluyor. Bu haliyle
hukuka ve ahlaka sığmayan karar, İsrail’in askeri yoldan başaramadığı
Hizbullah’ın silahsızlandırılması görevinin, diplomasi yoluyla Güney
Lübnan’a konuşlandırılacak Lübnan ordusu ve uluslararası güce havale
edildiği izlenimini veriyor. Ancak işgal kuvvetlerini ülkeden çıkaran
meşru bir direniş gücü olarak Lübnan’da resmen kabul gören ve İsrail’e
karşı verdiği bu son mücadele ile Sünnisiyle-Şiisiyle tüm Arap ve
Müslüman halkları arasında prestiji artan Hizbullah’ın tasfiyesi hiç de
muhtemel görünmüyor.
|