|
Avrupa’nın göbeğinde savaş alanını andıran görüntüler toplum
dışına itilen nesillerin ne denli tehlikeli olabileceğini gösterdi.
Ekim ayının sonunda Paris’in ağırlıklı olarak göçmenlerin yaşadığı bölgelerinde başlayan banliyö
isyanı, Avrupa ülkelerinde yaşayan göçmenlerin maruz kaldıkları
ayrımcılık ve ırkçılığı tekrar gündeme taşıdı. Avrupa’nın göbeğinde
savaş alanını andıran görüntüler toplum dışına itilen nesillerin ne
denli tehlikeli olabileceğini gösterdi.
Fransa’yı bir anda dünya gündemine taşıyan olaylar Paris’in
banliyösündeki Clichy-sous-Bois semtinde yaşayan Afrika kökenli iki
çocuğun kimlik kontrolü yapmak isteyen polisten kaçmak için
sığındıkları trafo merkezinde yanarak can vermesiyle başladı.
Arkadaşlarının ölümünden polisi sorumlu tutan mahalleli gençler
protesto için o gece çok sayıda araba yaktı. Bir kaç aydır göçmenlerin
yaşadığı bölgelerle yakından ilginen ve buralarda ‘temizlik’ yapacağını
saklamayan İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy ise ‘ayak takımı’ ve
‘serseri’ diye nitelediği gençlerin eylemine sert tepki göstererek
bölgeye özel polis birlikleri sevk etti. Hükümet üyeleri tarafından
bile gençleri tahrik etmekle suçlanan Sarkozy’nin bu tavrı polise karşı
zaten öfkeli olan banliyö gençlerini ayaklandırdı. Gerilim, güvenlik
güçleriyle göçmen kökenli gençler arasında gerçek mermilerin
kullanıldığı bir çatışmaya dönüştü. Kısa zamanda ülkenin diğer
şehirlerine sıçrayan şiddet eylemleri çok sayıda şehri savaş alanına
çevirdi. İsyancı gençler iki hafta içinde 10 bine yakın araba, çok
sayıda kamu binası ve işyerini ateşe verdi. Güvenlik güçlerinin
çatışmaları yatıştıramaması üzerine harekete geçen Fransız hükümeti ise
1955 yılında Cezayirli göçmenler için çıkarılan olağanüstü hal yasasını
yeniden yürürlüğe koydu. Şiddet olayları ancak bu şekilde
bastırılabildi.
Banliyö gençlerinin bu isyanı hiç kimse için sürpriz olmadı.
Buralarda araştırma yapan sosyal bilimciler çoktandır banliyölerin
‘patlamaya hazır bir bomba’ haline geldiğini belirterek yetkileri
uyarıyordu. Nüfusunun çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu bu
mahallelerde yaşayan insanlar hayatın her kademesinde ayrımcılığa maruz
kalıyor ve giderek toplumun dışına itiliyordu. Bu gençler, kibrit
kutusunu andıran çok katlı konutlardan oluşan banliyölere sıkışıp
kalmış durumdalar. Yeni öğretmenlerin ‘mecburi görevlerini yaptıkları
okullarındaki eğitim düzeyi tabanlarda seyrediyor. Zaten
okuyabilenlerin de ‘sınıf atlama’ garantisi yok. Buralardan çıkmış çok
sayıda diplomalı genç adından veya renginden dolayı iş bulmakta
zorlanabiliyor. Hiç bir yerde ‘adam yerine’ konmuyorlar. Fransız
medyası, yabancı uyrukluların eğlence merkezlerinin kapısından dahi
geri çevrildiklerini gösteriyor. Siyasetçiler, yabancıların yaşadıkları
bölgeleri ‘Cumhuriyet’in kaybedilmiş toprakları’ diye niteliyor.
Banliyö isyanı, işte bu şartlarda yaşayan gençlerin ‘Biz de
varız. Sesimizi duyun.’ diye haykırması olarak okunmalı. Kaybedecek hiç
bir şeyi olmayan eğitimsiz, işsiz ve bütün bunlardan dolayı da öfkeli
bir gençlik. Eylemlerinin arkasında bir düşünce, bir ideoloji veya
bilinç yok. Kendilerini bu hale getirenlere kızgındılar ve patladılar.
Polise kızdılar, kendi gittikleri okulları, spor salonlarını,
komşularının arabalarını ve mağazalarını ateşe verdiler.
Eylemler dünya medyasında ‘göçmen isyanı’ şeklinde işlendi.
Halbuki yaşları 15 ila 25 arasında değişen bu gençlerin tamamına yakını
Fransız. Bazılarının anne-babası, bazılarının ise dedeleri göçmen.
Onlar ise Fransa’da doğmuşlar ve Cumhuriyet kurumlarında ‘yetişmişler’.
Hepsi Fransızca’yı çok iyi konuşuyor. İsyanları da buna zaten. Fransız
olmalarına rağmen hala ‘yabancı’ olarak görülüyor ve ikinci sınıf
vatandaş muamelesi görüyorlar. Üç yaşından bu yana gittikleri her
okulun girişinde okudukları Fransa Cumhuriyeti’nin sloganı haline gelen
‘özgürlük-eşitlik-kardeşlik’ ilkelerinin kendileri için de geçerli
olmasını istiyorlar.
Şiddet olayları, referansı çok tartışılan olağanüstü hal
yasasının yürürlüğe girmesiyle yatıştı. Fakat banliyölerde öfkenin
yakın dönemde kaybolması çok zor güzüküyor. Olayların ardından
göçmenlerin durumlarının iyileştirilmesi yönünde gelişmeler
beklenirken, Sarkozy planladığı yeni ‘sert tedbirleri’ haber veriyor.
Yani, gençlerin isyanı yine kendilerini vuracak. Yeni olayların
yaşanmaması şimdiye kadar ‘kaybedilmiş’ olarak gördüğü bu bölgeleri
ihmal eden Fransız hükümetlerinin buralarda uygulayacağı sosyal
politikalara bağlı. Ama en önemlisi de zihniyet değişikliğine. Fransız
halkı ve siyasetçileri bu kişileri ‘öteki’ veya ‘içerdeki düşman’
olarak gördükçe değişen hiç bir şey olmayacaktır.
|