|
DOSYA: Deniz aşırı egemenlik mücadelesinde "medeniyet götürme" projesi |
|
|
|
|
Yazar Yrd. Doç. Dr. Ali Murat Yel
|
Misyonerlik faaliyetleri, Avrupa’da 17. yüzyıl ve sonrasında yaşanan devrim ve gelişmelerden sonra tekrar hız kazanmıştı. Yerel kiliselerdeki din adamlarının yerli olması gerektiğine, ayin ve ibadetlerin yerel kültürle uyumlu yapılması gerektiğine dair görüş de misyonerlik faaliyetlerindeki artışın temel sebepleri arasında sayılabilir.
1800’lerin başından itibaren İngiltere’nin denizlere hakim olmasıyla Katolik misyonerler bir süre deniz aşırı ülkelere gidememişti. İngiltere ile Katolik Avrupa ülkeleri arasında yapılan anlaşmalar sonucunda, 1814 yılında denizler herkese açılmış; Katolik misyonerler de böylece faaliyetlerine devam edebilmişti. Yapılan anlaşmalar gereği İngiltere, Protestan; Fransa da Katolik misyonerlerin hamisi sayılmıştı.
1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla misyoner teşkilatlarının Hint Okyanusu’na ve oradaki adalara kısa sürede ulaşma imkanı doğmuştu. Her ne kadar gittikleri yerlerde Katolik ve Protestan misyonerler birbirlerine düşmanca davransalar da bu dönemde yapılan misyonerlik faaliyetlerinin ortak özelliği, yeni keşfedilen ülkelerde yaşayan insanlara doktorluk, hemşirelik ve öğretmenlik gibi dinle pek alakalı görülmeyen hizmetler vasıtasıyla “medeniyet” götürmek amacı taşımasıydı.
Zira Avrupalılara göre artık dünya, Batı’nın hakimiyetinde yeni bir evrensel medeniyete kavuşmakta ve bu medeniyetin dini de Hıristiyanlık olmaktaydı. Bu dönemde misyonerler sadece yerel halka Hıristiyanlığı anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda kendi ülkelerinde faaliyetlerinin reklamını yaparak çalışmalarını, mali destek bulmaya çalışıyorlardı. Katolik misyonerlerin çoğu Fransa, İrlanda ve Polonya’nın kırsal kesiminden geldikleri için yerel şartlara kolayca adapte olabiliyor, yerli dilleri öğrenebiliyor ama öte yandan da yerli kültürü yok edecek okullar açıyorlardı. Bu arada Papalık, ısrarla yerli halkın eğitilerek din adamı yetiştirilmesinin üzerinde duruyordu; ancak kendilerinin yerel halktan üstün olduklarına inanan misyonerler onların eğitilemeyeceği görüşüne sahipti.
1870’lerde sömürgeciliğin artmasıyla Avrupa ülkeleri arasında yaşanan mücadeleler misyonerlik faaliyetlerini de etkilemiştir. Mesela, İngiltere’nin sömürgeci teşebbüslerine karşı, yerel halkla yakından ilişki kurmuş olan ve onların dilini konuşabilen Katolik misyonerler İngiltere’ye karşı direnç göstermişlerdir. Aynı şekilde, Protestan misyonerler de Katolik ülkelerin sömürgeci emellerine karşı yerel halkla birlik olup mücadele etmişlerdir. Fakat aynı dine mensup sömürgeci ülkeler ile bu ülkelerden gelen misyonerlerin işbirliği, sömürgeciliği bir hayli kolaylaştırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı misyonerlik faaliyetleri, özellikle Alman misyonerleri için büyük bir tahribata sebep olmuştur. Fakat Papa XV. Benedict’in yayınladığı bir genelge ile Katolikler arasında milliyetçi fikir ve akımların yasaklanmasıyla Alman misyonerlere karşı tutumlarda bir yumuşama görülmeye başlamıştır. 1926 yılında Papa XI. Pius bütün misyonerlik faaliyetlerinin Roma’dan kontrol edilmesi ve Kilise’nin faaliyetlerinin yerel hükümetlerden bağımsız olması gerektiğini belirtmiştir. Yerli din adamlarının yetiştirilmesi bu dönemde de gündeme gelmiş ve bazı misyonerlerin karşı çıkmasına rağmen Hindistan, Çin ve Japonya’da ilk yerli piskoposlar onun zamanında tayin edilmiştir. Misyonerlik faaliyetlerinin dönüm noktası sayılabilecek bu gelişmeyle birlikte sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda kültürel olarak da sömürülen pek çok halk artık kendi istek ve arzularıyla Batılıların emellerine hizmet etmeye başlamışlardır.
