|
Irak’ta 15 Ekim’de yapılacak olan anayasa referandumu öncesi Sünni
kentler üzerindeki baskı giderek artıyor. Irak ordu birlikleri ile
Amerikan güçleri değişik güvenlik gerekçeleri öne sürseler de, bu
kentlere yönelik saldırılar aslında kapsamlı bölgesel hesapların lokal
uzantıları olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Operasyonlar, Amerikan
müttefiki rejimin ve aktörlerin elini güçlendirmenin yanı sıra, bölge
ülkelerinin önümüzdeki yeni döneme hazırlıkları ile doğrudan ilgili.
1990 yılında Kuveyt’i işgali ABD yönetimi nezdinde Irak’ı
tehlikeli ülke kategorisine getirdiğinde, ABD’nin Kürtlerle yakınlaşma
süreci hız kazanmıştı. Şiiler ise İran’a yakın kabul edildiğinden, o
dönemde dahi sahiplenilmemişti. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’ten
çıkarılması ve Washington’dan gelecek politikaları uygulaması için Kürt
gruplar, 1990’lı yıllarda yeniden koz olarak öne sürülmüş ve binlerce
Caş (peşmerge) koruma bahanesiyle ABD’ye götürülerek doktriner ve
militarist eğitimden geçirilmişti.
Washington, 1991 yılındaki Körfez Savaşı’ndan sonra Kuzey Irak’taki
Kürt bölgelerini Bağdat’taki rejimin denetiminden çıkararak,
oluşturduğu siyasal boşluk ortamıyla özerk bir Kürt devletine kapı
araladı. Söz konusu otorite boşluğunda Kürt etnik yapısının
güçlenmesini sağlayan Washington yönetimi, bu konudaki inisiyatifini
sadece Irak’taki rejim için değil, tüm çevre ülkelere karşı bir
pazarlık kozu olarak kullanmaya çalıştı.
ABD yönetimi, 2003 yılında Saddam rejiminin yıkılması sürecinde
kendisiyle beraber hareket eden Kürt gruplara Saddam sonrası merkezi
yönetimin oluşmasında ayrıcalık tanımış ve diğer ülkelerin güvenlik
reflekslerini yeniden harekete geçirme pahasına yeni bir dönemi
başlatmıştır. Merkezi yönetimin oluşturulmasında kullanılan üslup ve
izlenen yöntemler, Irak çevresindeki ülkeleri tıpkı geçmiştekine benzer
şekilde karşı hamlelere zorlamaktadır. Bu ise, Irak’ta yaşanan
çatışmaları sadece lokal dengelerden beslenen yerel çatışmalar olmaktan
çıkarmakta ve tüm bölge ülkelerinin ve istihbarat örgütlerinin dahil
olduğu karmaşık bir mücadele zeminine taşımakta.
İşgal sonrasında hedeflenen en temel strateji, Kürtlerin yaygın
olarak bulundukları her üç İslam ülkesinde de güçlendirilmesi olmuştur.
Bu sayede; İran, Türkiye ve Suriye’nin sürekli rahatsız edilerek,
şantajla kontrol altında tutulması sağlanacaktı. Bu politikada kısmen
başarı sağlandı.
ABD’nin, eğer varsa, PKK’yı bitirme hesaplarının arkasında, tüm
Kürtleri Barzani’nin kontrolüne verip daha güçlü bir Kürdistan yaratma
düşüncesinin olduğu artık sır değil. Hatta böylece ileride Barzani
eliyle sadece Türkiye Kürtlerini değil, tüm Ortadoğu Kürt halklarını
Kuzey Irak’ı güçlendirmeye ya da burayla birleşmeye yönlendirebilecek.
Telafer operasyonu, Irak’taki Kürtlerin temel hedefi olan, 36.
paralelin üzerinde Suriye, Türkiye ve İran içine dağılmış vaziyette
bulunan tüm Kürt etnik unsurlarını tek bir bölge olarak birleştirme
amacının bir uzantısıydı. Bu konuda Telafer tek engeldi; aşıldı. Geriye
Kerkük’ün tamamen kontrol altına alınması kalıyor ki, bu konuda kararı
Kürtler değil, ABD verecek. Şunu herkes biliyor ki; Kuzey Irak’taki
bağımsız yapının çevre ülkelere muhtaç olmadan ayakta kalabilmesinin
tek yolu, Kerkük’teki petrol zenginliğine sahip olmasıdır.
Kuzey’deki yapılanma giderek devletleştirilirken, İran’daki Kürt
bölgelerinde karışıklık tırmandırılıyor. Suriye’de karışıklık içten içe
kendini hissettiriyor ve son olarak Türkiye’de de ciddi bir
hareketlenme gözleniyor.
Telafer’in içinde bulunduğu Kuzey Irak bölgesindeki operasyonlar
Irak devletinin ‘güvenliğini’ sağlama çabalarından çok, Kürtlerin ve
ABD’nin yerel hesapları ile alakalı.
Yine son operasyon iyice gün yüzüne çıkardı ki, bu bölgedeki
operasyon Türkiye’nin güney ile bağlantısını tamamen kesmeyi amaçlıyor.
Telafer’in düşmesinin ardından, Suriye ve Irak’taki Kürt bölgeleri
birleştiğinde, Türkiye’nin güneye geçişi tamamen Kürtlerin kontrolü
altında kalacak. Türkiye’nin Habur sınır kapısını kapatıp Telafer’in
bulunduğu yerde inşa ettiği sınır kapısını açma çabaları da böylece
akamete uğramış oldu. Tüm tesisleri ile bitirilmiş bulunan yeni sınır
kapısı, ABD’den onay gelmediğinden açılamamıştı. Artık açılsa da fazla
bir anlamı bulunmuyor, zira Türkiye, bundan böyle Kürt grupların izni
olmadan Sünni bölgeler ile Telafer üzerinden irtibat kuramayacak.
Türkiye, bu meselenin sadece Kürt meselesi olmadığının farkına
vararak, gelişmelerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir uzantısı olduğunu
ve bölgesel dengelerin değiştirilmek istendiğini anlamalı. Onlarca
insanın haksız yere öldürüldüğü ve göz altına alındığı Telafer, tıpkı
Felluce gibi, saldırganlığın ve hukuksuzluğun sembolü olarak tarihin
sayfalarında yerini alacak. Fakat korkulan o ki, saldırılar bununla
sınırlı kalmayacak. Telafer, bölgesel kaosun sembol kentlerinden biri
olacak.
|