Index arrow Düşünce Gündem arrow Sayı 35

Sonuçlar 1 - 15 Toplam: 15
Göster #

1. DÜNYA GÜNDEMİ: Yeni kanun, Ahıska Türklerine hangi hakları tanıyor? : Dr. Rüstem Mürseloğlu
Eli silah tutan 40 bin Ahıskalı Türk gencinin II. Dünya Savaşı için cephede olduğu bir dönemde, Ahıska’da kalanlar soğuk bir gecede (15 Kasım 1944), kadın, çocuk, yaşlı demeden hayvan taşınan vagonlara dolduruldu ve Orta Asya’da Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan gibi ülkelere sürgün edildi. Resmi rakamlara göre bu dönemde sürgün edilen 86 bin Ahıskalı, 17 bin can kaybıyla menzile ulaşabildi.

Tam 63 yıllık bekleyişin ardından Gürcistan Parlamentosu sürgün edilen Ahıskalıların geri dönüşü ile ilgili bir kanun çıkardı. 11 Temmuz 2007’de çıkarılan kanunu, Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili imzaladı.
Image
 1254 Hit | Devamını oku...

2. DÜNYA GÜNDEMİ: Özbekistan'da Ramazan yasakları : Abdullah Aydoğan Kalabalık
ORTA ASYA: Özbekistan'da Ramazan yasaklarıÖzbekistan yönetimi, özellikle de inanç hürriyeti ve insan hakları ihlalleri gibi konulardaki farklı ve ilginç uygulamaları sebebiyle sıklıkla İslam aleminin gündemini işgal ediyor. Nüfusu, tarihi ve kültürel zenginlikleri bakımından Orta Asya’nın merkezi ülkesi konumundaki Özbekistan, Sovyetler zamanında bile ilim irfan yuvası olma özelliğini muhafaza edebilmiş olması bakımından önem arz etmektedir.

Türk Cumhuriyetlerindeki ve halen 20 milyondan fazla Müslüman’ın yaşadığı Rusya’daki müftü ve din adamlarının kahir ekseriyeti, Özbekistan’daki Mir Arap Medresesi gibi güzide İslami eğitim müesseselerinden mezun olmuşlardır.

Özbekistan yönetimi, bağımsızlıktan sonra tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkarak, Sovyetler zamanında ahır, depo veya başka amaçlar için kullanılan cami, medrese, tekke, külliye, hamam gibi tarihi binaları restore ettirmiş ve buraların eski işlevini tekrar kazanmalarını sağlamıştır.
 1032 Hit | Devamını oku...

3. DÜNYA GÜNDEMİ: Fransa ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nin devlet terörü : Mustafa Efe
Fransa ve Orta Afrika Cumhuriyetinin devlet terörüOrta Afrika Cumhuriyeti’nin kuzeyinde Çad sınırına yakın bölgede artan şiddet, on binlerce kişinin evlerini terk etmesine neden oldu. 2005’ten bu yana tahmini olarak 291 bin kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. 200 bin kişi ülke içinde yer değiştirirken; 79 bin kişi Çad, Kamerun ve Sudan’a, 22 bin kişi de farklı ülkelere kaçtı.

Orta Afrika Cumhuriyeti’nin özellikle kuzey ve kuzeybatı bölgeleri silahlı kişilerin, isyancı grupların ve hükümet kuvvetlerinin şiddetine maruz kalıyor, kadınlar tecavüze uğruyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü Afrika Direktörü Peter Takirambudde, Orta Afrika Cumhuriyeti birliklerini yüzlerce sivili öldürüp binlerce kişinin evlerini yıkmakla suçladı. Bölgede 10 binin üzerinde evin yıkıldığı belirtiliyor.

Çatışma yaşanan bölgelerden kaçan siviller insani yardıma muhtaç şekilde yaşıyorlar. Hasat mevsimine yaklaşıldığı şu sıralarda, şayet evlerine dönemezlerse hasat yapamayacak olan bu insanlar açlık tehlikesiyle karşı karşıya.

Bölgedeki çatışmaların ardında; Orta Afrika bölgesinde, özellikle Çad’da petrol bulunması yatıyor. Bu gelişmenin ardından Batılıların özelde de Fransa’nın bölge ile ilgili iştahı kabardı ve bölgenin karıştırılması süreci körüklendi.

Fransa, eski sömürgesi Orta Afrika Cumhuriyeti’nin katliamlarına ve yıkımlarına sadece askeri yardım sağlayarak değil, bölgeye askeri birlikler de yerleştirerek ortak oluyor. Batı, Sudan’ın Darfur bölgesinde oluşturulan suni problem hakkında büyük gürültüler koparttı ancak sınırın hemen ötesindeki bir ülkede insanlar öldürülürken hiç kimseden ses çıkmıyor. Dahası bu bölgedeki çatışmaların Darfur’dan kaynaklandığı ifadeleri ise tamamen hedef saptırma ve abartmadan ibaret.

Ülkedeki nüfusun %15’ini oluşturan Müslümanlar da çatışmalardan etkilenmekte. Çatışmalarda herhangi bir grup ya da tarafta yer almayan Müslümanlar çatışmacı tarafların arasında kalıyor. Dahası ülke ekonomisinde özellikle de ülkenin kuzey ve batı bölgelerinde etkin olan, bölgenin ilk Müslüman kabilesi M’bororo yıllardır ayrımcılığa tabi tutuluyor. Fransa’nın etkisiyle çıkartılmış olan dini fundamentalizm ile ilgili bir kanun, Müslüman nüfusun üzerinde baskı oluşturuyor. Müslüman nüfus halihazırda ülkenin kuzeyinde devam eden çatışmalardan da olumsuz etkileniyor. Nitekim, Zaraquinas olarak bilinen kuzeybatıdaki grup özellikle çocukları fidye karşılığı kaçırıyor. Kaçırılan çocukların çoğunluğu da ekonomik açıdan ciddi rol oynayan Müslüman M’bororo ve Fulani kabilelerinin çocukları. Diğer yandan 2005 yılında yapılan seçimlerle başkan seçilen darbeci François Bozize de Müslümanlara yönelik baskı politikalarına devam ediyor.
 789 Hit

4. DÜNYA GÜNDEMİ: Hıristiyanlığın Asyalı yüzü Güney Koreli misyonerler : Zeynep Özbek
UZAKDOĞU: Hıristiyanlığın Asyalı yüzü Güney Koreli misyonerlerGeçtiğimiz temmuz ayında 23 Güney Koreli misyonerin Afganistan’da Taliban güçleri tarafından tutsak alınması, dikkatleri ülkenin misyonerlik çalışmalarına çekti. Daha 100 yıl öncesine kadar neredeyse hiç Hıristiyan’ın bulunmadığı Güney Kore, bugün ABD’den sonra dünyanın en fazla sayıda misyonerine sahip konumda.

Hıristiyanlığın doğduğu topraklar olmasına rağmen  halihazırda bu dinin en güçsüz olduğu Asya kıtasında, 13 milyondan fazla Hıristiyan nüfusuyla Güney Kore farklı bir örnek teşkil ediyor. Soğuk bir pazartesi sabahı saat 04:30’da 9000 kişilik Seul kilisesinin, işe başlamadan önce ibadete koşan Güney Korelilerle dolduğunu görmek mümkün. Hıristiyanlığın Güney Kore’deki hızlı yayılışını ve gücünün arkasında yatan nedenleri anlamak için ülkede Hıristiyanlığın tarihine bakmak gerek. Sömürgeci ülkelerin hizmetinde çalışan ve gittikleri topraklara dini inançlarının yanı sıra kültürel ve siyasi tahakkümü de taşıyan misyonerlerin aksine Güney Kore’yi Hıristiyanlaştıranlar, ülkenin bağımsızlık savaşına destek verdi. 18. yüzyılın sonunda ilk kez Katoliklerle başlayan misyonerlik faaliyetleri onlardan 100 yıl sonra gelen Protestanlarla büyük bir ivme kazandı. Fakat ülkedeki Hıristiyan sayısındaki muazzam artış, demokratikleşme sürecinin de başlangıcı sayılan 1960’lardan sonra gerçekleşti. Halkın değerlerine yabancı Şinto
inancını dayatan Japon işgalinin ve Kore Savaşı’nın ülkede yarattığı travmatik durum, misyonerlik faaliyetleri için çok uygun bir zemin hazırlamıştı.

Bugün Asya’nın en büyük Hıristiyan gücü haline gelen ülke, 16 binden fazla misyoneriyle dünyada Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyor. Asyalı bir yüzle, başta Çin olmak üzere özellikle Doğu Asya ülkelerinde faaliyet gösteren misyonerler, arkalarında devlet desteği olmamasına rağmen Batılı dindaşlarından çok daha aktif ve hevesli. Kore Dünya Misyonerlik Cemiyeti Başkanı Samuel Kang, Koreli misyoner sayısının 2030 itibariyle 100 bine ulaşmasını hedeflediklerinden bahsediyor. Üstelik Koreli misyonerlerin hedef ülkeleri arasında Müslüman ülkeler de önemli bir yer teşkil ediyor. Afganistan’daki kaçırma olayının ardından Güney Kore hükümeti tüm misyoner örgütler hakkında sıkı önlemler alsa da Irak, Çeçenistan, Dağıstan gibi savaş yaşamış ülkelerin yanı sıra Ürdün, Suriye ve Türkiye’de de Koreli misyonerlerin sayısı giderek artıyor.

Koreli Hıristiyanların en büyük hayalini ise, Hıristiyanlaştırılan Çinlilerle birlikte “Kudüs’e Dönüş Projesi” kapsamında 100 bin kişiyle İslam toprakları üzerinden yürüyerek Kudüs’e girme düşüncesi oluşturuyor.
 1062 Hit

5. DÜNYA GÜNDEMİ: Türkiye'nin Balkanlar serencamı : Murat Yılmaz
BALKANLAR: Türkiyenin Balkanlar serencamıHalklar mozaiği Balkanlar, uzun Osmanlı yönetimi sonrası büyük güçlerin başlıca oyun alanlarından biri oldu. 20. yüzyılın hemen öncesinde başlayan büyük buhranlar bu yüzyıl boyunca devam etti. 93 Harbi, her iki Balkan Savaşı ve Dünya Savaşlarının merkezinin şaşırtıcı bir biçimde Balkanlar olması, coğrafyanın ehemmiyeti açısından manidardır.

Osmanlı’nın millet sistemi içerisinde huzurlu günler yaşayan Balkan halkları, milliyetçilik dalgaları karşısında tutunamadılar. Güç dengelerinin değişmesiyle Balkanlar’ın hassas ritmi bozuldu ve hemen her Balkan ülkesi hami ülkeleri de arkalarına alarak kendi büyük sınırlarını oluşturmanın peşine düştü. Bu durum en çok Müslüman halkları etkiledi. Osmanlı’nın ve onun Müslüman bakiyesinin Balkanlar’dan tahliyesi amaçlı hareketler bir asır boyunca (1823–1923) aralıksız sürerken milyonlarca Müslüman sürgünlerle, bunun daha fazlası ise katliam ve yok etme politikalarıyla coğrafyadan silindi. Görece daha kansız ve kutuplar sisteminin etkisinde yarım asra varan bir süre devam eden Soğuk Savaş döneminde Balkanlar ekseriyetle Sovyet Rusya’nın ve komünizmin etkisinde kaldı. 90’lı yıllar ise başından itibaren suyun yeni bir mecraya aktığı, halkaların yeniden kayıplarının peşine düştüğü bir dönem oldu. Bu dönem kanlı savaşlarla geçerken yine kimlikler, sınırlar ve hami güçler belirleyici oldu.

