|
DÜNYA GÜNDEMİ: ORTADOĞU, Ortadoğu'da kartlar yeniden karılıyor |
|
|
|
|
Yazar Ahmet Emin Dağ
|
Ortadoğu, geçtiğimiz birkaç ay içinde, uluslararası sömürge güçlerinden en üst düzey devlet yetkililerinin, alışkın olunmadık bir hevesle, bölgeye üşüşmesine sahne oldu. Bu da ister istemez “Uluslararası kartlar yeniden karılmaya mı başlandı?” yönündeki soru ve kuşkuları gündeme getirdi.
Geçtiğimiz ekim ayında Rusya lideri Vladimir Putin’in İran ziyaretinin ardından Amerikan Başkanı George Bush’un bölgedeki müttefiklerine bir ziyaret beklentisi zaten hız kazanmıştı. Araya “küçük emperyalist” Fransa’nın Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin ziyaretini ve İngiltere’nin yeni Başbakanı Gordon Brown’ın ziyaretlerini de eklerseniz, çok ciddi bir diplomatik hareketliliğin yaşandığı kolaylıkla görülebiliyordu.
Bölge halklarının gündemi ile uluslararası emperyalist güçlerin gündemi doğal olarak birbirinden oldukça farklılık gösteriyor. Bu nedenle yapılan ziyaretler daha çok ilgili sömürge gücünün kendi çıkarları ve beklentilerine göre tanzim edilmekte. Hali hazırda Ortadoğu, 11 Eylül’den sonra başlayan sürecin gölgesinde, egemen ABD ve müttefiklerince dayatılan değişim ve yeniden yapılanma baskısıyla karşı karşıya. Ortadoğu son beş yıldır, hem bölgesel dengeler hem de içerdeki rejimler açısından şiddetli etkiler yapacak ürkütücü bir dış müdahaleyi savuşturmaya çalışıyor. Bu nedenle, ülkeleri, ajandaları ve hedefleri farklı olmakla birlikte, her liderin ziyaretinde değişmeyen bir takım temel konular hep aynı kaldı. Bu konuların neler olduğuna geçmeden önce Ortadoğu denkleminde üçlü bir oluşuma doğru kemikleşen yapıda bir dengenin halen geçerliliğini koruduğunu söylemek gerekiyor. Yeni koalisyonlar ortaya çıkarken, bunların ilişkileri aynı anda çelişik bir yapıyı da ortaya koyuyor. Hali hazırda Ortadoğu’da üç eksen gelişiyor. Bu eksenlerden ilki, “Yeni Ortadoğu (ya da revizyonist) ekseni”. Bu eksenin çevre gücü ABD ve İngiltere’den oluşurken, merkezde ise İsrail ve Kuzey Irak Kürtleri bulunuyor. İkincisi; “Direniş ekseni” diyebileceğimiz karşıt konumdaki güçlerden oluşan ittifak halkası. Bu bloğun çevre gücü olarak Rusya ve Çin bulunurken, merkezdeki güçler olarak İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas yer almakta. Üçüncü eksen ise; “Ilımlı Sünni eksen” diyebileceğimiz, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır’dan oluşan ve daha çok kendi çıkarlarının gerektirdiği şekilde bölgesel olaylarda tavır takınan denge güçlerinden oluşuyor. Bunlar, kimi zaman terazinin bir tarafına ağırlığını verirken, çıkarları ile çeliştiğinde diğer taraf lehine ağırlık verebilmekteler.