Misyonerlik tarihinin en ilginç dönemi ise 19. yüzyılda Batı’da ortaya çıkan Aydınlanma Felsefesi sonucunda insanların dinden uzaklaşmalarına karşın misyonerlerin kendi ülkelerinde kiliselerin hızla kan kaybetmesine aldırmayarak yabancı ülkelerdeki faaliyetlerine devam ettikleri dönemdir. Portekiz’in Fátima kasabasındaki Katolik hac merkezinde geçirdiğim iki yıl boyunca özellikle Belçika ve Fransa gibi ülkelerden gelen hacı gruplarının başında çoğu zaman Afrika asıllı zenci rahip ve rahibelerin olmasına şaşırmış ve sorularım üzerine bu ülkelerde insanların artık Kilise’ye inanmadıklarını ve din adamı olmak istememeleri sebebiyle Afrika’daki eski sömürgelerinden din adamı “ithal etmek” zorunda kaldıklarını öğrenmiştim.
Meryem’e adanmış OMI kuruluşu örneğinden hareketle misyonerlik çalışmalarını anlamak “… geçmişte işlediğimiz yerli dini geleneğin zenginliklerini yok etme suçumuzdan dolayı özür diliyoruz. Barış çubuklarınızı kırmakla yetinmeyip sizin kutsal dini ibadetlerinizi pagan ve hurafe olarak nitelendirdik. Bu da bizim tarihe bakış açımızla ilgili hastalıklı bakış açımızın ve Avrupalı üstünlük kompleksimizin ürünü olan sömürgeci zihniyetimizden kaynaklanmıştı. Bu körlük ve saygısızlığımızdan dolayı da özür dileriz...” (An Apology to Native Peoples www.turtleisland.org/news/oblates.pdf )
24 Temmuz 1991 günü Lad Ste. Anne (Alberta, Kanada) mabedinde geleneksel bir hac ziyareti esnasında Missionary Oblates of Mary Immaculate (OMI) tarikatının dönem başkanı Doug Crosby, yaklaşık 20 bin kişinin hazır olduğu bir ayinde yukarıda bazı kısımları verilen bir özür konuşması yapmıştı. Hıristiyanlık tarihinde eşine az rastlanan bu özür dileyiş, Batılı beyaz adamın “medeniyet götürme” adına Avrupa’dan yeni dünyaya gelen misyonerlerin yerli halka -günümüzde Ortadoğu’ya “demokrasi götürme” tarzına benzer şekilde- nasıl zulümler yaptığına dair kendi dilinden bir itirafıdır. Özür dilemenin ardındaki asıl sebep ise, o günlerde yerli halkın çocuklarının bir nevi zorla ailelerinden alınarak OMI manastır ve okullarında yatılı bir eğitim adı altında doktrinasyondan geçirilirken fiziki ve cinsel tacize uğramalarıydı. Bu olaylar her ne kadar kamuoyundan gizlenmeye çalışıldıysa da çocukların ailelerinin mahkemelere müracaatlarıyla gün yüzüne çıkmıştır. Yüzlerce çocuğun ailelerine oldukça yüksek miktarlarda tazminat ödemeye mahkum olan tarikat, mali olarak o kadar zor durumda kalmıştır ki, Kanada’daki hemen hemen tüm mal varlıklarını satmak zorunda kalmış, ayrıca Kanada dışından yardım talep etmeye mecbur kalmıştır.
“Günahtan arınmış olarak hamile kalan Hz. Meryem’e adanmış ama rahiplik yemini etmemiş misyoner kardeşler” anlamına gelen adıyla OMI, yaklaşık 165 yıl önce Kanada’ya gelmiş ve burada bulunan yerli halkı Hıristiyan olmaya, teşvik etmenin ötesinde zorlamıştır. OMI’nin, Avrupalıların Amerika’ya gelişlerinin 500. yıldönümü kutlamalarının başlamasından önce dile getirdiği özür, sözüm ona yerli halkla barışma teklifidir. Halbuki onların gelişinden önce nispeten barış içinde yaşayan yerli halk artık bir daha huzurlu gün görememiş ve misyonerlerin varlığı hayatlarını büyük ölçüde etkileyerek yaşanmaz hale getirmiştir. Avrupalının bariz kültürel ve etnik güç üstünlüğü yerlilerin hayat tarzlarını derinden etkilemiştir.
Fransız Devrimi’nden sonra 1816 yılında Katolik rahiplerin ve rahiplik yemini etmemiş kardeşlerin oluşturduğu bir teşkilat olarak kurulan misyoner tarikat, faaliyet önceliğini dünyanın fakir bölgeleri olarak belirlemiştir. Halen Polonya’daki ikinci merkezlerinden Kamerun, Madagaskar ve Kenya gibi ülkelere misyoner gönderen ve dünyanın 71 farklı ülkesinde faaliyet gösteren teşkilat, 1841 yılında Kanada’ya giderek özellikle kuzey ve taşra kesimlerinde yerli halka Hıristiyanlık propagandası yapmaya başlamıştır. Şehir merkezlerine girebilmeleri bile pratikte mümkün olmayan yerli halk, zaten işsizliğin getirmiş olduğu yoksulluk ve diğer sosyal problemlerle uğraşırken; onlara yardım eli uzatır görünen bu misyonerler, aslında dünyanın her yerinde tabii felaketleri bekleyip Kızıl Haç şemsiyesi altında depremlerden, sellerden ve kuraklıktan her şeyini yitirmiş insanların içine düştükleri bu zor durumları suiistimal etmeye çalışmaktadırlar.