Türkiye beş asırdan uzun bir süre Balkanlar’da hakim güç olan Osmanlı’nın tek mirasçısıdır. Boşnak ve Arnavut topluluğun yoğun bir şekilde İslamlaşması bu süreçte gerçekleşmiştir. Son yüzyılda savaşlar ve etnik/dini şiddet neticesinde tarihi eserlerin %90’ından fazlası yakılıp yıkılsa bile bölgenin her metrekaresinde Osmanlı izlerini görmek mümkündür. Filibe, Üsküp, Yeni Pazar, Prizren, Saraybosna, Elbasan, İşkodra bizden şehirlerdir ve onca yıkıma karşı mukavemetlerini sürdürmektedir.

Balkanlar’da adil bir gücün eksikliği en çok Müslüman halkları yaralamıştır. Beş asır boyunca İslamın adalet dairesinde gayrimüslim halklarla birlikte barış içinde yaşayan Türk, Boşnak, Arnavut, Pomak, Çingene halklar yönetimin el değiştirmesiyle çok zor seneler geçirmiş ve maalesef Türkiye’yi yanlarında görememişlerdir.  Türkiye uluslararası politikada kendini daha güçlü kılacak Müslüman Balkan topluluklarına topraklarını açmak dışında gerekli hassasiyeti göstermemiştir. Bölgede tutulabilecek stratejik bir Müslüman topluluğun Türkiye için önemli kazanım anlamına geleceği düşünülmemiştir.

ImageII. Dünya Savaşı’na katılmayan ve Soğuk Savaş döneminde Batı Bloku içerisinde yer alan Türkiye bu dönemin bitişiyle birlikte 80 sene önce kaybettiği imkanı yeniden yakalamıştır. Balkan dengeleri yeniden şekillenirken Avrupa Birliği, Rusya ve ABD bölgede inisiyatif alabilmiş ve fakat Türk dış politikası bu hamlelere akılcı cevap verememiş, çoğu zaman Balkanlardaki Türk unsurlar için bile yapılması gerekenler yerine getirilememiştir.

Balkanlar’daki son siyasi yapılanma 1991 yılında başlayan Yugoslavya’nın dağılma savaşlarıyla başlamış, ardından Kosova, Makedonya ve Preşevo’daki savaş ve iç savaşlarla devam etmiştir. Türkiye bu savaşların son bulduğu ve bölgedeki Boşnak ve Arnavut halkların kaderlerini belirleyen Dayton ve II. Rambolit görüşmelerinde yer almazken maalesef Türkiye ile iyi ilişkiler içerisinde bulunan Sali Berişa’ya da 1996 yılındaki Banker Krizi esnasında destek vermeyerek Arnavutluk’ta yönetimin Ortodoks elitin eline geçmesinde pay almıştır. Türkiye halihazırda devam etmekte olan Kosova’nın nihai statüsünün belirlenmesi ve Sancak’ın parçalanması konularında da etkisiz kalmıştır.

Balkanlar’da uluslararası güçler dini ve kültürel merkezli bir ayrışma içerisindedir. Macaristan, Hırvatistan ve Slovenya daha çok Alman etkisinde kalırken; Sırbistan, Karadağ ve Makedonyalı Ortodoks topluluk Rusya etkisindedir. Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya ise duruma göre Rus ve Alman etkisine girebilmektedir. Bölgenin Müslüman toplulukları olan Boşnak ve Arnavut halklar ise ABD etkisindedir. Türkiye bölgedeki Müslüman toplulukları kuşatıcı olmalı, onların siyasi ve ekonomik gelecekleri için ciddi manevralar yapmalıdır. Türkiye güçlü olabilmek için Balkanlar’da yer alan ve sayısı 12 milyonu aşan Müslüman topluluklar için politikalar üretmek, onları kendi avantajlarını (BM, NATO, İKÖ, D8 üyelikleri, AB aday üyelik) da kullanarak dünyaya taşımak zorundadır. Hepsinden önemlisi, bölgedeki yüzlerce misyoner kuruluş dikkate alınmalı; Türkiye bu toplulukların Müslüman olarak kalabilmeleri için destekte bulunmalıdır.

Türkiye Balkanlar’da Bosna’nın kuzey ucunda yer alan Bihaç’a kadar uzanan Müslüman bir topluluk (Yeşil Kuşak) teslim almıştır. Tıpkı bir zincir gibi birbirine eklemlenen bu topluluğun bekası Balkanlar’da İslam’ın geleceğini de şekillendirecektir. Bosna Savaşı sırasında Sancak ve Kosova’nın önemi; Kosova Savaşı sırasında yine Sancak, Makedonya ve Arnavutluk’un önemi yadsınamaz. Bosna Savaşı sonrasında kurulan Bosna Sırp Cumhuriyeti ile Bosna-Sancak zinciri kırılmıştır. Kosova’nın kuzeyinde yer alan Mitrovitsa’nın Sırbistan’a teslim edilme isteğiyle Kosova-Sancak zinciri de kırılmak istenmektedir. Bu, Müslüman toplulukların Hıristiyan denizlerinde küçük adacıklar haline getirilme ve ardından AB ve Batı kültürüyle yok edilme projesidir. Balkanlar’ın Müslüman halklarının çok yönlü bu saldırılar karşısında tek tutamağı, Türkiye ve İslam kültürüne sarılmaktır. Türkiye Balkanlara ilgi ve desteğini artırmalıdır.
 941 Hit

6. DÜNYA GÜNDEMİ: Uzaklığı artıran yakınlaşma girişimi : Mustafa Özcan
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın BM Genel Kurulu toplantılarına katılması genelde olaylı oluyor. Kürsüden acayip ve garaip şeyler konuştuğu ileri sürülüyor. Nur gördüğünü ve Mehdi’nin zuhur işaretlerinin kendisine yansıdığını söylediği iddia ediliyor.

Ahmedinejad, New York ziyareti esnasında Ground Zero dedikleri, 11 Eylül’de yıkılan İkiz Kuleler’in yerini ziyaret etmek istedi. Ama nedense kendisine müsaade etmek istemediler! Nejad da buna bir anlam veremedi. Bununla birlikte Columbia Üniversitesi’ndeki konuşmasında, “Amerikan halkı, 11 Eylül’ün sırlarını öğrendikçe neden Irak ve Afganistan bataklığına saplandıklarını daha iyi fark edeceklerdir.” dedi. Aslında Ground Zero’ya ulaşamasa bile oraya yönelik mesajını bırakmış, durgun suları harekete geçiren bir taş atmıştı.

Nejad’ın Columbia Üniversitesi’nde konuşması da olay oldu ve çok gürültü kopardı. Gerçekten de gönüllerini ve zihinlerini kapatmış toplumlara hitap etmenin ne gibi bir faydası olabilir? Belki, bu konuşmalar görev itibarıyla “ibrau’z-zimme” veya “ikamet’ül-hucce” (Benden günah gitti!) babında izah edilebilir. Ancak, Ahmedinejad’ın hitabında doğru üslubu seçip seçmediği de ayrı bir tartışma konusu. Diğer yandan, Amerikan tarafı hem Ahmedinejad’ın konuşmasına müsaade etti hem de adeta konuşmanın etkisini sıfıra indirmek istenircesine konuşmadan önce bir hakaret faslı yaşanmasına göz yumdu. Rektör Lee Bollinger, muhatabına ve mihmanına karşı neredeyse bir hakaret tiradında bulundu. “Sayın başkan! Dar kafalı ve gaddar bir diktatörün sahip olduğu bütün özelliklere sahipsiniz!” diye girdiği sözü şöyle noktaladı: “Utanmaz bir kışkırtıcısınız ya da şaşırtıcı derecede eğitimsizsiniz!”

Nejad’a bu görülmemiş hoş amedi, bu hakaret yağmurundan ibaret değildi elbet. Bunun ötesinde Amerikan basını da koroya eşlik etti. Daily News gazetesi “The evil has landed / Şeytan buraya ayak bastı.” ifadelerine yer verirken, Newsday ise “Whack! / Şamar!” ifadesini kullanmıştı. “Cehenneme git şeytan!”, “Küçük Hitler” gibi karşılamalar da basına yansıyan diğer başlıklar arasındaydı.

Dolayısıyla Nejad’ın, Amerikan kamuoyunda kalpleri ve beyinleri kazanma çabası ve planı suya düşmüş ve maksadın aksiyle netice vermiştir. Bu çabanın bir faydası varsa o da belki Amerikan azgınlığını ve arsızlığını gözler önüne sermesidir.

Nejad’ın hakaretlerin gölgesinde bir konuşma yapmasına müsaade edilse de; Ermeni diasporası, Ermeni Patriği Mutafyan’a bu hakkı da fazla gördü ve onu hiç konuşturmayarak bu haktan külliyen mahrum etti. Yahudi diasporası ve lobisi Nejad’a ABD’yi dar ederken Ermeni diasporası ve lobisi de Mutafyan’a aynısını yapmıştır. Bu durum ABD’de bilhassa 11 Eylül’den sonra ifade hürriyetinin ne hale geldiğini ortaya koymaktadır. Gerçi bu konularda ABD’nin sicili hayli kötüdür. Sözgelimi İtalyan asıllı Katolik Gulliani, New York belediye başkanı iken Arafat’a istiskalde bulunmuş ve konuklar arasında onu tahkir etmeye yeltenmiştir. Geçmişte Arafat’a yapılanlar bir şekilde günümüzde Ahmedinejad’a veya benzerlerine de yapılıyor. Chavez’in Dışişleri Bakanı da havaalanında tacizlere maruz kalmıştır.

Nejad’ın ABD ziyareti beklenen hasılatı vermezken; aksine yakınlaşma arayışları, hissi mesafeyi daha da artırmıştır. Nejad’ın söyledikleri ve mesajı da iki taraf arasındaki uçurumu derinleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Nejad, nükleer silah edinme peşinde olmadıklarını ve kimseye saldırmak gibi bir niyetleri bulunmadığını söylese de bunu kimseye dinletememiştir. Zira, herkes konuşmaya gardını alarak gelmişti. Oynanan, bir tiyatro eserinden başka bir şey değildi. Anlama ve diyalog değil, temsil yapılıyordu. Columbia Üniversitesi’nde bir sağırlar diyalogu yaşandı. Münasebetsiz sorularla da salon sirk alanına çevrildi. Nitekim kendisine sorulan sorular belden aşağıydı.

Olayın en üzücü taraflarından birisi ise Türk basınının olaya yaklaşımı ve olayı veriş biçimi oldu. Bunlardan birisi, Today's Zaman’dan Ali Aslan’ın “With an Enemy Like Ahmedinejad” başlıklı yazısıydı. Yazısında Ali Aslan, “İran’da homoseksüel meselesi gibi insan hakları kısıtlamaları bugünün dünyasında savunulamaz.” diyerek Nejad’a yüklenecekti. Yazar, Nejad’ın İran’da homoseksüellerin varlığını reddederek ve bir de üstüne üstlük Yahudi soykırımını inkar ederek, “Atom bombası peşinde değiliz.” söylemine olan inandırıcılığını kırdığını ileri sürüyordu. (28 September 2007) Burada nükleer program ile homoseksüellik ve holokost reddi arasında maddi bir bağ kuruluyordu. Bu elbette ki üzücü ve talihsiz bir durum. Günün moda deyimiyle bizim çocuklar da Washington’daki mahalle baskısından bir hayli etkilenmişler. Mahalle baskısının nelere kadir olduğunu; dindar yazarları bile homoseksüelliği savunma veya en azından hoşgörü noktasına getirmiş olduğunu böylece somut bir örnekle görmüş olduk.

