Index arrow Düşünce Gündem arrow Sayı 37

DOSYA: Neden farklı bir insan hakları dili? PDF Yazdır E-posta
Yazar Ahmet Faruk Ünsal   
-Farklı bir medeniyet çözümlemesi yaklaşımıyla “insan hakları dili” eleştirisi-
DOSYA: Neden farklı bir insan hakları dili?Bu yazı, her ne kadar insan hakları mücadelesinin yaygınlaştırılması ve etkinleştirilmesi için neler yapılması gerektiğini anlatmak niyetiyle kaleme alınmış ise de, “dış dünya ile irtibatımızı sağlayan bir enstrüman olarak dil” ve “dili kurgulayan bir çevre olarak medeniyet çözümlemesi/eleştirisi”yle başlayacaktır. Böylece, hem genel konulara özel bir yaklaşım içinde nasıl bakılacağının hem de özel konuların nasıl bir genelleme ile ele alınacağının ipucu verilerek konuya ilişkin bir zihni inşa süreci oluşturulmaya çalışılacaktır.
Tarihin, yazının icadı ile başladığı söylenir. Yani tarih, bilginin toplandığı, aktarıldığı ve bir kayıt dilinin oluşturulduğu dönemle başlar. Ondan önce de insanoğlu mevcuttur yeryüzünde; ama tarihlendirilmemiş, kayıtlandırılmamıştır. İnsanoğlunun yeryüzü macerası, yazıdan önce ancak birtakım izlerden, işaretlerden, alet-edevattan ya da resim benzerlerinden yorumla bilinmeye çalışılırken, yazının bulunmasıyla kesin ir bilgi aktarım kaynağına sahip olunmuştur. Yazıda yorum değil, kayıtlı bilgi vardır. İ.Ö. 8000 yıllarından  yani günümüzden  yaklaşık 10 bin yıl öncesine dayanan tarihlerden yazının bulunmansa kadar, yazının atası sayılabilecek resim benzeri bilgi iletim araçları da vardı ve bunlar “bir arada hayat”ın nasıl olduğuna ilişkin ipuçlarını da vermekteydi. Ama detaydan mahrumdu. Yani asayiş nasıl sağlanırdı; ilişkileri düzenleyen kurallar neydi ve nasıl konurdu; ortak çıkar gerektiren durumlarda -örneğin ortak emek veya beraber hareket etme durumlarında- kurallar nasıl sağlanırdı; ihtilafların çözümü nasıl olurdu; son söz bir başkanın mı, güçlünün mü, yoksa çoğunluğun mu olurdu? Bunları bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şu ki; tarih(lendirme) öncesinde de insanlar vardı ve şu an alışık olduğumuzun ve muhayyilemizin dışında bir hayatı yaşıyorlardı. Üstelik bu hayat, tarihlendirilmiş olan 10 bin yıldan çok çok daha uzundu. Bugün bildiğimiz anlamıyla yazı, İ.Ö. 3500 yılında, günümüzden yaklaşık 5500 yıl önce Sümerler tarafından icat edildi. Ve yazı ile birlikte, “şehirler halinde ve yerleşik olarak bir arada hayat”ı mümkün ve bir anlamda mecbur kılan site devletleri ve krallıklar, -yani bugünkü anlamıyla devlet- hayatımızın vazgeçilmezi oldu(mu?). Bir tarafta Sümer alfabesini kullanan Akad, Asur ve Babillerin dili ile Hammurabi Kanunları yazılırken; aynı dönemde Mısır’da, aynı teknikten Sümer alfabesinden esinlenilerek  hiyeroglif geliştiriliyor ve “hayat ve kuralları” kayıt altına alınıyordu.
Şimdi tarihi, ister bugünkü anlamıyla yazının bulunuşu olan İ.Ö. 3500 yılından başlatarak 5500 yıllık bir kayıt dönemi olarak, ister ilkel resimlerin çizildiği İ.Ö. 8000 yılından başlatarak 10.000 yıllık bir kayıt dönemi olarak kabul edelim; şurası muhakkak ki insanoğlunun yeryüzündeki mevcudiyeti, kayıt altına alınmamış olan birden fazla 10.000 yılı ihtiva etmektedir. Kutsal metinlere inananlar açısından insanoğlunun yeryüzü macerası Adem (a.s.) ve Havva (a.s.) ile başlar. Bilebildiğimiz kadarıyla, her ikisine ve yakın çocuklarına ait arkeolojik bir bilgi mevcut değildir ve tek bilgi kaynağı kutsal metinlerdir. Çünkü Adem (a.s.) ile Havva (a.s.) ve yakın çocukları tarih öncesinde; yazının icadından önce yaşamışlardır. Ademoğulları arasındaki ilk ihtilaf, Habil ile Kabil arasında yaşanmıştır ve bu ihtilafın sonuçları da yine bu kutsal metinlerde anlatılır. Aralarındaki ihtilafta hangi tarafın haklı olduğunun ortaya çıkmasını sağlamak üzere Allah’a adak sunmaya karar veren iki kardeşten Kabil’in adağı kabul edilmez; yani haksızlığı ortaya çıkmış olur. Kabil, hayvancılık yapan ve adağı Allah tarafından kabul edilen, yani haklılığı tescil edilen kardeşi Habil’i kıskanır ve öldürür. Arkeolojinin desteklemediği bilgiyi kıymet dışı sayacak ya  da kutsal metinlerin didaktik dilinin, usul bakımından kimilerince iddia edildiği gibi sembolik/mitolojik olduğuna ilişkin kadim tartışmada taraf olacak değiliz; ama elimizde Adem’in iki oğlunun ihtilafından çıkarılabilecek sonuçlara ilişkin yorum yapmaya yetecek kadar bilgi olduğu kanaatini taşıyoruz. Birincisi; Kabil çiftçidir, yani yerleşiktir. İkincisi; Habil çobandır, yani göçebedir. Üçüncüsü, Kabil Habil’i kıskanır ve öldürür.
