|
Fransız banliyölerinde yaşanan olayların arka planında
öncelikle yabancı ve göçmen damgasıyla dışlanan insanların ‘iyi
Fransız’ vasfına sahip olamama duygusu yatıyor.
Uzun yıllardır geri kaldığı iddia edilen ülkelerdeki toplumların
yaşadığı açlık, kuraklık ve tabii afetler neticesinde yaşanan
sıkıntılar dünya basınında ve televizyonlarında geniş yankı buluyor.
Gelişmiş ülkelerde bu tür sıkıntılar yaşanmaması için her türlü
tedbirin alındığı büyük bir gururla vurgulanıyor. Özellikle de Batı
Avrupa ülkelerinde böylesine bir nedenden dolayı bir halk
ayaklanmasının asla mümkün olamayacağı ısrarla belirtiliyordu. 2005
yılı Ekim ayı sonunda başlayan ve Kasım ayı başında giderek tırmanan
Fransa’daki olaylar bütün bu iddiaları boşa çıkardı. Artık sadece fakir
Afrika ülkelerinde yaşayanların ayaklanmadığını herkes açık bir şekilde
gördü. Yaşanan siyasi bunalımların sebep olduğu olaylar, Avrupa’da da
yeni nesilleri endişelendirmektedir. Uluslararası ilişkiler üzerine
kurulu dünya düzeninde millî olan değerler giderek zayıflamaktadır.
Giderek küreselleştiği iddia edilen dünyamızın nasıl bir küresel
felakete sürüklendiği her geçen gün biraz daha anlaşılıyor. Aslında
büyük şirketlerin yaklaşık 2 asırdır yönlendirdiği dünya siyaseti yavaş
yavaş iflas etmektedir. Eskiden sanayi başta olmak üzere pek çok alanda
kendi insanlarına istihdam alanı açan, hatta dışarıdan işgücüne ihtiyaç
duyan Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer gelişmiş ülkelerin dev
şirketleri, az harcayıp çok kazanma yolunu tercih edince iç dengeler
altüst oldu. Artık çok kazanan seçkin zümre, zaten az kazanan çoğunluğu
giderek fakirliğe sevk eder hale geldi. Büyük işletmelerini ucuz
işçilik uğruna Çin’e taşıyan dünyanın gelişmiş ülkeleri bir müddet
sonra, orada ürettikleri malları alacak yeterli müşteri bulamayacaklar.
Fransız banliyölerinde yaşanan olayların arka planında öncelikle
yabancı ve göçmen damgasıyla dışlanan insanların ‘iyi Fransız’ vasfına
sahip olamama duygusu yatıyor. Haliyle bu nitelemeyle, göçmen çocuklar
arasından da ‘iyi akademisyen’, ‘iyi siyasetçi’, ‘iyi idareci’, ‘iyi
iktisatçı’, ‘iyi iş adamı’, ‘iyi sanayici’ ve benzeri kimseler
çıkamayacağı iddia edilmiş oluyor. Zaten aradan geçen 50 yıl bunun
nedenlerini açıkça göstermiştir.
Avrupa Birliği, Fransa’da tutuşan ateşin farkındadır ve bunun her an
bütün kıtayı sarmasından endişe etmektedir. Bu nedenle 200 milyon
avronun üzerine çıkan Fransa’daki zararı telafi etmek için derhal 50
milyon avro tahsis etmekte gecikmedi. Bu kanaatinde haklı olduğu da
olayların sadece bütün Fransa’yı sarmakla kalmayıp Belçika, Almanya
derken Yunanistan’a kadar uzanmasından anlaşılmaktadır. Oysa Avrupa
topluluğu ülkelerine göç ettirilen veya kendi istekleriyle gelen bu
insanların uyumu için ciddi gayret gösterilmeliydi. Sonuçta, bu
günlerde yaşanan ve kimsenin hoş görmediği olaylar yaşanmazdı.
Çoğunluğu Müslüman asıllı bu göçmenlerin ve yabancıların dinlerine
karşı daima saldırgan bir tavır sergileyen devlet adamları, basın ve
televizyonlar; gelinen bu noktada büyük bir sorumluluk sahibidirler.
Avrupa siyasetini yönlendirenler, insan olarak varlıklarına ihtiyaç
duydukları bu kimselerin kendi değerlerini yaşamalarına “tahammül”
edemediği sürece bu sıkıntılar azalmayacak, bilakis artacaktır.
Fransa’da kameraların önünde her ne kadar yanan arabalar
görüntülense de aslında arka planda yanan bir gençlik var. İhmal
edilmiş, her türlü kötü alışkanlığa müptela olmuş, yok olan bir
gençlik. Düştükleri bataklığın ortasında kendilerine karşı aşağılayıcı
ifadeler kullanan ve mağrur tavırlar takınan Fransız İçişleri Bakanı
Nicolas Sarkozy tarafından “tazyikli su fışkırtan Karcher markalı
aletlerle” temizlenmeyi bekleyen bu gençlik çaresizlik içinde. Ne
gariptir ki, kendisi de bir göçmen ailenin çocuğu olan bakan, yaşadığı
sıkıntılardan ders almamış görünüyor. “Harabat ehli” olarak gördüğü
bugünün banliyö denilen “viranelerindeki” gençler arasından da
“defineler!” çıkabileceğini tahayyül edememektedir. Macar asıllı
Hrıstiyan bir baba ile Selanik asıllı Yahudi bir annenin çocuğu olan ve
Yahudi-Hrıstiyan kültürünün bir bedendeki tezahürü olan bakan, Fransız
siyasetinin zirvesine çıkma mücadelesinde, “ayak takımı, serseriler”
dediği Müslüman gençliğin desteğini alarak üç dine de saygısını
gösterebilecek mi? Kendisinden önceki devlet adamlarının Meclis’e vekil
olarak sokamadığı bu gençlerin ufkunu açarak onlarla aynı çatı altında
yer alabilecek mi?
|