Sonuç olarak ziyaret, istenilen neticeyi vermediği gibi tarafların pozisyonlarını daha da pekiştirmiştir. Esasen Bağdat’taki görüşmelere rağmen iki ülke arasında Soğuk Savaş atmosferi son sürat devam ediyor. En son Suud Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, İran ile Batı’nın son sürat bir çarpışma ortamına doğru koştuklarını ve sürüklendiklerini ifade etti. Bu, “umur bilir” bir adamın yabana atılmaması gereken bir değerlendirmesidir. Aynı günlerde gazetelerde Cheney mahreçli bir senaryoya da yer verildi. Buna göre Cheney, İsraillilerden İran’ın Natanz gibi nükleer tesislerine saldırmalarını ister. Saldırıyı takiben İran’ın İsrail’e misilleme yapması halinde ABD’ye mukabele hakkı doğacağını söyler ve bu ihtimalin belirmesiyle birlikte de İran’ı bombardımana tabi tutacaklarını anlatır. İsrail kıvılcımı yakacak, ABD de yangını ikmal edecektir. Bilindiği gibi Gates ve Rice savaş seçeneğine karşı çıkıyorlar ve diplomatik seçeneği işletmek istiyorlar. Buna rağmen Cheney bir an evvel İran’ı vurma taraftarı. Bu kararlılıkta iki faktör rol oynuyor: Bunlardan biri, diplomatik seçeneğin ve büyük pazarlığın kotarılmasının bir yılı bulması, yani uzun sürmesi; Bush’un ise vaktinin olmaması ve görev süresinin dolması; diplomatik seçeneğin peşinde vakit zayi edilerek saldırının Bush yönetimi için post-mortem hale gelmesidir. İkincisi de, Bush’un kendisinden sonra gelecek yönetimlere İran konusunda güvenmemesi; ipe un sereceklerini düşünmesi; ister cumhuriyetçi isterse demokrat olsun gelecek idarenin İran’dan uzak duracağını ve İran’a saldırmayacağını düşünmesidir. Bundan dolayı kendilerince misyonlarını tamamlamadan çekilmek istemiyorlar. İran’la bilek güreşinde zamanla yarışı kaybettiklerini anladıkları an saldırıya geçecekler. Bütün senaryolar bunu gösteriyor ve fiili süreç bu ihtimale doğru ilerliyor.
 698 Hit

7. DÜNYA GÜNDEMİ: Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Hizbullah'ın zaferi : Alptekin Dursunoğlu
Lübnan cumhurbaşkanlığı seçimi ile yaşanan gelişmeler, sadece ülke içindeki siyasi partilerin güç ve iktidar mücadelesiyle sınırlanarak açıklanamayacak kadar bölgesel ve uluslararası boyutlar taşıyor. Dolayısıyla seçim sonuçlarının en az yerel beklentiler kadar Lübnan’la ilgili bölgesel ve uluslararası beklentiler üzerinde de belirleyici rol oynayacağı söylenebilir.

Lübnan’da son üç yıl boyunca yaşanan gelişmelerde ülkeye yönelen bölgesel ve uluslararası müdahaleler ile bu müdahalelere karşı geliştirilen yerel direnç belirleyici oldu. Binaenaleyh; 1559 sayılı Güvenlik Konseyi kararı, Temmuz Savaşı ve 1701 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı gibi son üç yıl içinde Lübnan’ı derinden etkileyen dış müdahalelerin yarattığı gelişmeler, bu müdahaleleri destekleyen yerel aktörlerle buna direnen aktörlerin mücadelesi şeklinde tezahür etti.    

Refik Hariri cinayetinden Suriye’nin sorumlu tutulması ve Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkarılmasıyla Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören 1559 sayılı Güvenlik Konseyi kararı, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Temmuz Savaşı sırasında açıkça dile getireceği tasarlanan “Yeni Ortadoğu”nun Lübnan’a yönelik ilk adımlarıydı.
Image
Lübnan’daki taifeciliğe dayalı siyasi sistem sayesinde ve 1559 sayılı kararın yarattığı Suriye karşıtı siyasal ve psikolojik zeminde parlamento çoğunluğunu ele geçiren 14 Martçı grup, Yeni Ortadoğu’yu tasarlayanların Beyrut’taki şövalyeleri haline geldi. Suriye karşıtlığı konusunda ulusalcı bir siyasi dil kullanan 14 Martçılar;
1. Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkarılması,
2. Refik Hariri cinayeti konusunda uluslararası mahkeme kurulması,
3. Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görevden alınması,
4. Ülkenin güneyini İsrail işgalinden kurtaran Hizbullah’ın silahsızlandırılması,
5. Ülkenin güneyine ve kuzeyine (Suriye sınırına) çok uluslu güç yerleştirilmesi gibi konularda adeta ABD ve İsrail’in Beyrut’taki sözcüleri gibi davranmaya başladılar.

ABD’nin 1559 desteğine ve 14 Martçıların sahip olduğu parlamento ve iktidar gücüne rağmen Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkarılması dışında yukarıda geçen beş hedeften hiçbiri gerçekleştirilememişti.

İsrail, ABD’nin ve 14 Martçıların 1559 sayılı karar konusunda yaşadığı tıkanıklığı, 2006 yılında giriştiği Temmuz Savaşı’yla açmaya çalıştı. Bu savaş, İsrail’in Hizbullah’ın iki askerini esir alması karşılığında sergilediği bir savunma refleksi değildi. Binaenaleyh; Hizbullah’ın “Doğru Vaat” adlı askeri operasyonunun, İsrail yönetiminin 2006 Ekim’i için planladığı savaşı 12 Temmuz’a çekmesine sebep olduğu, İsrailli yetkililer tarafından itiraf edildi.

Temmuz Savaşı’nın 1559’un uygulanmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak üzere yapıldığı ve 1559 sayılı kararın Lübnan’da doğuracağı sonuçların hangi büyük proje için önemli olduğu, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savaş sırasında “Yeni Ortadoğu”dan söz etmesi sayesinde anlaşıldı.
1. Hizbullah’ın askeri kapasitesinin yok edilmesi,
2. Hizbullah güçlerinin Litani Nehri’nin kuzeyine sürülmesi,
3. Kuzey’de Suriye, güneyde de İsrail sınırına yerleştirilecek çok uluslu güçle Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve İsrail güvenliğinin sağlanması Temmuz Savaşı’nın stratejik hedefleri olarak ortaya kondu.
Image
Bunlar, 1559 sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile siyasi yollarla gerçekleştirilmeye çalışılan hedeflerdi ve İsrail’in bu savaştan zaferle çıkması durumunda Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un devrilmesi ve özellikle buna payanda kılınan Refik Hariri cinayeti konusundaki uluslararası mahkeme de kendiliğinden elde edilecek kazanımlar olacaktı.

1559 sayılı kararla ortaya konan hedefler Temmuz Savaşı ile de gerçekleştirilmedi ve 1701 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı “Yeni Ortadoğu” projesini oldukça gerileten bir durum yarattı. Çünkü ne Hizbullah’ın askeri kapasitesine zarar verilebildi ne Hizbullah’ı silahsızlandırma misyonuyla birçok uluslu güç yerleştirilebildi ne de Hizbullah’a silah sevkıyatının yapıldığı iddia edilen Suriye sınırı kontrol altına alınabildi.

Bu sebeplerle Hizbullah, 33 günlük savaş sonunda bu hedeflerin hiçbirinin gerçekleştirilmesine izin vermemiş olmasından hareketle zaferi kendisinin kazandığını; Winograd Komisyonu da öngördüğü hiçbir hedefi gerçekleştirememesinden, Hizbullah füzelerinden halkını koruyamamasından ve 1559’la öngörülen hedeflerin 1701’le gerçekleştirilememiş olmasından dolayı İsrail’in savaşta yenildiğini ifade etti.

Bununla birlikte gerek Hizbullah ve gerekse “Yeni Ortadoğu” projesinin mimarları, 1701’in soruna ilişkin bir nokta değil, noktalı virgül olduğunun bilinciyle yeni sürece hazırlandı. 1701’in yürürlüğe girmesinden ve UNIFIL ile Lübnan ordusunun güneye yerleştirilmesinden hemen sonra dikkatini askeri savunmadan iç politika alanına yönelten Hizbullah, ulusal birlik hükümeti konusunu söz konusu ederek bölge dışı güçlerin noktalı virgülden sonra atacağı adımları önlemeye yönelik hazırlıklara başladığını gösterdi.

Çünkü ABD tarafından desteklenen hükümetin görev süresi dolmadan önce, direnişi destekleyen Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresi sona erecek ve yeni cumhurbaşkanı parlamentoda ve hükümette çoğunlukta bulunan 14 Martçılar tarafından seçilecekti. Lübnan ordusunun bağlı bulunduğu cumhurbaşkanının ABD tarafından desteklenen 14 Martçılar tarafından seçilmesi, 1559’la, Temmuz Savaşı’yla ve 1701’le gerçekleştirilemeyen Hizbullah’ın silahsızlandırılması hedefinin iç politikadaki manevralarla gerçekleştirilmesi gündeme gelecekti.

Hizbullah, yeni cumhurbaşkanının bu parlamento ve bu hükümetle seçilmesini önlemek için ulusal birlik hükümeti kurulmasını, seçim yasasındaki demokratik temsili önleyen maddelerin değiştirilmesini ve erken seçimlere gidilmesini isteyerek siyasi bir direniş başlattı.

ImageBuna karşın; ABD, Fransa ve Arap ülkeleri ise Beyrut’taki müttefikleri olan 14 Martçılara verdikleri destekle en azından cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar hükümeti ayakta tutmaya ve Hizbullah’ın hedeflerinin gerçekleşmesini önlemeye çalıştı.

Hizbullah, Emel ve Mişel Aun liderliğindeki Ulusal Özgürlük Hareketi’nin hükümete karşı başlattığı sivil gösterileri iç savaş zeminine çekebileceklerinin işaretini vererek sokak çatışmaları yaratan 14 Martçılar, “uluslararası güçlerin Beyrut’taki şövalyeleri” nitelemesini haklı çıkardılar ve muhaliflerin kitlesel gösterilerini Riyad es-Sulh Meydanı’ndaki protesto çadırlarına hapsetmeyi başardılar.

Yaşanan Irak tecrübesiyle sorunun bir mezhep savaşı düzlemine çekilebileceğinden endişe eden Hizbullah liderliğindeki muhaliflerin, gösterilerin düzeyini Riyad es-Sulh Meydanı’ndaki grev çadırlarında sembolik düzeye düşürmeleri; ABD’ye, Arap müttefiklere ve 14 Martçılara, cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar zaman kazandırmış oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine yukarıda özetlenen siyasal zeminde giren Lübnan’da bu makam her iki taraf açısından da stratejik bir kale olarak görülüyor. Muhaliflerin elinde şu silahlar bulunuyor: Halk desteği, mevcut cumhurbaşkanı, ordu, meclis başkanı. Hükümet yanlıları ise; hükümet, parlamento çoğunluğu ve uluslararası destekten oluşan silahlara sahip.

Seçimi parlamentonun yapacak olması hükümet yanlılarının güçlü yanını oluştururken; cumhurbaşkanının parlamentonun üçte ikisinin oyuyla seçileceğini belirten anayasanın 49. maddesi, güçleri eşitliyor.

Zira 128 sandalyeli Lübnan parlamentosu, 14 Martçı milletvekillerinden Antuan Ganim’in geçtiğimiz haftalarda bombalı bir saldırı sonucu öldürülmesi üzerine 127’ye düşerken; hükümet yanlıları 68, 14 sandalyeye sahip Hizbullah liderliğindeki muhalifler ise 58 milletvekiline sahip bulunuyor.