İslam literatüründe, Habil ile Kabil’in ne üzerine ihtilaf ettiklerine ilişkin geniş rivayet ve tartışmalar mevcuttur. Detayına girmeden özetleyecek olursak; Kabil’in, kardeşine ait bir hakka, kendisinin olduğunu iddia ederek sahip olmaya çalışması, buna mukabil Habil’in de kendi hakkını savunması, meselenin esasıdır. Bu bilgilere dayalı olarak birkaç önemli sonuç çıkarılabilir: İlk olarak, Kabil aslında kendi hakkına razı olmadığı gibi kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi de başkasına yapmış olmaktadır. Yani, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmış, bir başka deyişle doğal değil, doğaya yabancı davranmıştır. Burada -lafzi manasını gözden düşürmeden ve sembolik imasını da feda etmeden metne yaklaştığımızda- göçebelerin yerleşiklere göre daha faziletli oldukları ya da yerleşiklerin göçebelere göre daha muhteris oldukları sonucunu çıkarmak yerine; göçebeliğe göre daha üst bir düzey olan yerleşikliğin ihtiras ve fırsatçılığın ortaya çıkmasına daha müsait bir zemin olduğu sonucunu çıkarmak, tarihi gerçekliğe daha uygun düşer. Bir başka deyişle göçebelik, insanın doğal halinin devam etmesi bakımından yerleşikliğe göre daha müsaittir; ya da yerleşiklik yabancılaşmanın ortaya çıkması ve yaşaması bakımından göçebeliğe göre daha elverişlidir. Tekrar söylemek gerekirse; burada amaç, yerleşiklik veya göçebeliğin birbirlerine fazilet bakımından üstünlük mukayesesini yapmak değil, daha üst bir beşeri düzey olan yerleşikliğin negatif potansiyeline dikkati çekmektir. Böyle olduğu için yazı; yani hayatın nasıl tanzim edileceği, haklar, görevler ve müeyyidelerin nasıl olacağı, yerleşikliğin negatif potansiyelini bertaraf etme ihtiyacından ortaya çıkmış bir yerleşiklik icadıdır. Bir başka ifadeyle yabancılaşmanın üstesinden gelebilmek için kurulan doğal olmayan bir dildir yazı; yani literatür ve külliyat. İkinci olarak, yerleşiklik (Kabillik) göçebeliği (Habilliği) yenecektir. İnsanoğlunun, tarihin yeryüzündeki seyri, bundan böyle yavaş yavaş göçebeliğin tasfiyesi ve yerleşikliğe geçme şeklinde olacaktır; olmuştur da. Üçüncü olarak, Habilliğini feda etmiş Kabillik, beşeri olarak bir hüsran ve vicdan azabı içindedir; ibadi olarak Allah’la ilişkilerinde sorunludur ve muteber değildir. Yazı boyunca geçen yerleşik ve yerleşiklik kavramları, sosyolojik olarak medeni ve medeniyet kavramlarının; göçebe ve göçebelik kavramları ise bedevi ve bedevilik kavramlarının muadilidir.  
Sonuç olarak; madem yerleşiklik bir mukadder beşer halidir ve beşer bu halin olumsuz etkilerini bertaraf etmek maksadıyla bir arada yaşamanın kurallarını ve müeyyidelerini dercedecek ve birikimlerini sonrakilere bir külliyat olarak nakledecek yazıyı ve ona ait (doğal olmayan) dili icat etmiştir; bu dil ve dilin imkanları bilinmedikçe medeniyetin olumsuz etkilerinden kendimizi korumamız neredeyse imkansızdır. O halde bu dil ve külliyat mutlaka bilinmelidir. Hukuk bu dildir. İdare bu dildir. Diplomasi bu dildir. Bu dil, medeni hayatı mümkün kılacak temel metinleri ve sözleşmeleri üretmiş ve bu metinlerdeki hakların ve özgürlüklerin uygulanabilir olmasını sağlayacak kurumları ve müeyyideleri üretmiştir. Birleşmiş Milletler ve ürettiği sözleşme ve hukuk metinleri bu dildir. İnsanoğlu doğal halini, yani Habilliğini ve bu ha(bi)lin doğal dilini unutmamış olsaydı, doğal olmayan bir dile; bu kadar karmaşık hukuk metinlerine, külliyata, doktrine ve kurumlara ihtiyaç olmayacaktı kuşkusuz. Doğal halin insan hakları dili, yani her insan tekinin kendi vicdanıyla baş başa kaldığında doğruluğunu itiraf edeceği tek ortak ilke ise, “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma!” ilkesidir.  
Doğallığı kaybetme pahasına, medeniyete, medeniyetin olumsuz etkilerine ve tek doğal dil yerine birçok suni dil öğrenmeye değer miydi? Öyle ya, atalarımız kayıt altına aldıkları son 10.000 yıl hariç, pek çok 10.000 yılı bizim yaşadığımızdan farklı yaşamamışlar mıydı? Bir başka hayat tarzı pekala mümkün değil miydi? Ama aynı zamanda medeniyetin de mukadder bir hal olduğunu ifade etmemiş miydik? Belki de sorumluluğumuz, doğallığımızı unutmadan bir medeniyet kurabilmektedir…
Image
Hak ihlalleri sürüyor…
• Dünyada çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan iki milyon kişi, insan kaçakçılığının kıskacı altında.  127 ülke arasında insan kaçakçılığının en çok görüldüğü ülkeler, Asya, Doğu Avrupa,  Batı Afrika ve Latin Amerika’da yer alıyor.
• Asya, Orta Asya, Latin Amerika ve Afrika’da her yıl silahlanma için ortalama 22 milyar dolar harcanıyor. Dünyadaki silah satışının %60’ı silah tacirleri, yani özel girişimler tarafından yürütülüyor.
• Dünyada, her üç kadından biri,  bir yakını tarafından şiddete maruz kalıyor. Hayatını kaybeden kadınların %50’si, ya eşleri ya da eski eşleri tarafından öldürülüyor.
• Terörle mücadele kapsamında açılan Guantanamo Kampı’nda 30’dan fazla ülkeden 400 kişi gözaltında tutuluyor. Avrupa semalarından Guantanamo’ya 1245 uçuş gerçekleştirildi. Kampın açıldığı günden bu yana, 200 kişi açlık grevine girdi;  40 kişi intihara teşebbüs etti.
• Terörist oldukları iddiasıyla gözaltına alınan ve sayısı bilinmeyen birçok kişi dünyanın bilinmeyen farklı yerlerindeki kamplarda alıkonulmaya devam ediyor
• ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden bu yana, yaklaşık bir milyon Iraklının hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
• Dünyada halen 300 bin çocuk asker var. Bu rakamın üçte biri, yani 100 bin çocuk asker, Afrika’da bulunuyor.
 

