|
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın “İsrail’in haritadan
silinmesi gerektiği” yönündeki sözü, yıllar önce İslam Cumhuriyeti’nin
kurucusu İmam Humeyni tarafından söylenmiş bir sözdü.
1979 yılında gerçekleştirdiği İslam Devrimi ile ülkesine dönen İmam
Humeyni’nin, 1963’te başlayan 16 yıllık sürgün hayatında Şah rejimi ile
yaşadığı temel çelişkilerden biri, onun Filistin sorununa ve İsrail’e
yönelik yaklaşım biçimiydi. O, daha 1960’larda, Şah rejimini yerel,
İsrail’i bölgesel, ABD’yi ise bu ikisini destekleyen bir küresel sorun
olarak tanımlıyordu.
İran’ın 1979’dan bu yana Filistin sorununu tanımlayış biçimi ve
İsrail karşısındaki resmî tutumu ortadayken ve 27 yıldır İran’daki en
yetkili ağızların Siyonist rejim hakkında söyledikleri biliniyorken,
Ahmedinecad’ın İsrail konusundaki sözleri neden tüm dünyada geniş yankı
uyandırdı?
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın “İsrail’in haritadan silinmesi
gerektiği” yönündeki sözü, yıllar önce İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu
İmam Humeyni tarafından söylenmiş bir sözdü. Ahmedinecad’ın Mekke’deki
İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı ve kamuoyuna “İsrail’in
Avrupa’ya taşınması önerisi” olarak sunulan açıklama ise birinci
açıklamadan dolayı kendisini ırkçılıkla suçlayanlara verilmiş daha
yumuşak ve düşündürücü bir teklifti.
Bu açıklamaların, zaten sürekli olarak ABD ve İsrail’in açıkça
tehditlerine muhatap olan ve yürüttüğü nükleer proje çerçevesinde de
-şu an kesilmiş de olsa- AB ülkeleriyle müzakereler yürütmekte olan
İran’ın işini zorlaştıracağı ortadadır. Öte yandan yaşanan uluslararası
sorunları daha da çıkmaza sokabileceği endişesinden dolayı içeride bu
açıklamaları eleştiren siyasi çevrelerin varlığı ortadayken
Ahmedinecad’ın, bu açıklamaları iç politikada kazanç endişesiyle dile
getirdiğini söylemek de zordur.
Peki, dünyada İsrail’le ilgili peşin kabulleri sarsan ve ezberi
bozan bu açıklama ile İran Cumhurbaşkanı ne yapmış oldu? Öncelikle,
“Yahudi soykırımı”nın tartışılmasını suç kapsamında gören Avrupa
yasaları ile düşünce ve ifade özgürlüğünü her türlü değerin üstünde
tutan Avrupa değerleri arasındaki çelişkiyi bütün çıplaklığıyla ortaya
koymuş oldu. Daha da önemlisi İslam düşüncesinin gerek “Siyonizm”
gerekse “antisemitizm” gibi bir ırkçılık üretemeyeceğini, Müslümanların
tarihin hiçbir döneminde böylesi bir lekeye bulaşmadığını, antisemitizm
türü bir ırkçılıktan dolayı Hristiyan ve Avrupa tarihinin sabıkalı
olduğunu ortaya koydu.
İsrailliler, Ahmedinecad’ı, “Yahudilere atalarından miras kalan
topraklarda demokratik bir devlet kurma hakkını çok gören bir ırkçı”
olarak suçladılar. İsraillilerin bu akıl yürütme biçiminden teorik
olarak en çok gocunması gereken ülke ABD olmalıydı. Çünkü, bugünkü
İsrail vatandaşlarının Hz. Musa’nın torunları olduğu tartışması bir
yana, bin yıllar önce atalardan miras kalan topraklar, torunlara
bırakılacak olursa, tüm ABD yetkililerinin koltuklarını Kızılderililere
terk ederek atalarının yurduna dönmesi gerekecektir.
Ahmedinecad’ın bu açıklamaları İslam dünyasında bile neredeyse
içselleştirilmeye başlanan bir ezberi bozdu. Diğer yandan ise, bu
açıklama bir psikolojik savaş taktiği çerçevesinde dünya kamuoyuna
sunuldu. Bilindiği gibi İran, NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını
Önleme Anlaşması) üyeliği çerçevesinde barışçı bir nükleer program
yürütüyor ve NPT konvansiyonuna taahhütlerinden dolayı da nükleer
tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimine (UAEA)
açmış bulunuyor. ABD ve İsrail, İran’ın kendi mühendislik imkânlarıyla
kurmayı başardığı İsfahan ve Natanz’daki nükleer tesislerde nükleer
silah üretmek istediğini iddia ediyor. Kimi zaman ABD ve İsrail’in
askeri tehditlerine de maruz kalan İran, sorunu Almanya, Fransa ve
İngiltere’den oluşan üç AB ülkesiyle müzakere ederek aşmaya çalıştı.
İran, 2003 yılında başladığı bu müzakerelerde bir iyi niyet adımı
attı ve İsfahan ve Natanz’daki faaliyetlerini gönüllü olarak askıya
aldı. İran’ın teknik ve hukuki haklılığı ile ABD baskıları arasında
sıkışan ve müzakereleri sürüncemede bırakmaya çalışan bu üç ülke,
Tahran’ı nükleer programından vazgeçirmeye çalıştı. Üç AB ülkesinin
süreci çıkmaza sokan adımlarını fark eden İran, faaliyetlerini askıya
aldığı İsfahan tesislerini 3 Temmuz’da yeniden faaliyete geçirdi. Üç
ülkenin ABD ile birlikte savurduğu Güvenlik Konseyi tehdidi Tahran’ı
yıldırmadı. Güvenlik Konseyi tehdidinin gerçekçi olmadığını fark eden
AB ülkeleri, ön şartsız olarak tekrar müzakereye hazır olduklarını
açıkladılar. Henüz resmen başlamamış olsa da iki tarafın da
müzakereleri sürdürmekten başka bir seçeneği yok gibi gözüküyor.
|