ImageMevcut parlamento aritmetiği ile anayasanın 49. maddesine uygun bir cumhurbaşkanının seçilemeyecek olması, hükümet yanlılarını anayasayı tevil yoluna götürdü ve üçte iki oranının sadece ilk turda geçerli olduğunu, diğer turlarda %51 oyun yeterli olacağını iddia etmelerine sebep olduysa da 24 Eylül’de parlamento oturumuna katılmayan muhalifler birinci turun gerçekleşmesine bile izin vermeyerek seçim sürecini kilitleyebileceklerini göstermiş oldular.

Aslında seçimler öncesinde başta usul tartışmaları olmak üzere kartlarını açarak güç gösterisinde bulunan taraflar, seçimin bu noktada kilitleneceğinin işaretlerini vermiş, rest aşamasında atacakları adımları dahi sergilemekten geri durmamışlardı.

Varsayımını bile hesaba katan hükümet yanlıları, seçimi meclis dışında bir mekanda ve %51 oyla yapacaklarını söylerken; Cumhurbaşkanı Emil Lahud, tüm kesimlerin temsilini öngören Taif Anlaşması gereği mevcut hükümetin yasadışı olduğunu belirterek yetkilerini bu hükümete devretmeyeceğini ve Ordu Komutanı Mişel Süleyman başkanlığında ikinci bir hükümet atayacağını söyleyerek 14 Martçıları uzlaşmaya zorlamıştı.

Ulusal birlik hükümeti kurmakta ve erken seçimlere gitmekte başarılı olamayan muhalifler, taraflar arası güç dengesinden kaynaklanan çözümsüzlüğü aşmak için bu kez uzlaşma çağrısı yaptılar. Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümet yanlılarının cumhurbaşkanlığı konusunda uzlaşmaya yanaşması durumunda muhaliflerin ulusal birlik hükümeti talebini geri alacağını ve protesto gösterilerine son vereceğini açıklayarak çözüm yönünde bir zemin yarattı.
 792 Hit

8. Dosya: İnsan kaçakçılığı dünyanın çıkmazı mı? : Zeliha Sağlam
ImageBinlerce yıl boyunca güçlü olanın güçsüz olan üzerinde hak iddia etmesi ve yaptırım uygulamak istemesiyle sürdürüle gelmiştir insan ticareti. İnsan ticaretinin insan onuruna aykırı olduğu ve yasaklanması gerektiği genel kabul görünce insan ticareti el altından kaçakçılıkla devam etmiştir. Günümüzde insan kaçakçılığı büyük bir ticaret aracı olarak kullanılan, dünyanın demografik değişiminde rol oynayan, uluslararası arenada problemler oluşturan bir olgu olarak varlık gösteriyor. İnsan kaçakçılığı insanın haksız yere kullanımını hedeflediği için kaçırılan kurbanlar “modern köleler” olarak da adlandırılıyor. Kanun dışı ve ticari amaçla insanların pazarlanması anlamına gelen insan kaçakçılığı; insanların dilencilik, cinsel istismar, fuhuş, zorla evlilik, organ mafyasınca kaçırılma, uygun olmayan sağlıksız koşullarda az ücretle zorla çalıştırılma gibi muamelelere tabi tutulmaları şeklinde gerçekleşiyor. Fiziksel baskı, hile, dolandırıcılık, sahtekarlık ve diğer zorlama tekniklerle ele geçirilen insanlar önce toplanıyor, sonrasında ise gizli bir şekilde başka bölgelere taşınıp satılıyor.

İnsan ticareti 19. yüzyılda Batı tarafından oldukça yaygın ve büyük bir ticaret kaynağı olarak görüldü. Emperyalist güçlerin sermayesi haline gelen bu uygulamanın uluslararası hukukta yasaklanmasının ardından değişen tek şey, insanı bir mal gibi alıp satmanın yasal olarak engellenmesi; değişmeyen gerçek ise bu ticaretin gözlerden uzak devam ediyor olması. Yeraltı çeteleri ve organize olmuş şebekeler tarafından devam ettirilen insan kaçakçılığı, işin içine askerin, iş adamlarının ve yetkililerin de girmesiyle, çözüme ulaştırılamayan ve kaosa dönüşen büyük bir sorun haline geldi. Modern dünya, gizli kapaklı yapılan ve dünyada işlenen en büyük kanun dışı suçlar arasında yer alan insan kaçakçılığının kıskacı altında.

ImageModern dünyanın modern ayıplarından biri olan insan ticaretinin artış göstermesinin sebepleri arasında dünya nüfusunun 19. yüzyıla oranla üç kat artması ve bu artışın çoğunlukla gelişmekte olan üçüncü dünya ülkeleri arasında yaşanması yer alıyor. İstihdam fırsatının bulunmadığı, ekonomik eşitsizliğin, sosyal ayrımcılığın, politik istikrarsızlığın, hak ihlallerinin görüldüğü üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan fakir insanların durumlarını fırsat bilen insan tacirleri daha iyi bir hayat ve umut vaat ederek kurbanları ağlarına düşürüyor. Batı ülkelerinde daha iyi bir yaşam fırsatı olduğuna inandırılan kurbanlar çoğunlukla onlara süslü gösterilen ülkelere hukuki olmayan sahte pasaportlarla ya da taşıt içinde saklanarak kaçırılıyor.  Genellikle ABD’ye ve Batı Avrupa ülkelerine götürülen kurbanlar yakalandıklarında çoğunlukla hangi ülkede olduklarını bile bilmediklerini söylüyorlar. Kaçırılan kurbanların götürüldükleri yerlerde köle gibi çalıştırılmaları, alıkonulmaları ve kullanılmaları kaçınılmaz bir durum. Kurbanlar kendi ülkelerinde bulunduklarından çok daha kötü durumlarda hayat mücadelesi veriyorlar.

Cinsel istismar, zorla çalıştırılma, kölelik, organ mafyası gibi alanlarda kendisini gösteren insan kaçakçılığı, BM, Af Örgütü ve diğer birçok insan hakları örgütlerinin gözlem altında tuttuğu önemli bir konu olsa da yasadışı örgütlerin olaya müdahil olmasıyla çözümsüz bir hal alıyor ve neredeyse dünyanın her bölgesini etkisi altına almış durumda. BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) raporuna göre, çoğu Asya ve Doğu Avrupa’da olmak üzere 127 ülke insan kaçakçılığının kaynağı durumunda. Dünyada 27 milyon insan bugün köle olarak çalıştırılıyor ve bu sayı, insanlık tarihi boyunca ulaşılan en büyük seviye. Kayıtlara geçmeyen insanların sayısı ise oldukça fazla. İnsan tacirliğinde kaçırılan ve satılan kurbanların çoğu kız çocuklarından ve kadınlardan oluşuyor. Kadınlar ya zorla fuhşa zorlanıyor ya da cinsel istismara maruz kalıyor. Fuhşa zorlanan birçok kadın ve küçük yaştaki kız çocuğu ise zorlandıkları fuhuş pazarında HIV ve AIDS virüsü kaparak ölümle omuz omuza yaşıyor.

Erkekler ise maden ocaklarında, tarlalarda ve tehlikeli işlerde, sağlıksız koşullar altında hiçbir sosyal güvenceleri olmadan ağır işçi olarak çalıştırılıyor. Yaş oranına bakılmaksızın insanın kullanılmasını ve ondan haksız verim alınmasını hedefleyen istismarcılar ellerindeki işçilerin kaçmasını ve haklarını aramasını önlemek için çoğunlukla şiddete başvuruyor. Fiziki ve psikolojik yönden şiddete maruz kalan kurbanlar zorla alıkonuyor. Kendi başlarına hareket edecek özgürlükleri de bulunmayan bu insanların ne gidecek bir yerleri ne paraları ne de kimlikleri var. Polisin kendilerini yakalamasından korkanlar ise sığındıkları ev veya barakalardan bazen aylarca çıkmadan yaşamlarını sürdürüyor.

Global ekonomi sarmalında üretilen her bir ürünün yapım aşamasında, insan tacirlerince kaçırılan ya da zorla çalıştırılan kurbanların emeği var. Çikolatanın ham maddesini oluşturan kakaonun yetiştiği Güney Afrika tarlalarında işçiler zorla ve vahşice dövülerek çalıştırılıyor. Hindistan’da ailelerinden izinsiz alıkonulan çocuklar halı tezgahlarında boğaz tokluğuna çalıştırılıyor. Fildişi Sahilleri’nde, Avrupa’da futbolcu olacakları vaadiyle aileleri kandırılarak kaçırılan çocuklar farklı bir ülkeye götürülüyor ve çoğunlukla akıbetleri bilinmiyor. Çin’in Yunnan eyaletinde kız çocukları ya zorla evlendirilmek ya da Tayland’da fuhuş sektöründe kullanılmak üzere kaçakçılar tarafından para karşılığında satılıyor. Çin’deki tuğlahaneler ya da madenlerde korkunç koşullarda çalışan çocuklar ve yetişkin işçiler var. Brezilya’da şeker kamışı çiftliklerinde de durum değişmiyor.
Image
UNODC’un raporuna göre insan kaçakçılığının vuku bulduğu en büyük kaynak ülkeleri Tayland, Çin, Nijerya, Arnavutluk, Bulgaristan, Beyaz Rusya, Moldova ve Ukrayna olarak belirtiliyor. Hem geçiş hem de varış bölgesi olma özelliğini taşıyan ülkelerin başında ise Tayland, Japonya, İsrail, Belçika, Hollanda, Almanya, İtalya, Türkiye ve ABD bulunuyor.

BM’nin 2003’te insan kaçakçılığını suç ilan etmesiyle 110 ülke BM protokolünü imzalayarak insan kaçakçılığının suç olduğunu kabul etse de ne yazık ki katılımcı ülkeler pratikte ceza kanunlarını tesirli bir şekilde kullanmadıkları için suçun önüne geçilememektedir. Şimdiye kadar yakalanan suçlulardan çok azının mahkum edildiği, kurbanlara ise ulaşılamadığı biliniyor. Kendisine ulaşılabilen kurbanlar ise ülkeye kanun dışı giriş yapmaktan suçlu bulundukları için ikinci kez mağdur oluyor. İnsanların kaçırıldıkları varış ülkelerinde bilgili ve duyarlı hükümet personelinin bulunmayışı, kurbanların içinde bulundukları çıkmazın anlaşılmasını zorlaştırıyor. Mağduriyetin büyümesindeki en önemli sebeplerden biri ise ülkelerin insan kaçakçılığını önlemeye yönelik işbirliği konusunda isteksiz davranmaları ve doğru istatistiki bilgileri sağlamamaları.

Tehlikenin önlenmesi ve çözüm için devletlerarası koordinasyonu sağlamak gerekiyor. Ulusal ve uluslar arası yargı, insan hakları örgütleri, hükümetler, ticaret organizasyonları, STK’lar ve ülke vatandaşlarının bu konuda sorumlu davranıp birlikte hareket ederek “modern çağın köleliği”ne karşı duruş sergilemelerinin önemli bir çözüm yolu olduğunu vurguluyor. Önlem alınmazsa birçok insan kendi ülkesinden çok uzakta sefil olarak yaşam mücadelesi vermeye devam edecek. Faillerin serbest gezmesi, insan hakları ihlallerinin cezasız kalması, Bosna ve Kosova’da olduğu gibi savaş sonrasında kadınların, genç kızların ve çocukların fuhuş için kaçırılmalarına ve organ mafyasına davetiye çıkarıyor.