Sayı 44

İslam Coğrafyası; Bir Muhacir Ülkesi: ÜRDÜN
Altı milyonluk nüfusun yarısından fazlasını Filistinlilerin oluşturduğu Ürdün, bir muhacir ülkesi olarak anılır.

Coğrafya
Ürdün,  kuzeyde Suriye, kuzeydoğuda Ira...

Adanmış Hayatlar Mülteci bir çizer; Naci el-Ali
Filistin direnişinin 60 yıllık öyküsünü, işgaller ve sürgünlerin özgürlüklerine gölge düşürdüğü binlerce Filistinlinin yurtlarından edilerek ülkelerine hasret bir hayata mahkum edilişini, çizgileriyle...

MÜLTECİ HAYATLARDAN TANIKLIKLAR
Başımızın üzerine toprak döker, paramızı çıkarırız.
“1944 yılında daha sekiz yaşımda iken Rusya’nın gerçekleştirdiği büyük sürgünde ailemle beraber Özbekistan’...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Av. Abdulhalim Yılmaz*
Türkiye’de mültecilerin hukuki sorunlarının çözülmesi ve STK’ların rolü

Günümüzde sığınma sebepleri daha çok siyasi nitelikteki “zulüm” kaynaklı olsa da; önümüz...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Prof. Dr. Ahmet Yaman
İslam kaynaklarında ve geleneğinde mültecilik algısı
İslam geleneğine göre mülteciler, sığındıkları toplumun asli üyesi sayılırlar. Mültecilerin can ve mal dokunulmazlığı başt...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Av. Bülent Yıldırım*
Av. Bülent Yıldırım
Mültecilik konusunun, mültecilerin yaşadıkları sorunların ve bu sorunlar için üretilecek çözüm önerilerinin tartışılacağı sempozyumumuza hoş geldiniz. Tarih...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Av. Taner Kılıç*
Mültecilik mevzuatından kaynaklanan sorunlar ve çözüm önerileri

Türkiye’de geçici sığınmacı pozisyonunda tutulan Avrupa dışından gelen iltica başvurusunda buluna...