Başta Bush olmak üzere Batılı liderlerin bölgeye ziyaretleri askeri/güvenlik eksenli bir çizgide ve özellikle de, uluslararası güç çekişmesinin gölge oyunları biçiminde şekillendi. Bunda Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında uluslararası sisteme kimin hükmedeceği ya da hangi güçlerin başat rol oynayacağı konusunda bir karar verilememesinin etkileri vardı. Amerika her ne kadar uluslararası siyasi ve ekonomik sistemin başat rolünü oynamaya çalışsa da, bu rolün oldukça aşındığı ve süper güçlük iddiasını ispatlayacak askeri ve ekonomik caydırıcılıkta kendisinin göstermeye çalıştığı kadar bir potansiyel taşımadığı ortada. Kendi ülkesindeki iç siyasetle ve ekonomik çelişkilerle boğuştuğu bir dönemde Ortadoğu’ya ziyaret düzenleyen Bush’un aslında bu gezide yeni muhafazakarların “İsrail’in egemen olduğu yeni Ortadoğu” projelerini uygulatacak bir performans sergilediği söylenemez. Bundan birkaç ay önce Rusya lideri Putin tarafından düzenlenen bölge ziyaretinde Rusya ile İran arasında ciddi bir stratejik işbirliği anlaşmasının teyidi yapılmıştı. Bu anlaşma ile “Hiçbir koşulda birbirimize saldırmayız ve topraklarımızı aramızdan birine askeri operasyon düzenlenmesi için kullandırtmayız.” ifadeleri ile ABD’nin muhtemel İran saldırısı durumunda Hazar’a komşu ülkelerin topraklarını ABD askerlerine açmayacakları mesajı verilmişti. Moskova yönetiminin BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylamalar sırasında İran yönetimine ambargo uygulanması konusundaki karar tasarısına zımnen destek vermesi, İran’ı hayal kırıklığına uğratmış olsa da, aynı Rusya’nın, İran’a karşı herhangi bir askeri hareketin düzenlenmesine karşı çıkıyor olması Tahran’ın elini güçlendiren bir unsur olmayı sürdürüyor. Bir de Ortadoğu’daki çekişmeyi doğrudan ilgilendirdiği halde pek pazarlık masasına getirilmiyor gibi görünen kozlar bölge ziyaretlerinin ana gündemini oluşturuyordu. Bunlardan biri, Rusya ile ABD arasında Doğu Avrupa’da füze radar sistemlerinin yerleştirilmesi konusundaki anlaşmazlık. Putin yönetiminin ABD’yi bu konudaki planlarından vazgeçiremediği bir dönemde, bölgede İran’ın nükleer çalışmalar yürütme hakkına destek vererek, Kosova, Doğu Avrupa, Afganistan ve Kore gibi tüm ihtilaf konularında çıkar çekişmesinin sürdüğünü gösterdi.
Bush’un “barış” kelimesini ağzından düşürmediği Ortadoğu ziyareti ise yönetimdeki son yılında, işlerin sarpa sardığı bir dönemde Ortadoğu’da gidişatı kontrolüne alma çırpınışları olarak değerlendirilebilir. Bush’un ziyaretindeki temel hedefi, güdümünde olduğu yeni muhafazakar kadrolar adına İsrail’e biat tazelemek, onun güvenliğini her ne pahasına olursa olsun koruyacağına dair güçlü bir mesaj vermekti. İran’a yönelik askeri seçeneği gönülsüzce rafa kaldırmak zorunda kalan Bush yönetimi en azından siyasi ve ekonomik kuşatmanın sürmesi konusunda Batı’nın desteğini yanında hissediyor. Arap ülkelerinin İsrail’le yakınlaştırılması için ciddi baskılar yapan Bush yönetimi, Hamas’ın kuşatılması ve yok edilmesi konusunda Arapları ikna edememiş olsa da, en azından İsrail ile barış görüşmeleri adı altında süren siyasi oyalamanın devamına ikna etmiş olması Siyonistlerin hanesine yazılan olumlu bir puan oldu. Arap ülkeleri olası bir İran askeri operasyonunda rol alma konusunda isteksiz olduklarını ortaya koyarken, Bush’a bu konuda yaptıkları tek jest İran’a yönelik silahlanma amacıyla Amerika’yla cömert silah alım anlaşmaları yapmak oldu. Silahlanma ve İran demişken, Fransa’nın siyasal girişimleri de bu çerçevede not edilmesi gereken önemli bir gelişmeye işaret ediyor. İran’ın nükleer silahlanma yolunda olduğuna inanan bölge ülkelerinin, savunma amaçlı olarak nükleer güç olma isteğinin bulunduğu bir dönemde Sarkozy’nin bu zafiyeti kullanması başarılı sayılabilecek bir girişim. Fakat barışçı nükleer enerji maskesi altında bölgenin ciddi bir silahlanma yarışına girmesi