İnsan kaçırmanın insan haklarına yapılan bir tecavüz olduğunu; insan onuru, şerefi ve kişiliği üzerine yapılan bir saldırı olduğunu ve yasal olmadığını kabul eden bir dünyada durumun geleceğimizi tehdit edecek kadar büyümesi oldukça ürkütücü. Günümüz geçmişten çok uzak değil. Globalleşme ve modernleşme senaryolarıyla daha iyi bir hayatı hedef gösterenler, başkalarının yaşam hakkını ellerinden alarak kendi hayatlarını yaşama telaşındalar. Ne yazık ki hızla yayılan insan ticareti, uluslararası arenada her zaman alıcı bulan ticari bir olgu ve organize bir suç olmaya devam ediyor.
 1138 Hit

9. Dosya: Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti : Elvan Gevrek
Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti21. yüzyılın önemli sorunlarından biri olarak karşımıza çıkan, insan haklarının ihlal edilmesine neden olan yasadışı göç veya göçmen kaçakçılığı, dünyada giderek daha büyük bir sorun haline gelmektedir. Organize suç örgütleri, diğer suç türlerine göre göçmen ticaretinden daha kolay kazanç elde ettikleri için bu alandaki suç oranı giderek artmaktadır. Bu yazıda, küreselleşmenin beraberinde getirdiği olumsuz sonuçlarından biri olan göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti kavramları üzerinde durulacak ve konu uluslararası düzeyde, özellikle de Türkiye’nin bu soruna yaklaşımı açısından ele alınacaktır.

Göçmen kaçakçılığı, kimi zaman, kimi ülkelerde insan ticaretine kaynaklık eden bir olgu olmakla birlikte, gerek kaynak gerek hedef ülke açısından, toplumsal ve kültürel olarak bazı olumsuzluklara yol açması nedeniyle büyük bir sorundur. Düzenli ya da düzensiz olsun, ekonomik, sosyal veya siyasal nedenlerle, iş bulma ya da iltica gibi amaçlarla yapılan göç hareketlerinin altında gerçekleştirilen göçmen kaçakçılığı faaliyetleri, günümüzde hem kaynak hem de hedef ülke olarak kullanılan Türkiye’yi çok yönden etkilemektedir. Söz konusu faaliyetler, genellikle uluslararası düzeyde örgütlenmiş organize suç şebekeleri tarafından yapılmakta; hem ülke içi hem de ülkeler arasında menfaat karşılığı işlenen suç, şiddet ile iç içe geçmektedir.

Sömürü ve istismar amaçlı gerçekleştirilen insan ticareti, bu suça maruz kalan kurbanlarının güvenliğini ve refahını hiçe sayan ve insan haklarına ilişkin olarak ağır suçlar doğuran organize bir suç türüdür. İnsanların çaresizliklerinden faydalanılarak gerçekleştirilen bu suç türünün tanımı ulusal ve uluslararası kanunlarda belirlenmiştir. Türk Ceza Kanunu’nun 79. maddesine göre göçmen kaçakçılığı şöyle tanımlanmaktadır: “Doğrudan veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla, yabancı bir devlet tabiiyetinde bulunan veya vatansız olan veya Türkiye’de sürekli olarak oturmasına yetkili mercilerce izin verilmemiş bulunan kimselerin Türkiye’ye yasal olmayan yollardan girmelerini veya ülkede kalmalarını, bu kişilerin veya Türk vatandaşlarının yasal olmayan yollardan ülke dışına çıkmasını sağlamaya ‘göçmen kaçakçılığı’ denir.” TCK tanımından da anlaşılacağı üzere Türkiye, Asya ve Avrupa arasındaki konumunun da etkisiyle, hem “hedef” hem “ transit”  hem de “kaynak” ülke konumundadır. Her ne kadar günlük yaşamda varlıkları çoğumuzca hissedilmese de, Türkiye’de şu an bir milyon kaçak göçmen işçinin varlığı ve her yıl 100 bin kaçak göçmenin yakalandığı emniyet güçleri tarafından bildirilmektedir. Ayrıca 100 bin kişinin de yakalanmadan Türkiye’ye giriş-çıkış yaptığı düşünülüyor. Yapılan incelemeler sonucunda 1995-2004 yılları arasında toplam 477 bin kaçak göçmen yakalanmıştır. Suç örgütlerinin Türkiye’yi hedef, transit ve kaynak olarak kullanmaları,  AB baskısıyla Türkiye’nin bu suça karşı sert tedbirler almasını kaçınılmaz kılmıştır.

TCK’da, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti de yasaklanmakta olup; TCK’nın 79. maddesinde “Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla, yasal olmayan yollardan; bir yabancıyı ülkeye sokan veya ülkede kalmasına ya da Türk vatandaşının veya yabancının yurt dışına çıkmasına imkan sağlayan kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve 10 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek cezalar yarı oranda artırılır. Bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.” şeklinde; TCK’nın 80. maddesinde ise insan ticaretinin çeşitli boyutları açıklandıktan sonra bu suçu işleyenlere “Sekiz yıldan 12 yıla kadar hapis ve 10 bin güne kadar adli para cezası verilir.” şeklinde hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin devamında “Bu amaçlarla girişilen ve suçu oluşturan eylemler var olduğu takdirde, mağdurun rızası geçersizdir. 18 yaşını doldurmamış olanların aynı maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir yerden diğer bir yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya barındırılmaları hallerinde suça ait araç fiillerinden hiçbirine başvurulmuş olmasa da faile sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası verilir. Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.” şeklinde karara bağlanmıştır.

ImageGöçmen kaçakçılığının da kaynaklık yaptığı, sınır aşırı örgütlü insan ticaretine karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne ek insan ticaretinin, özellikle kadın ve çocuk ticaretinin önlenmesine, durdurulmasına ve cezalandırılmasına yönelik protokolün 3. maddesinde “insan ticareti”nin tanımı verilmektedir. Protokolün tanımına göre; a) İnsan ticareti: Kuvvet kullanarak veya kuvvet kullanma tehdidi ile veya diğer bir biçimde zorlama, kaçırma, hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma, kişinin çaresizliğinden faydalanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına çıkar sağlama yoluyla kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınması anlamına gelir, b)İnsan ticaretinin (a) bendinde belirtilmiş yöntemlerden herhangi biriyle yapılmış olması halinde, mağdurun bu istismara razı olup olmaması durumu değiştirmeyecektir, c) Bu maddenin (a) bendinde öngörülen yöntemlerden herhangi birini içermese bile, çocuğun istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim edilmesi veya teslim alınması “insan ticareti” olarak kabul edilecektir, d) 18 yaşın altındaki herkes çocuk kabul edilecektir.
Sınırı aşan örgütlü suçlara karşı BM sözleşmesi 29 Eylül 2003 tarihinde (4800 sayılı kanun, RG.04.02.2003/25014); insan ticaretinin, özellikle kadın ve çocuk ticaretinin önlenmesine ve yasaklanmasına ilişkin protokol 25 Aralık 2003 tarihinde (4804 sayılı kanun, RG.04.02.2003/25014); kara, deniz ve hava yoluyla göçmen kaçakçılığına ilişkin protokol ise 28 Ocak 2004 tarihinde (04.02.2003/25014)  ülkemizde yürürlüğe konmuştur.

İnsan ticaretine en çok maruz kalan kitle maalesef kadınlar ve çocuklardır. Göçmen kaçakçılığında bireyin kendi rızası mevcutken, insan ticaretinde bu söz konusu değildir. Birey bu suçu zorla,  kandırılarak, kaçırılarak ya da kaba kuvvet zoruyla işlemektedir. Göçmen kaçakçılığı devlete karşı işlenen bir suç olmasına karşın, insan ticareti kişilere karşı işlenen, insan haklarını ilgilendiren bir suçtur. Ancak göçmen kaçaklığı da insan tüccarları için birincil kaynak durumundadır. Göçmenlerin ulaştıkları ülkede karşılaştıkları sorunlardan dolayı insan tüccarlarının eline düşmesi büyük bir ihtimaldir. Bu tür sınır aşırı suçlar birbiriyle bağlantılı şekilde yürümektedir. Göçmenleri belli fiyata istediği ülkeye götüreceklerini vadeden kişiler, onları değişik metotlarla istedikleri ülkeye götürüp bıraktıktan sonra, insan tüccarlarını devreye sokmaktadırlar.

Gelişmiş ülkeler tarafından, genel olarak yasadışı göçü önlemek maksadıyla alınan önlemler, insan hareketliliğini azaltmaktan çok, gelişen ulaşım ve iletişim teknolojisiyle birlikte insan kaçakçılığının daha kompleks bir şekilde yapılmasına neden olmaktadır. Bu durum “bireysel” olarak gerçekleştirilen “yasadışı göç” olgusunun örgütlü bir şekle dönüşmesine yol açmaktadır. Bu durum, ülkelerin yasadışı göçle ve onun ortaya çıkardığı yeni suç türleriyle mücadelesini güçleştirmektedir. Bunun yanında uygulamaya konan yeni önlemler, göçmen kaçakçılığını çevre ülkelere yönlendirmekte ve suç örgütleri yardımıyla yasadışı yollardan girişe imkan tanımaktadır. Özellikle Avrupa devletlerinin yasal yollarla gelmek isteyen yabancılara veya mültecilere yönelik yıldırma ve bu kişileri istememe politikası, umut arayışında olan bu tür insanları göçmen kaçakçılığı ile ilgilenen suç şebekelerine yönlendirmektedir.

Sonuç olarak; üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan siyasi ve etnik çatışmalar, çevre felaketleri ve küreselleşmeyle gelen yaşam standartları, eşitsizliğin önemli yan ürünlerinden biri olan kaçak işçi göçü, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti bugünün dünyasını çok ciddi tehdit etmektedir. Ancak kaçak işçi göçü, insan kaçakçılığı ve ticareti her zaman için uluslararası göç olgusunun bir parçası olmasına rağmen, önlenemediği için son yıllarda bu tür suç eylemlerinde önceden tahmin edilemeyen bir artış olmuştur. Türkiye açısından ise bu sorun, AB’nin isteği doğrultusunda yapılan birtakım hukuki düzenlemelerin dışında, içsel bir sorun olarak yeterince değerlendirilmemektedir. Kamyonların içinde yakalanan ve Ege kıyılarında batan teknelerde ölüp giden kaçak göçmenlere ilişkin bir-iki haber dışında Türk medyasında bahsi geçmese de, Türkiye, jeopolitik konumu sebebiyle bu küresel olgudan payına düşeni fazlasıyla almaktadır.

Image

Hedef, transit ve kaynak ülke: Türkiye
Türkiye, Asya ve Avrupa arasındaki konumunun da etkisiyle, göçmen kaçakçılığında hem hedef hem transit hem de kaynak ülke konumundadır. Türkiye’de her yıl 100 bin kaçak göçmen yakalanmakta, halihazırda ise bir milyon göçmen işçi bulunmaktadır.

