Temmuz ayının başında toplanan Afrika Birliği Zirvesi’nde de Sudan ve Somali’de yaşanan insani kriz masaya yatırıldı.
Mayıs ayının başında Sudan Hükümeti ile en büyük muhalif grup olan
SLA (Sudan Kurtuluş Hareketi) arasında barış imzalanmış olmasına rağmen
diğer iki muhalif grubun anlaşma imzalamaması nedeniyle Darfur’da
tedirginlik devam ediyor. Tarıma elverişli arazilerin ve otlakların
paylaşımı, arazilerin sulanması konusunda sürekli mücadele eden
kabilelerin son birkaç yıldır örgütlenmesi ve silahlanması bölgede
ciddi manada insan hakları ihlallerinin ve öldürmeye varan şiddet
olaylarının yaşanmasına sebep oldu. Darfur’da yaşananlar ciddi bir
insani kriz olmakla beraber, olaylardan tamamen Hartum yönetiminin
sorumlu tutulması ve bölgede yaşananlarla ilgili olarak ‘soykırım’,
‘etnik temizlik’ ve ‘yüzyılın insanlık dramı’ gibi ifadelerin telaffuz
edilmesi zihinlerde bazı soru işaretlerine yol açıyor.
Her şeyden önce Darfur sorununun 21 yıl süren ve iki milyondan
fazla insanın ölümüne neden olan kuzey-güney çatışmasının son bulduğu
ve tarafların anlaşma masasına oturduğu bir dönemde patlak vermesi
dikkat çekiyor. 2003 yılından bu yana “Cancevit” milislerinin bölgedeki
Arap olmayan Afrikalı yerli kabilelere saldırdığı iddia ediliyor, ölü
ve mülteci sayısına dair oldukça yüksek rakamlar telaffuz ediliyor. Bir
taraftan hükümetin hiçbir uluslararası kuruluşun bölgeye girmesine
müsaade etmediği söyleniyor, diğer taraftan ise kamuoyu felaketin
boyutları konusunda rakamlarla bilgilendiriliyor.
Gelinen noktada hemen hiç kimse Darfur’da bir insanlık dramının
yaşandığını inkar etmiyor. Her ne kadar rakamlar abartılsa da bölgede
yaşayan Arapların ve zencilerin silahlandığı ve bu silahları
birbirlerine karşı kullandığı yadsınamaz bir gerçek. Ancak burada asıl
sorulması gereken dağıtılan yardımlarla hayatlarını idame ettiren bu
insanların bu silahları nasıl edindiği. Sudan Hükümeti, komşusu Çad’ı
ve Batılı ülkeleri bu konuda suçlarken, Batılı hükümetlerse Hartum
Hükümeti’ni bölgede yaşayan Arapları silahlandırmakla suçluyor. Öyle
ki, uluslararası arenada yalnız bırakılan ve ambargo ile tehdit edilen
Hartum Hükümeti’nin barış yönünde attığı tüm adımlar ve ülkenin
bölünmesi pahasına verdiği tavizler görmezden geliniyor. Önce
güneyin ayrılmasına göz yuman Sudan Hükümeti şimdi de Darfur’da
muhaliflerle masaya oturdu. Ancak ne Batı Sudan’ın bu tavrını takdir
etti, ne de muhalif gruplar kendilerine verilenleri yeterli buldu.
Batı, barışın olmazsa olmazı olarak BM askerilerinin bölgeye
yerleştirilmesini öne sürerken, üç muhalif gruptan ikisi silahları
bırakmaya yanaşmadı.
Sudan Cumhurbaşkanı Hasan Ömer el-Beşir, Afrika’nın birçok ülkesinde
kabile savaşları ve iç çatışmaların devam ettiğini fakat sadece
Sudan’ın öne çıkarılıp mahkum edildiğini söylüyor. Beşir, ayrıca
Darfur’a getirilen birçok yardım paketinden silah ve mühimmat çıktığını
ifade ediyor ve son dönemlerde bölgenin güneyinde petrolün de
çıkmasıyla Darfur’un daha da stratejik bir önem kazandığını, bölge
üzerinde çıkarları olan bazı güçlerin olayları kışkırttığını iddia
ediyor. Dünyanın en büyük soykırımı olarak bilinen ve bir milyona yakın
insanın hayatını kaybettiği 1994’teki Ruanda katliamı sırasında hiçbir
Batılı lider bölgeye gitmemişken, başta BM Genel Sekreteri Kofi Annan
olmak üzere ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dışişleri bakanları ile
birçok uluslararası kurum ve kuruluşun bölgeyi ziyaret etmesi, Sudan
yönetimi tarafından çok da insanî bir hareket olarak
değerlendirilmiyor.
Peki, ABD ve Batılı ülkelerin bu bölgeye gösterdikleri büyük ilginin
sebebi ne? Kongo Cumhuriyeti başta olmak üzere bugün pek çok Afrika
ülkesinde Sudan’dan çok da farklı şeyler yaşanmıyor. Aslına bakılırsa
Batı’nın ilgisinin arkasında pek çok neden var. Batı, Afrika’nın en
büyük ülkesi konumunda olan ve kendisi ile işbirliğine yanaşmayan
Sudan’ı parçalamak ve petrol kaynaklarını kontrol altına almak istiyor.
Darfur ise hem petrol bakımından hem de Orta ve Kuzey Afrika’ya açılan
kapı olması bakımından ayrı bir stratejik öneme haiz. Darfur’un
Sudan’dan ayrılması, hem Sudan’ın zayıflatılması hem de güneydeki
Hıristiyan ve animist kabilelerin bağımsızlık yolunda daha emin adımlar
atması anlamına geliyor.
Sonuç olarak, Darfur’da yaşananlar kasıtlı bir şekilde abartıldı ve
sorun içinden çıkılmaz bir hal aldı. Ne Sudan’ın kendi sınırları
içerisinde sorunu çözme çabaları ne de Afrika Birliği’nin girişimleri
dikkate alındı. Temmuz ayının başında toplanan Afrika Birliği
Zirvesi’nde de Sudan ve Somali’de yaşanan insani kriz masaya yatırıldı.
Ancak zirvede en önemli gündem maddesi Sudan’da Afrika Birliği
askerlerinin yerine BM gücünün yerleştirilmesiydi. Son üç yıldır büyük
bir istikrarsızlığın yaşandığı Darfur bölgesi, kimilerine göre yeni bir
oyunun sahnelendiği, kimilerine göre de büyük bir insanlık trajedisinin
yaşandığı yer olarak adlandırılsa da, aslında ortada tek bir gerçek
var. Yüz binlerce Darfurlu, olayların nasıl bu noktaya geldiğinin
farkında bile değil.
|