|
Askerî tehdidin baş aktörü ABD’nin, Irak’ta İran lehine
gelişen siyasal süreçteki başarısızlığı ortadayken savurduğu askerî
tehditlerin ciddiye alınacak bir tarafı bulunmamaktadır.
İran’ın nükleer projesini, ülkenin silah sanayisi ile
ilişkilendirerek tartışmaya açan analizler, ABD ve İsrail kaynaklı
propagandaların bu konuda oldukça başarılı olduğunu düşündürüyor.
ABD ve İsrail’in iddiasına göre İran’ın nükleer projesi, ülkenin
savunma sanayisinin bir parçası. Tahran’ın iddiasına göre ise bu proje,
İran’a, nükleer teknolojinin sağlayacağı sıçramayı kazandıracak barışçı
bir projedir. Konuyla ilgisi bakımından üçüncü tarafı oluşturan
kesimler, bu iki iddiadan İran’a ait olanını gündem dışı bırakıp,
ABD’nin iddiasını fiilen doğrulayarak iki farklı tutum içerisine
girmeye yatkın görünüyor.
Birinci analize göre İran, “silah elde etmeye dönük nükleer
projesini” gerçekleştirdiğinde, sahip olduğu rejimin karakteri
bakımından başta İsrail olmak üzere ABD nüfuzu altındaki tüm bölge
ülkelerine tehdit oluşturacaktır. Dolayısıyla da bu projenin
engellenmesi gerekir. İkinci analize göre, “İran’ın nükleer silah
projesi” bölgenin İsrail lehindeki askerî ve siyasî konjonktürünü
dengeleyecek niteliktedir ve bu caydırıcılıktan dolayı desteklenmesi
gerekir. Bu iki farklı analizin, İran’ın iddiasını neden ABD iddiası
kadar inandırıcı bulmadığı gerçekten merakı mucip olmaktadır. ABD
propaganda aygıtlarının başarısına işaret eden bu durumun, meselenin
teknik, siyasî ve hukukî boyutları konusundaki cehaletten kaynaklandığı
söylenebilir.
İran’ın nükleer projesi, sadece Rusya’yla ortaklaşa yürütülen
Buşehr’deki reaktörden ibaret değil. İran, İsfahan’daki UCF tesislerini
ve Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesislerini, kendi mühendislik
imkanlarıyla kurdu ve nükleer teknoloji konusunda dışarıya bağımlı
olmaktan çıkmış bir ülke statüsü kazandı. Şu an faaliyetleri gönüllü
olarak askıda tutulan Natanz’daki tesislerde 145 santrifüjle uranyumu
%3 oranında zenginleştirebilen İran’ın bu kabiliyeti, ABD iddialarının
temelini teşkil ediyor. Silah olarak kullanılabilmesi için bu
zenginleştirmenin %80 civarında olması gerekiyor.
Halbuki İran, nükleer silahların yayılmasını önlemeyi öngören NPT
konvansiyonunun üyesi sıfatıyla, silah yapmayacağını taahhüt ederek
NPT’nin tüm üye ülkelere sağladığı haklardan yararlanmak istiyor. Atom
Enerjisi Ajansı’yla işbirliği yapıyor, Ajans’ın 1400 denetçisinin
denetleme yapmasına imkan veriyor, tesislerinin kameralarla 24 saat
izlenmesini yükümlülük olarak yerine getiriyor.
Tahran’ın nükleer programdan NPT’ye aykırı bir sapma göstermediğini
belirten Ajans’ın raporları, İran’ın elini hukukî olarak güçlendiriyor.
Bu durumda İran’ı engellemenin tek yolu olarak siyasî ve askerî
seçenekler gündeme taşınıyor.
Hukukî bir zorunluluk olmamakla birlikte, Almanya, Fransa ve
İngiltere ile İran arasında üç yıldır devam eden müzakere sürecinde,
İran, iyi niyet adımları çerçevesinde İsfahan ve Natanz’daki
faaliyetleri geçici olarak -gönüllü şekilde- askıya aldı. AB
ülkelerinin hiçbir güvence vermeyen oyalamaları, İran’ı İsfahan’daki
tesisleri faaliyete geçirmeye sevk edince müzakereler 2005 Temmuz’unda
durmuş oldu.
İran’ın elinin güçlü olmasından kaynaklanan özgüvenle takındığı geri
adım atmayan tutumu, Batı nüfuzu altındaki çevrelerce “İran’ın dünyaya
meydan okuması” olarak yansıtılıyor. Bu konudaki teknik, hukukî ve
siyasî süreci izleyen herkesin açıkça gördüğü gibi aslında “İran’ın
dünyaya meydan okuması” değil, kendini dünya yerine koyan Batılıların
uluslararası hukuk yerine “orman kanunu” dayatması söz konusudur.
Askerî tehdidin baş aktörü ABD’nin, Irak’ta İran lehine gelişen
siyasal süreçteki başarısızlığı ortadayken savurduğu askerî tehditlerin
ciddiye alınacak bir tarafı bulunmamaktadır. Bu konuda İsrail’in durumu
ise ABD’den daha da beter gözükmektedir. Zira hiçbir stratejik
derinliğe sahip olmayan İsrail’in İran’ı vurabileceği varsayılsa bile
İran’ın karşı saldırısı ile hasar görecek Dimona nükleer tesislerinin
yayacağı radyoaktif kirlikten dolayı İsrail diye bir ülke kalmayacağı
ortadadır.
Askeri tehditler bir yana, İran’ın AB ülkeleri ile olan ticarî,
petrol üreticisi rolünden kaynaklanan ekonomik ve Çin ve Rusya ile olan
stratejik ilişkilerinden kaynaklanan diplomatik kozları, en
uygulanabilir siyasal tehdit olarak gözüken Güvenlik Konseyi (GK)
tehdidini bile etkisiz bırakmaktadır. İran’ın 9 Ocak’ta nükleer araştırmaları başlatma kararının ardından
aynı koro 16 Ocak’ta toplanan Ajans’ın Yöneticiler Kurulu’nda sadece bu
konudaki endişesini bildirmekle yetindi ve dosyanın GK’ye havalesiyle
ilgili görüşmeleri 2 Şubat 2006 tarihine erteledi. Şubat’ta da hiçbir
netice alınamayacağını ve muhtemelen İran’ın Natanz’daki tesisleri
aktif hale geçirme kararından sonra aynı tehditleri ve tartışmaları
yeniden yaşayacağını tahmin etmek mümkün.
|