Afrika’dan Avrupa’ya insan seli
Yoksul Afrika ülkelerinde yaşayan gençlerin, eğitim, kariyer ve daha iyi yaşam şartlarına kavuşma hayaliyle Avrupa ülkelerine yaptıkları yolculuklar hüsranla son buluyor. Örneğin; Fildişi Sahili’nde bir futbol kulübüne üye olan 34 genç, Avrupa futbol takımlarında kariyer vaadiyle kandırıldı. Ortalama 400 dolar ödeyerek çıktıkları yolculuk sonunda, kendilerini Mali’de terk edilmiş bir evde buldular.
 1591 Hit

10. Dosya: Zorunlu emek ve insan tacirliği : Sertaç Şehlikoğlu
Foucault, modern çağda işkencenin şekil değiştirdiğini anlatırken, algımızı geri dönülmez şekilde altüst etmişti. Modernizmin pırıltılı ve umut vadeden söylemleri, istesek bile başımızı döndüremiyordu. Artık geride, ilkel zamanlarda kaldığına inanmamız beklenen köleliğin, onca pırıltının arasında kuytu karanlıklarda, ama hayatın çok da içinde olduğunu görmeyi bir şekilde başarıyorduk işte.
Zorunlu emek ve insan tacirliği
“Zorunlu emek” ile milyonlarca insan, günümüz modern kölelik sisteminin aktörleri. Zorunlu emek işçilerinin maruz kaldığı insan hakları ihlalleri arasında tecavüz, işkence ve hatta cinayet yer almakta. Fiziksel yolların dışında, psikolojik şiddetle de karşılaşan işçiler korkutma, tehdit ve yıldırma gibi yöntemlerle günde 12 saati aşan vardiyalarla çok ağır koşullarda çalışmaya zorlanmakta.  

Sebepler:
Yoksulluk: Yoksulluk, dünyada zorunlu işçiliğin altında yatan en temel sebep. Çalışmaya zorlanan işçilerin çoğu, açlık sınırında yaşayan ve daha iyi koşullara sahip olma vaadiyle kandırılan çocuk veya yetişkinlerden oluşuyor.

Imageİşsizlik: İşsizlik oranının yüksek olduğu ülkeler, aynı zamanda insan tacirlerinin de en kolay zorunlu işçi bulduğu bölgeler durumunda.

Ayrımcılık: Ayrımcılık sonucu iş bulmakta zorlanan etnik kökenler (bölge bölge değişmekle beraber örneğin Hintli Müslümanlar), hayatlarını devam ettirebilmek için çareyi zorunlu işçilik şartlarına boyun eğmekte bulabilmektedirler.

Suistimal: Özel şirketlerin işverenleri genellikle ucuz işçi çalıştırarak çalışanlarını suistimal ediyor.

Siyasi çatışmalar: İnsan tacirleri, ucuz işçi bulabilmek için siyasi çatışma ve belirsizliklerin oluşturduğu boşluktan faydalanabilmektedir.
Image
İnsan ticareti
Şu anda yeryüzünde 2,4 milyon kişinin yasal veya yasadışı yollarla ülkesinden kopartılıp başka ülkelerde çalışmaya zorlandığı tahmin ediliyor. Uluslararası yer değiştiren zorunlu işçilerin yıllık sayısı ise 600.000 ila 800.000 arasında değişmekte. Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş bölgelerde göçmen ve sığınmacılar zorunlu işçiliğe tabi tutulurken; Ortadoğu, Asya ve Afrika’da sahte vaatlerle kandırılan kişiler farklı sektörlerde kullanılmaktadırlar. İnsan tacirleri, iyi koşullarda yüksek maaşlı iş sunma vaadiyle kandırdıkları işçileri, dillerini bilmedikleri ülkelere götürüyor ve iş sonrası kilit altında tutarak işçilerin yardım istemelerini veya kaçmalarını da önlemiş oluyorlar.

Çocuk işçiler
Ulusal ve uluslararası kanunların hemen hepsi, çocuk işçi çalıştırılması ile ilgili benzer düzenlemeler getirmektedir. Uluslararası Emek Kuruluşu Konvansiyonu 138. maddesi, 12 yaş altındaki çocukların çalıştırılmasını yasaklarken, 13-15 yaş arası çocukların yalnızca hafif işlerde çalıştırılmalarına izin vermektedir. Çocukların çoğu ailelerinden iyi şartlarda yaşayacakları, hatta eğitim alacakları vaadiyle uzun süreli kontratlar karşılığında kiralanırken, önemli bir kısmı da kaçırılarak dillerini bilmedikleri ülkelerde çalıştırılmaktadırlar. Kimi aileler ise açlık sınırında yaşamakta ve bu yüzden çocuklarının zorunlu işçi olarak çalıştırılmasını, yaşayabilmeleri için bir çıkış yolu olarak görmektedirler.

Çocukların çalıştırıldıkları sektörler genellikle dokumacılık, tarım, ormancılık, avcılık, imalat gibi çeviklik isteyen işlerdir. Dünyada zorunlu emek gücünün yarısını 15 yaş altı çocukların oluşturduğu tahmin ediliyor.  

Haitili restavek çocuklar
Haitili pek çok çocuk, aileleri tarafından hizmetçi olarak veriliyor veya satılıyorlar. “Resvatek” olarak anılan bu çocukların çoğu kız.Image İşveren ile aileler arasında aracılık yapan kişilerce bulunup ailelerinden kopartılan bu çocuklar, işverenlerine göre, bir insandan ziyade işe yarar bir eşyadan çok farklı değil. İşveren aile, çocuktan memnun kalmadığında kimseye açıklama yapmadan çocuğu dışarı atabilir; bu durumda restaveklerin rahatsız olma, şikayet etme veya geri dönme hakkı yok.

Borçlandırılmış emek
Zorunlu işçileri elde tutmak için en sık kullanılan yöntemlerden biri de işçiye senet veya sözleşme imzalatarak borçlandırma. 1999 Birleşmiş Milletler Çağdaş Kölelik Şekilleri Çalışma Grubu verilerine göre, sekiz yıl önce dünyada 20 milyon insan bu şekilde çalışmaya zorlanıyordu. Bugün bu sayının yarıya indiği tahmin edilmekte. Ülkeler, bu şekilde işçi çalıştırmayı yasaklamakta, fakat yürütmedeki boşluklar yüzünden özellikle Nepal, Hindistan ve Pakistan gibi Güney Asya ülkelerinde yeterli derecede ilerleme kaydedememektedirler.
 786 Hit

11. RÖPORTAJ: Terör üreten söylem: "Terörizmle savaş" : H. Zehra Öztürk
ImageDr. Heytam Menna, 1970’lerde Suriye’de öğrenci olduğu yıllarda arkadaşlarının çoğunun siyasi gerekçelerle tutuklanmasına şahit oldu, kendisi de benzer gerekçelerle 1978’de Suriye’den sürüldü ve Fransa’ya yerleşti. Fransa’ya yerleştiği günden bu yana insan hakları ve insani yardım alanında çalışmalar yürüten Menna, insani yardım alanında 40’tan fazla bölgede çalışma takip etti; insan hakları alanında makaleler yayımladı, iki ciltlik “Kısa Evrensel İnsan Hakları Ansiklopedisi”ni literatüre kazandırdı. Halen Arap İnsan Hakları Komisyonu sözcüsü olan Menna, merkezi Paris’te olan International Bureau Humanitarian (Uluslararası İnsani Yardım Dernekleri Bürosu)’ın da başkanlığını yapmaktadır.

International Bureau Humanitarian tarafından 8-9 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen III. Uluslararası İnsani Yardım Kuruluşları Konferansı için İstanbul’da bulunan Dr. Heytam Menna ile konferansın alt başlığı olan “terörizmle savaş” söylemi ve insani yardım kuruluşları üzerindeki etkisi hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.


Sayın Menna, sizi böyle bir konferans düzenlemeye iten sebep neydi?

İnsani yardım kuruluşlarını ve çalışanlarını keyfi olarak yorumlanan “terörle mücadele” söylemine karşı korumak ve desteklemek için sürdürdüğümüz çalışmalar boyunca, geçmişte neler yaptığımızı ve dolayısıyla neleri değiştirmeye gücümüz olduğunu biliyoruz. Terörizmle mücadele söylemi altında yapılan hukuksuzluklara karşı da yapabileceğimiz önemli şeyler olduğunun farkındayız. Bu nedenle, 11 Eylül sonrasında bütçelerine el konan, kapatılan, çalışmaları engellenen kuruluşların “Biz terörist değiliz.” savunmasından sıyrılıp artık kendilerine üretilen bu terörizme karşı harekete geçmeleri için bir zemin oluşturulması ihtiyacından hareketle bu konferansı gerçekleştirdik.

İsimlerinin “terörizmle savaş” ile birlikte anılmasını istemedikleri için bazı kuruluşların konferansa katılmadığı doğru mu?

Üyemiz olan bazı Hıristiyan kuruluşlar konferans için başka bir konu başlığı önermemizi istediler. Oysaki biz konferans konusunu demokratik olarak tartıştık ve çoğunluk “terörizmle savaş” konusunda ittifak etti. Sonuçta bu kuruluşlar gelmek istemediklerini söylediler, ancak demokratik olarak katılımcıların çoğunluğunun almış olduğu kararı kabul etmek zorundalar.

Bizzat terörizmle savaştığını söyleyen ABD tarafından üretilen “terörizm” karşısında, birçok insani yardım kuruluşu zarar gördü. Somutlaştıracak olursak, bu kuruluşlar ne tarz problemlerle karşılaştı?

Maalesef insani yardım alanında çalışan birçok İslami kuruluş, terörizme karşı savaş başlığı altında keyfi olarak yürütülen bu hukuksuzluğun kurbanıdır. Geçtiğimiz altı yıl içerisinde söz konusu İslami kuruluşlara karşı herhangi bir yasal suçlama yapılmadı. Suçlamalar keyfi olarak yapıldı; bu kuruluşların terörizmle ilişkili olduğuna dair herhangi bir kanıt gösterilmedi. Geçerli delil olmaksızın bu kuruluşlar kapatılma, bütçelerine el konulma gibi muamelelerle karşılaştı. Ancak ben çok iyi tanınan, Nobel Ödülü’ne layık görülen Sınır Tanımayan Doktorlar örneğinden bahsedeceğim. Sınır Tanımayan Doktorlar, kurumlarının beş üyesinin suikaste kurban gitmesinden sonra Afganistan’dan çekildiler. Daha sonra Irak’ta sorun yaşamaya başladılar ve Irak’taki adamlarını da çektiler. Somali’de, Sudan’da sorun yaşadılar; oralardan da çekildiler. Şu an sadece Çad’da mültecilerle ilgileniyorlar. Yani artık onlara sınır tanımayan doktorlar demek mümkün görünmüyor. Onlar da mağdurlar. Kendilerine bu toplantıya gelmeleri gerektiğ
ini, kendilerinin de bu savaş nedeniyle mağdur edildiğini söyledim; zira onlar da konferansa katıldılar.

ImageSizin de belirttiğiniz gibi, dünyanın farklı bölgelerinde insani yardım kuruluşlarının çalışmalarına ihtiyaç duyan binlerce insan var. İnsani yardım kuruluşlarına karşı sürdürülen bu tutumdan ihtiyaç sahipleri nasıl etkileniyor?

Örneğin, Suudi Arabistan kökenli el-Harameyn Yardım Kuruluşu, Somali’de çok önemli faaliyetlerde bulunuyordu. El-Harameyn’in oradaki amacı, savaş mağduru olan çocukları eğitim imkanlarına kavuşturmaktı. Bu bağlamda el-Harameyn, kabilevi veya politik bir ayrım gözetmeksizin her çocuğa ulaşmaya çalıştı. Onlarca merkezden eğitim faaliyetlerine destek verdi. Ancak el-Harameyn’in terörizm listesine dahil edilmesinin ve faaliyetlerinin durdurulmasının ardından bu kurumlarda eğitim alan onlarca çocuk gıda ihtiyaçlarını gidermek için milis hareketlerine dahil oldular.

Peki, uluslararası hukuk mekanizmaları neden “terörizmle savaş”ın geldiği bu nokta karşısında sessizler?