Sadece Kanada’daki yerli halk değil, dünyanın farklı bölgelerindeki kırsal kesim her zaman misyonerlerin hedefi olmuş ve okullar, hastaneler, çıraklık eğitim merkezleri ve hatta fabrikalar açılarak bölge halkının refah seviyesi yükseltilmeye ve bölge halkı Hıristiyanlığa ısındırılmaya çalışılmıştır. Müslümanları bekleyen en büyük tehlikelerden birisi “misyonerlerin çalışmalarının onlara herhangi bir zararının dokunamayacağı” şeklindeki yanlış anlayıştır. Zira dinini iyi bilmeyen her Müslüman, misyonerlerin çalışmaları sonucunda, doğrudan Hıristiyan olmasa bile en azından kendi dininden uzaklaşmaktadır.
Özellikle İslamiyet’in doğuşundan sonra hızlanan misyonerlik faaliyetlerinin sayısı ve gerçekleştirildiği alan göz önüne alındığında Batı Hıristiyanlığı’nın (Katoliklik ve Protestanlık) bir misyonerlik dini olduğu rahatlıkla söylenebilir. Misyonerlik vizyon ve ruhu bu dine mensup insanlarda o kadar içselleştirilmiştir ki; moderniteyle birlikte dinin yerini sekülerliğin almasıyla eski dönemlerde dini bir modernleşme aracı olarak yerlilere götüren anlayış, bugün ise sekülerliği, demokratikleşme, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel olduğu iddia edilen ama aslında Amerikan değerleri adı altında gerçekleştirmektedir. 17 Temmuz 2007 tarihinde Afganistan’da 23 kişilik bir Güney Kore grubunun rehin alınması ve içlerinden iki kişinin Taliban tarafından öldürülmesi pek çok Müslüman sivil toplum örgütünün bile kabul edemediği bir hadiseydi. Ama Amerika işgali altındaki bir ülkede bu Koreli grubun sadece insani yardım amacıyla oraya gitmeleri de aklen pek mümkün görünmeyip, bu olay, medyada yer almayan ama internet bloglarında bizzat Korelilerin tartışmalarından aslında onların bölgede Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğunun ortaya çıkması ile Batılı zihniyetin Asya’da da kendisine benzer bir zihniyet değişimi gerçekleştirdiğinin bir göstergesidir.
Tarih boyunca yöntem, strateji ve mali destekleri pek değişmeyen misyonerlik faaliyetleri eskiden olduğu gibi günümüzde de insanların en temel ihtiyaçları olan yemek, sağlık ve eğitim gibi alanlarda devam etmektedir. Fakat misyonerler artık inandırıcılıklarını yitirdiklerinden dolayı da rahip ve rahibe elbiseleriyle insanları doğrudan Hıristiyanlığa çekme yerine sivil kıyafetlerle “dini özgürlük” adı altında yerli halkları mensup oldukları dinlerden soğutmaya çalışmaktadırlar. |
|
Sayı 44
SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Dr. Lami Bertan Tokuzlu*Türk sığınma mevzuatında devletin takdir yetkisi sorunu
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “insan haklarına saygılı devlet” ilkesi gereği sığınma hakkını Anayasa... SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Prof. Dr. Ahmet Yamanİslam kaynaklarında ve geleneğinde mültecilik algısı
İslam geleneğine göre mülteciler, sığındıkları toplumun asli üyesi sayılırlar. Mültecilerin can ve mal dokunulmazlığı başt... Kısa - Kısa150 kaçak mülteci taşıyan gemi Libya’da battı
Libya’dan İtalya’ya kaçak mülteci taşıyan bir gemi battı. Mısırlı bir diplomat tarafından yapılan açıklamada haz... SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Ahmet Emin Dağ*İHH üç kıtada mültecilerin yanında
Mülteci kampları, çoğu ülkede başlangıçta mağdurların sığınağı olurken, bir süre sonra onların hayatını sınırlayan birer hapishaneye dönüşüyo... İslam Coğrafyası; Bir Muhacir Ülkesi: ÜRDÜNAltı milyonluk nüfusun yarısından fazlasını Filistinlilerin oluşturduğu Ürdün, bir muhacir ülkesi olarak anılır.
Coğrafya
Ürdün, kuzeyde Suriye, kuzeydoğuda Ira... SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Av. Bülent Yıldırım*Av. Bülent Yıldırım
Mültecilik konusunun, mültecilerin yaşadıkları sorunların ve bu sorunlar için üretilecek çözüm önerilerinin tartışılacağı sempozyumumuza hoş geldiniz. Tarih... MÜLTECİ HAYATLARDAN TANIKLIKLARBaşımızın üzerine toprak döker, paramızı çıkarırız.
“1944 yılında daha sekiz yaşımda iken Rusya’nın gerçekleştirdiği büyük sürgünde ailemle beraber Özbekistan’...
|