ihtimali de çok uzak değil. Kimi uzmanların da dediği gibi, “Sarkozy liderliğindeki Fransa, İran nedeniyle endişeli olan Arap ülkelerini ‘ayartmak’ için yerinde bir zamanlama yaptı.” İş adamı mantığıyla hareket eden Sarkozy, takdir ettiği Bush yönetimi gibi nükleer anlaşmaları, siyasi amaçlar için araç olarak kullanma yoluyla ekonomik kazanımların yanı sıra bölgeyi kendine bağımlı hale getirmeye çalışıyor. Yine uzmanların tespit ettiği gibi, Sarkozy’nin asıl istediği, bölgedeki bütün devletlerin nükleer güce sahip olması değil, bu devletlerin “Fransız nükleer gücü”ne sahip olması. Fransız Cumhurbaşkanı’nın Akdeniz Birliği projesi ve nükleer anlaşmalar yoluyla Afrika ve Ortadoğu’ya sömürge gücü olarak dönüş planı, orta vadede ABD ile Fransa ilişkilerinde önemli dönüm noktaları olabilir. Tıpkı Rusya-ABD ilişkilerinde olduğu gibi, Fransa-ABD ilişkilerinde de Ortadoğu’ya yaklaşım farklılıkları temel ayrım noktalarını belirleyecek. Irak, gerek bölge ülkeleri arasında ve gerekse emperyalist gündemde sıcak yerini korurken, ülke içi dengelerdeki değişim ciddi hesaplaşmaların da kapıda olduğunu gösteriyor. Amerikan işgali sonrasında Şii partilerin siyasal ve askeri gücünü ABD’nin onlar için takdir ettiği sınırın çok üzerine çıkarmaları ve İran etkisinin artması, Irak içinde yeni bir dizaynı zorunlu kıldı. Şii güçlenişini önlemek için Anbar bölgesindeki Sünni aşiretlerin silahlanmasına izin veren işgal güçleri, bu grupların kendi polis ve askeri gücünü kurmalarına göz yumarak Şii silahlı grupları dengelemeyi hesaplıyordu. Yine direniş grupları içinde Baas yanlısı eski askeri ve istihbarat kadrolarının da ağırlıkta olması, büyük bir baş ağrısına neden olurken, işgal yönetimi bu kadroları yeniden sisteme entegre edebilmek için yeni bir yasal düzenleme yaptı. Bu düzenleme Irak içinde değişik grupların tepkisine neden olsa da, 2008 başından itibaren yürürlüğe girdi. Ancak iç dizayn çalışmalarının sürdüğü bir dönemde Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin petrol ve bağımsızlık konularındaki yaklaşımı, merkezi hükümet ile ciddi bir gerilimin yanı sıra, Türkiye gibi komşu ülkelerle de ilişkilerde en önemli çıkmazı oluşturuyor. Kerkük konusundaki referandumun ertelenmesini halen içine sindirememiş görünen kuzeydeki yönetim, petrol konusunda ayrıcalık taleplerinde ısrarını sürdürüyor. Irak’ın, petrol, siyasi nüfuz, mezhebi çekişme ve şiddetle şekillenen iç siyasi gelişmeleri bir tarafta sürüp giderken, işgal gücü olarak ABD ve Batılı destekçileri ile onların siyasetine karşı çıkan Rusya ve yandaşlarının Iraklıların kanı üzerine bölgesel hesaplaşması öbür mecrada devam etmekte. |
|
Sayı 45
İSLAM COĞRAFYASI: Sömürgeden bağımsızlığa CezayirCezayir halkı, tam 130 sene Fransa’ya her ne pahasına olursa olsun boyun eğmemekte direndi ve sonunda 1962 yılında bağımsızlığını elde etti. ... Kısa kısa Avrupa, göç politikalarını sertleştiriyorHer yıl ortalama iki milyondan fazla göçmenin giriş yaptığı Avrupa ülkeleri, göçmen sorunu ile ... DÜNYA GÜNDEMİ; Kosova anayasası ilan edildi: Peki ülkeyi kim yönetecek?BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un teklifi, mevcut Avrupa Birliği Kosova misyonun (EULEX) BM bünyesinde ve kontrolünde çalışmalarına devam etmesi yönünde. Bu durumsa, K... ADANMIŞ HAYATLAR: İlim ve mücadele ile taçlanmış bir yaşam, işgalle sonlanan bir ses: Dr. Isam el-Raİslam dünyasının 20. yüzyılda yetiştirdiği entelektüellerden, Iraklı Alimler Birliği Başkanı Dr. Isam el-Ravi, 2006 yılında Bağdat Üniversitesi’ne gitmek üzere evinden a... DÜNYA GÜNDEMİ; Patani: Müslümanca yaşamanın mücadelesiPatani’deki en büyük direniş grubu olan PULO lideri Kebir Abdurrahman Tenvira, Suriye’de 4 Temmuz 2008’de vefat etti.... 45. Sayı SunuşDeğerli Okuyucularımız,Geçtiğimiz temmuz ayında, 1995 yılında Srebrenitsa’da katledilen Müslümanları anma merasimi için bölgedeydik. BM Barış ...
|