Bildiğiniz gibi uluslararası mekanizmalar Soğuk Savaş’ın, ABD ve SSCB arasında çatışmaların yoğun olduğu bir dönemin, gayri meşru çocuklarıdır. Şu anda, Güvenlik Konseyi’ndeki durumu değiştirebilecek tek güç ABD’dir. Biz STK’lar olarak lobi faaliyetlerinde bulunuyoruz. Bu duruma karşı mücadelemizi sürdürüyoruz; BM’de ve Güvenlik Konseyi’nde bazı şeyleri değiştirmek için çalışıyoruz. İki ay önce dünya çapında 32 STK olarak, Irak işgali hakkında 3000’den fazla referansın kullanıldığı bir kitap yayımladık. Guantanamo’nun açılışının altıncı yılında New York’da olacağız ve kapatılması yönündeki taleplerimizi yineleyeceğiz. Bildiğiniz gibi Guantanamo’da üç arkadaşımız var. Pentagon üç yıl önce üçünün de suçsuz olduğuna ve evlerine dönebileceklerine karar verdi ancak kendileri halen Guantanamo’da tutuluyor. Bu kişilerden biri Afganistan’da 20 sağlık ocağı açmış, diğeri yine Afganistan’da 12 okul açmıştı. Ödülleri ise hayatlarından altı yılın çalınması oldu. Birçok insan hakları ve insani yardım kuruluşu bu kişiler h
akkında konuşmamayı tercih ediyor, çünkü korkuyorlar.

Bu alanda sürdürülen mücadeleler uzun soluklu olmalı ve sınır tanımamalı. İşte bu noktada Brezilya’dan Güney Afrika’ya dünyanın farklı bölgelerine ulaşan iletişim ağımız önem kazanıyor. Bugün uluslararası hukuka, insan hakları hukukuna karşı sürdürülen bu savaşa karşı en iyi silah, uluslararası sivil toplumdur. Ancak sivil toplum, devletler üzerinde baskı oluşturabilir.

Peki, konferansa geri dönecek olursak, International Buraeu Humanitarian üyeleri “terörizmle savaş” karşısında nasıl bir yol takip edecek?

Biz IBH olarak, BM Güvenlik Konseyi ile ve İnsan Hakları Yüksek Komisyonu özel raportörü ile düzenli olarak temas halinde olacağız. Her ay kendilerini düzenli olarak ziyaret ederek konuyu gündemlerine taşıyacağız. Masum ve mazlum meslektaşlarımızın durumunu iyileştirmek, sorunlarına çözüm bulmak için kendilerini zorlayacağız.

Buna ek olarak, terörizm listesinde olan birçok kuruluş var. Biz bu kuruluşların terörizmle ilişkilendirilmesine itiraz olarak davalar açtık; bu davaları takip edecek, devlet yetkilileri ile görüşeceğiz.

Sayın Menna, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz.
 828 Hit

12. İKTİBAS: Sabra ve Şatilla katliamı 25. yıldönümünde : İnsani Yardım Vakfı
Image16 Eylül 2007 tarihi yakın geçmişin en kanlı ve vahşi katliamının 25. yıldönümüne işaret ediyor. 1982’de Lübnan’daki Sabra ve Şatilla toplama kamplarında vahşice bir kıyım gerçekleşti. Bundan tam 25 yıl önce bugün, ülkenin sağ kanat Falanjist üyelerinden oluşan milis kuvvetler, İsrailli askeri birliklerin gözetimi altındaki iki toplama kampında yaşayan 3000’den fazla Filistinliyi katletti. Öldürülenlerin büyük çoğunluğunu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturuyordu.

Image15 Eylül’de “Irak’ta savaşın acilen sona ermesi” talebiyle Washington DC’ye yürüyen binlerce insan Sabra ve Şatilla katliamı kurbanları için de saygı duruşunda bulundu. Amerika’nın birçok eyaletinde harekete geçen protestocular bu vahşi katliamın kurbanlarını anarken, Filistin’de halen mücadele eden insanlara da birlik ve dayanışma mesajı gönderdi.

16 Eylül 1982’de, İsrail ordusunun Batı Beyrut’taki hakimiyetini genişletmesini müteakip sağ kanat Falanjist milis güçler, İsrailli güçlerin komutası altında Lübnan’ın başkentinin varoşlarında konuşlanmıştı; ve daha sonra bu milisler Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına doğru yola çıktı. Milis kuvvetler, Sabra ve Şatilla’da yüzlerce savunmasız erkek, kadın ve çocuğu katletti. Bölgenin kontrolünü elinde bulunduran İsrail ordusu, Falanjistlerin kamplara girmesine ses çıkarmazken, iki gün boyunca hayatlarını kurtarmak için kaçmaya çalışan göçmenlere aralıksız olarak ateşlediği öldürücü işaret fişekleri ile engel oldu. Toplama kamplarındaki mültecilere korunma garantisi vermiş olan Amerikan güçleri ise katliamdan sadece birkaç gün önce birliklerini bölgeden çekmişti.

Bugüne kadar kimse kendini bu cinayetlerin sorumlusu olarak hissetmedi. İsrailli vatandaşların da dahil olduğu uluslararası camianın bu toplu zulme tepkisi karşısında İsrail hükümeti Kahan Soruşturma Komisyonu’nu kurdu. Komisyon İsrail’i katliama iştirak etmekten sorumlu tutarken ordu komutanı Rafual Eitan’ın açığa alınmasını talep etti. Aynı komisyon Savunma Bakanı Ariel Şaron’u da katliamdan kişisel olarak sorumlu olduğu iddiası ile istifaya zorlarken, Şaron’un bir daha hiçbir kamusal göreve getirilmemesini istedi. Bütün bunlara rağmen Şaron 2001’de İsrail’in başbakanı seçildi. Geçirdiği şiddetli felce kadar görevinin başındaydı fakat hastalığı onu başbakan olarak görevini ifa etmekten alıkoydu. Katliamı komuta eden Falanjist kumandan Elia Hobeika ise, sonraki yıllarda Lübnan hükümetinde bakanlık görevine getirildi.

Katliamın 25. yıldönümü, Filistinli mültecilerin yarım yüzyıldan fazladır süregelen trajedilerini ve devletsiz insanlar topluluğu olarak savunmasızlıklarını hatırlamak için bir vesile.

1948’de İsrail’in Filistin’i işgalinden sonra anayurtlarından sürülen çok sayıda Filistinli Lübnan’daki göçmen kamplarında hayatını sürdürdü. Bugün yüz binlerce Filistinlinin evlerine dönüşleri engelleniyor; Filistinliler Lübnan’da tüm insani haklardan muaf tutularak mülteci statüsünde yaşıyor. Yurtlarına dönemiyorlar; çünkü onlar Filistinli. Çünkü İsrail Filistin’in kimliğini, varlığını ve Filistinlilerin kendi kaderleri üzerindeki tayin hakkını yok etmek için 1948’de Filistin’i işgal etti.

Sabra ve Şatilla’daki katliamlar Filistinlilere karşı yürütülen soykırım bağlamında değerlendirilmelidir. İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında rapor edilmiş Uluslararası Hukuk İhlalleri’nde soruşturma yapmak için hazırlanan “1983 Uluslararası Komisyon Raporu” daha çok bilinen ismiyle “MacBride raporu” bu katliamların “İsrail’in, Filistin’in siyasi iradesini ve kültürel kimliğini yok etmeye yönelik daha geniş niyetleriyle ilgisiz olmadığına” hükmetmişti. Gerek Deir Yasin ve gerekse 1948’de gerçekleştirilen diğer katliamlardan kurtulanlar, daha sonra 1953, 1967 ve 1982 Lübnan işgali sırasında gerçekleşen katliamlarla yüzleştiler.

Lübnan’daki Filistinli mültecilere yapılan saldırılar Sabra ve Şatilla katliamları ile son bulmamıştır. Son zamanlarda Lübnan askerleri, görünüşte Filistinli olmayan, küçük silahlı bir ordunun peşinden gitme bahanesi ile Nehr-ül Barid Mülteci Kampı’na saldırdı. Kamptaki Filistinliler her şeylerini yitirerek ortada bırakıldılar; öyle ki evleri ve kamplarının büyük bir çoğunluğu benzerine az rastlanır bir şekilde tamamen yok edildi.

1982 katliamının amacı, Filistin halkının ruhunu çökertmek, gücünü kırmak ve son derece büyük bir terörist eylemle Filistin direnişini yok etmekti. Fakat amacına ulaşamadı. Bugün, Filistin halkının kendi kaderlerini belirleme ve en önemli hakları olan sürgün hayatından memleketlerine dönme mücadeleleri devam ediyor.
 763 Hit

13. Çin istilası karşısında direnen bir hayatın hikayesi: Berat Hacı : İnsani Yardım Vakfı
ImageHürriyet, özgürlük ve vatan uğrunda geçmiş bir asrın şahidi, kahramanı, zulüm dağlarının yenilmez kartalıdır Berat Hacı. Berat Hacı, 16 Ekim 1910’da, İpek Yolu’nun en işlek geçitlerinden biri olan Kaşgar’ın İpekçiler Sokağı’nda tüccar bir ailenin çocuğu olarak hayata gözlerini açtı. Henüz sekiz yaşındayken babası onu okuması için şehir dışındaki Kasım Hoca’ya gönderdi. Bir süre medresede eğitim gördükten sonra babasının dükkanında çalışmaya başlayan Berat Hacı’nın mücadele saflarında yer alması ise, 1931’de Doğu Türkistan’ın Kumul şehrinde Mançu-Çin istilasına karşı başlatılan mücadele ile filizlendi. İşte Berat Hacı, sömürgeye, zulme, adaletsizliğe ve cehalete karşı ilk adımını bu direnişe katılmakla atmış oldu.

Berat Hacı’nın bir asker olarak katıldığı ilk savaş, Aralık 1931’deki Kaşgar Yenişehir muharebesi olmuştu. “Ölürsek şehit, kalırsak gazi” şiarı ile meydanlara düşen Berat Hacı’yı ne ölüm korkusu bu yoldan yıldırdı ne de savaşın zorlu şartları. Aralıksız devam eden kanlı milli mücadele sonucunda 12 Kasım 1933 yılında Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kuruldu. Mücahid Berat, bu sıralarda özel kuvvetlerde devlet erkanının korumalığını yapmaktaydı.   

Berat Hacı, 1937’de Çin Valisi Şing Şisey’in Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ni hezimete uğratmasının ardından evine döndü. Başta babası olmak üzere ailesinden dokuz kişinin Çin hükümeti tarafından tutuklandığını duyduğunda, aile üyelerinin durumunu öğrenmek için hükümet dairesine giden Berat Hacı, kendisinin de aranmakta olduğundan habersizdi. Berat Hacı tutuklandı ve 1942 yılına kadar hapiste kaldı. Dayısının kefaleti ödemesiyle hapisten çıkan Berat Hacı, 20 Mayıs 1943 itibariyle Çin istilacılarına karşı yine savaş meydanlarında buldu kendini. Kendisinin de içinde bulunduğu bu mücadele, Kasım 1944’te Doğu Türkistan Hükümeti’nin kurulmasıyla neticelendi.

Süreç içerisinde Doğu Türkistan topraklarında kendi kuvvetlerini iyice pekiştiren Çin, Doğu Türkistan Hükümeti’nin kurulmasından itibaren görevde bulunan üst düzey yöneticileri, teker teker idam etmeye başladı. Daha alt görevlerde olanlar ise hapse atıldı. Tersine esen bu rüzgardan Binbaşı Berat da nasibini aldı.

