|
Gözlerimiz İslami eserler arıyor, fakat göremiyordu.
Komünizm hepsini yıkmıştı. Baskı ve zulümlerle geçen bir asrı aşkın
süre, Müslümanların kendi kültürlerinden uzaklaşmalarına sebep olmuştu.
İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Kurban organizasyonu için Gürcistan’a
gitmem gerektiğini öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. Gürcistan
çocukluğumdan beri görmek istediğim, fakat bir türlü göremediğim bir
ülkeydi. 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi’nde bölgede azınlık durumuna düşen
yüz binlerce Müslüman katliama uğramış, kurtulabilenler ise göç etmek
zorunda kalmıştı. Dedelerim de bu savaş dolayısı ile
Gürcistan’dan Türkiye’ye hicret etmiş, önce Artvin’e, daha sonra
Yalova’ya yerleşmişlerdi. Çocukluk dönemim muhacirlik anıları
dinleyerek geçmişti. Dedem yolculuğun çok zor geçtiğini, hatta
amcalarından birinin yolculuk sırasında dere kenarında su içerken
Ruslar tarafından şehit edildiğini gözyaşları içinde anlatmıştı.
Bu duygu ve düşünceler ile yola çıkmıştık. Ankaralı yol arkadaşım
Yüksel Çelik ile gece yarısına doğru Tiflis’e indik. Organizasyonda
bize yardımcı olacak Yunus Kaya bizi havaalanında karşılayıp otelimize
yerleştirdi. Sabah erken saatlerde şehri gezmeye koyulduk. İnsanlar,
sokaklar, binalar, bize yabancı bir kültürü sergiliyordu. Gözlerimiz
İslami eserler arıyor, fakat göremiyordu. Komünizm hepsini yıkmıştı.
Baskı ve zulümlerle geçen bir asrı aşkın süre, Müslümanların kendi
kültürlerinden uzaklaşmalarına sebep olmuştu.
Namazdan sonra Tiflis’teki Türk lokantalarından birinde yemeğimizi
yerken, Gürcistan hakkında sohbet ettik. Gürcüler, Saakaşvili’nin
Gürcistan’a yaptığı en büyük iyiliğin mafyayı bitirmek ve ülkeyi
Batı’ya ve Amerika’ya açmak olduğu konusunda hem fikirdiler. Fakat
gelir dağılımındaki adaletsizlik ve orta sınıfın yokluğu önemli bir
sorun olarak görülüyordu. Öte yandan bu durumdan en çok faydalananlar
misyonerlerdi. Bölgedeki yoğun faaliyetleri, Kafkasya’ya verdikleri
önemin açık bir göstergesi. Her tepeye bir kilise inşa ediyor, Gürcüce
İnciller ve propaganda kitapları dağıtıyorlar. İnsanlardan para
karşılığında din değiştirmelerini dahi talep ediyorlar.
Sohbetimizin ardından otelimize geri döndük ve Yunus Kaya ile
buluştuk. O da Türkiye’de yaşayan Gürcülerdendi. 16 yıldır kendisini
Gürcistan’daki Müslümanlara adamıştı. Gürcistan’da tercüme edilmiş tek
bir Kuran-ı Kerim vardı, ancak bir Hıristiyan tarafından tercüme
edilmişti. Ayetlerin Hıristiyan inancının etkisi altında tercüme
edildiği ortadaydı. Öte yandan Yunus Kaya’nın bir ekip kurarak İHH’nın
da katkılarıyla Kuran-ı Kerim’in Gürcüce’ye çevrilmesi çalışmasının
bitmek üzere olduğunu öğrenerek mutlu olduk. Yunus Bey ayrıca
ilmihalleri, çocuk kitaplarını ve İslami eserleri de hayırseverlerin ve
İHH’nın katkılarıyla tercüme ettirerek dağıtmıştı.
Bütün bunların yanında beni heyecanlandıran başka bir çalışma,
Peygamberimizin hayatını anlatan “Çağrı” adlı filmin Gürcüce’ye
çevrilmesiydi. Gürcistan devlet televizyonu ile anlaşma yapılmış, iş
sadece filmin gösterim hakkını almak için gerekli hukuki prosedüre
kalmıştı. Fakat ilginç olan, filmi seslendiren sanatçılar arasında, Ebu
Süfyan’ı seslendiren 50 yaşlarındaki Zura isimli beydi. Kendisi filmin
seslendirme ekibinin başındaydı ve hem ekibinin hem de kendisinin bu
filmden çok etkilendiğini, hatta Müslüman olduğunu ve Mevlüt ismini
aldığını söylüyordu. Bugüne kadar İslamiyet hakkında çok farklı şeyler
duyduğunu, oysa İslam’ın nasıl bir din olduğunu yeni öğrendiğini,
yeğeninin de etkilenip Müslüman olduğunu ve İslami ilimler tahsil etmek
amacıyla Türkiye’ye gelmek istediğini ekliyordu. Yunus Bey, ikinci
olarak Ömer Muhtar filmini çevirmek istediklerini ve bunun için bin
doların gerektiğini söyleyince, İHH olarak paranın eksik olan kısmını
kendilerine takdim ettik.
Bayram namazını kılıp kestiğimiz kurbanları Tiflis’te bulunan 70 kadar Çeçen aileye dağıttıktan sonra Batum’a doğru yola çıktık. Batum,
dedelerimin yıllar önce Rus zulmünden dolayı bırakıp hicret ettikleri
topraklardı. Batum’u gördüğüm zaman dedelerimin Yalova’yı tercih
etmelerinin sebebini daha iyi anladım. Deniz kenarında bulunan Batum,
tıpkı Yalova gibi yemyeşil bir yerdi. Kendimi köyümde gibi
hissetmiştim. Burada da kurban kesip civar köylerdeki cami imamları
vasıtası ile muhtaç insanlara dağıttık.
Akşama doğru otelin lobisinde Gürcü arkadaşlarla sohbet ettik.
Onlardan, Osmanlı’nın gücünü yitirmesinden sonra bölgede yaşanan içler
acısı zulümleri dinledik. Yakılan medrese ve camilerin, evlerinden
alınıp nereye götürüldükleri bilinemeyen ve bir daha asla bulunamayan
imamların hikayelerini dinlemek bizim için çok üzücüydü. Camilere
bakmanın dahi yasak olduğu dönemlerde geceleri cami yakınlarına gelip
otların arasına yatarak saatlerce cami seyrettiklerini söylüyorlar,
“Allah bir daha o günleri göstermesin.” diye dua ediyorlardı.
Ertesi gün bu duygu ve düşüncelerle Batum’dan Türkiye’ye giriş
yapıyor ve cennet gibi bir vatanda yaşadığımız için Rabbimize hamd
ediyoruz.
|