13 Kasım 1960 günü Çin güçleri tarafından tutuklanan Berat Hacı’ya mücadele ile geçen 30 yılın hesabı soruluyordu. Ekipler onu 1933 yılında kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, 1944 yılında kurulan Doğu Türkistan Hükümeti ve Doğu Türkistan’ı Çinliler tekrar ele geçirdikten sonra Çin yönetimine karşı oluşmaya başlayan yeni gruplar hakkında bilgi vermeye zorladı. Konuşması karşısında ona büyük servet ve devlet idaresinde yüksek makamlar vaat edildi. Bu vaatler karşısında sonuç alamayan Çinli yetkililer, yıllarca süren hapis hayatı esnasında Berat Hacı’yı türlü işkencelere maruz bıraktı.  Gece işkenceye maruz kalan, sorgu-suale çekilen Hacı, gündüzleri de ağır işlerde çalıştırıldı. Berat Hacı ayrıca 110 gün boyunca karanlık bir odada tutuldu.
Image
1971 yılının ocak ayında idama mahkum edilen Hacı, 1981 yılında kaldığı hücreden çıkarıldı ve kalabalık bir heyet tarafından yine sorgulanmaya başladı. Bu esnada idam kararı iptal edildi. Kısa bir müddet sonra, 1 Mayıs 1981’de gardiyan eşliğinde ailesi ile görüştürüldü. Kendisini görmeye gelen annesini, kardeşini, sevgili eşini, anne olmuş kızını tanıyamadı. Berat Hacı, 1981 yılının Kasım ayında tahliye edildi.

ImageTahliyesinden sonra bir gün, zindan hayatı boyuncu çok özlediği İdgah Mescidi’nde kıldığı sabah namazının ardından evine döndü. Aniden eve gelen güvenlik görevlileri, kendisine “irticacı, pantürkist, vatan haini ve rejim karşıtı” gibi sözlerle hakaretler yağdırıyorlardı. Berat Hacı’ya her gün dört saat sokakları süpürmesi gerektiği, haftada üç defa siyasi terbiye almak üzere emniyete gitmesi gerektiği ve iki saat mesafede bir yere gideceği zaman emniyetten izin alması gerektiği bildirildi. Berat Hacı’nın nezaret altında başlayan zorunlu işçiliği 1983 yılının Mart ayına kadar böylece devam etti. 1985-1993 yılları arasında kömürcülük yaparak geçimini sağlamaya çalışan Berat Hacı, 1993 yılında Türkiye’ye geldi.

Hayatının 31 yılını hapishanelerde işkence altında geçiren Berat Hacı, ilk gençlik günlerinden hayata gözlerini kapadığı güne kadar Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için mücadele etti. Berat Hacı, Doğu Türkistan’da halen devam eden Çin zulmünü tüm dünyaya haykırmak için Türkiye’de, Suudi Arabistan ve Amerika gibi devletlerde düzenlenen eylemlerin ilk sıralarında yer aldı. 93 yıllık ömrünün 73 yılını Doğu Türkistan’ın özgürlüğü için mücadele ile sürdüren Berat Hacı, hac için gittiği kutsal topraklarda, Mekke’de, Şubat 2003’te vefat etti.
 933 Hit

14. İSLAM COĞRAFYASI: Saldırı ve işgal tehdidi altında bir İslam ülkesi: SURİYE : Ahmet Emin Dağ
ImageTarih boyunca Anadolu, Mezopotamya ve Mısır arasındaki ticaret ve askeri hareket yollarının kesişme noktasındaki kritik bölgede yer alan Suriye, bu stratejik konumu nedeniyle hep saldırıya açık bir pozisyonda kalmıştı. Suriye’deki siyasi kültürün ve yaşam biçiminin bugüne kadar oluşumunda olumlu/olumsuz çok çeşitli etkiler yapan bu özellik, eski imparatorlukların hareket sahasında köprü rolü oynadığı için bölgenin “Suriye merkezli” bir hükümete kavuşmasını yüzyıllar boyunca önledi. Batısının tamamen deniz olması ve kıyıdan itibaren 100 mil uzunluğundaki düzlük araziden sonra başlayan doğu bölgelerinin de çöl olması, arada kalan dar bölgeyi tarih boyunca Ortadoğu’nun diğer bölgelerinden farklı kılmıştır.

Image634 yılında İslam’la tanışması, Suriye’ye iki ayrı yenilik birden getirmişti. Bunlardan ilki, yeni bir dini/sosyal anlayış; ikincisi ise siyasal bir merkez olma özelliği kazandırması idi. 661 yılında Emevi Devleti’nin kurulmasıyla bir devlete ev sahipliği yapan Suriye bölgesi, Emeviler döneminde daha öncesinden miras olarak aldığı Yunan ve Roma kültürü ile sahip olduğu Arap geleneğini mükemmel bir şekilde birleştirmiş ve dönemin en güçlü kültürel ve siyasi merkezi olmuştu.

Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılındaki Mısır seferi ile birlikte, Osmanlı idaresine giren bölge, 20. yüzyılın başına kadar Osmanlı yönetiminde kaldı. Osmanlı dönemi boyunca (1516-1918), Suriye toprakları, buralardan sağlanan vergi gelirleri, Halep’in uluslararası ticaret sistemi içindeki yeri, Şam’ın seferlerde geçiş yolları üzerinde bulunması gibi ekonomik faktörlerle doğrudan denetim altında tutulmak istenmişti. Bunlara ilaveten, Bilad-i Şam olarak adlandırılan ve içine Kudüs’ün de dahil olduğu bu bölgenin kutsal kabul edilmesi ve Müslümanlar nezdinde peygamberler diyarı olarak görülmesi, denetimin gerekliliğine manevi bir boyut ekliyordu.

Osmanlı’nın bölgeye hükmettiği 400 yıl boyunca, belli ölçüde barış içinde ve istikrarlı bir dönem yaşayan Suriye, 1920 yılından sonra Fransızların işgaline girdi. 1945 yılına kadar süren manda yönetimi; ülkede gücünün artması için tek yolu, Sünni İslami düşünceyi benimsemiş Arap milliyetçi hareketine karşı, karşıt dini azınlıkları güçlendirmekte buldu. Bu nedenle Fransız işgali boyunca Katolik ve Protestan azınlıklara ilave olarak Dürzi, Maruni ve Nusayri gibi heteredoks azınlıklar sürekli güçlendirilerek adeta gelecekteki iktidara hazırlandılar.

II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Suriye’nin bağımsızlık süreci de hızlandı. Daha önce Suriye ile birlikte olan Lübnan’ın ayrı bir devlet haline getirilmesi, fakir Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye’nin bağımsız bir idari bölge olması ve 1939 yılında Hatay bölgesinin Türkiye’ye geçmesi gibi aşamalarla bugünkü Suriye’nin sınırları çizildi. Suriyeli yerli elit, parlamenter bir yapı oluşturarak ülkenin yönetimini Fransızlardan geri almaya çalışırken, çoğunluğunu azınlık mensuplarının oluşturduğu askeri elitler ise Baas Partisi çevresinde odaklanmaya başlıyordu.

ImageFransızların geri çekilmesi ile Suriye tarihinde yeni bir dönem başladı. Ancak bağımsızlık dönemi, Fransız işgali sırasında ertelenen tüm ayrılıkları gün yüzüne çıkarmakla kalmamış, ülkeyi bu çıkar grupları arasındaki savaşın içine sürüklemişti.

1948 Mayıs’ında kurulmuş olan İsrail karşısında büyük bir yenilgi yaşayan Arap cephesi, bunun bedelini ülke içi siyasetlerindeki çalkantılarla fazlasıyla öderken, genç Suriye yönetimi de bundan nasibini aldı. Yenilgiden hükümetin yanlış politikalarını sorumlu tutan ordu, sivilleri suçlarken, siviller de askerlere yüklenince, Mart 1949 tarihinden sonra ülkede askeri darbeler dönemi de başlamış oldu. Ordu, siyaseti belirleyen en önemli aktör durumundaydı.

Nitekim, Genelkurmay Başkanı Hafız Esad, ülkenin ikinci adamı haline gelirken, 1966 darbesiyle konumunu güçlendirmiş, 1970 yılından itibaren de kontrolü tamamen kendi eline almıştı. O tarihten bu yana Suriye’de bir Esad hanedanlığı dönemi başlamış oldu.

İsrail’i ortadan kaldırmak ve işgal altındaki Arap topraklarını kurtarmak amacıyla girişilen 1967 yılındaki savaş, Arap bloğunun yenilgisiyle sonuçlanınca Suriye iç politikası da bundan nasibini aldı. Suriye’nin en stratejik bölgelerinden biri olan Golan Tepeleri’nin bu savaşta kaybedilmesi, Suriye ve Mısır’daki radikal sosyalist rejimlere duyulan güveni tamamen yok etti.

İsrail’in 1948 yılında kuruluşundan iki yıl önce, 1946’da bağımsızlığını kazanmış olan Suriye devletinde siyasi gelenek hep İsrail’le ve onun Batılı destekçileriyle rekabet üzerine şekillenmiştir. Bu siyasi anlayış, Suriye’deki hükümetlerin “ülke varlığına yönelmiş dış düşman” söylemini güçlendirdiği gibi onların halk nezdindeki popülerliğini, İsrail’e karşı tutumlarına endekslemiştir.
Image
Coğrafi olarak İsrail’e yakınlık da Arap ülkeleri içinde Suriye’nin politik tercihlerini ister istemez farklı kılmaktadır. Yakınlık, bir yandan Suriye’deki idarecileri düşmana karşı uyanık kılma gibi bir işlev görürken, diğer taraftan bunun yol açtığı uyanıklık ülke politikasını sürekli “seferberlik” havasına büründürmüştür. Golan ve Güney Lübnan gibi Suriye için oldukça stratejik önemi olan bölgelerin İsrail işgali/nüfuzu altında bulunması, bu seferberlik politikasının haklılığını gösteren en güçlü gerçek olarak halen varlığını sürdürmektedir.

Ülke nüfusunun %5’ini bile oluşturmayan bir azınlık grubun ülkenin en kritik köşe taşlarını elinde bulundurması, bu azınlığı Sünni çoğunluğun nezdinde kendisini meşrulaştırıcı çabalara itmiştir. Daha önceki devrimci hükümetlerin aksine, 1970 yılından bu yana Suriye yönetimi pragmatist çizgide politikalar uygulamaktadır. Şam’daki azınlık iktidarı, gerek ülke içindeki İslami muhalefetten gerekse de Arap ülkelerinden yöneltilen suçlamaları İsrail karşısında tavizsiz tutum takınarak desteğe çevirmeye çalışmaktadır.

Ekonomi
Dış borcu, yıllık üretiminin iki-üç katı kadar olan Suriye’nin, diğer Arap ülkelerinin aksine, borcunun tamamına yakınını Eski Doğu Bloku ülkelerine olan borçları oluşturuyor. Bu ülkeler içinde 12,5 milyar dolarla Rusya ilk sırada geliyor.  

1992 yılından bu yana uygulanan yeni ekonomi politikaları, Suriye ile Batılı ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerde önemli değişiklikler getirdi. Doğu Avrupa’nın çöküşü, Suriye ihraç malları pazarının da Batı Avrupa’ya kaymasına yol açtı.

İşsizlik oranının %5 gibi bir düzeyde olduğu ülkede, her yıl 200 bin insan gücü ekonomik yapı içine dahil oluyor. Mevcut ekonomik yapı, bu kitlenin sadece 90 binine, yani %40’ına iş imkanı oluşturabiliyor. Bunun yanı sıra ülkede kaynakların verimsiz kullanılması sonucu son yıllarda büyük bir enerji sıkıntısı çekilmeye başlaması, ülkede sık sık elektrik kesintilerine neden olmaktadır.

Ekonomik gidişatın kötü seyretmesi, ülkeyi son 10 yıldır liberal uygulamaları ve açılım siyasetini benimsemeye itti. Öncelikli amaç, yabancı sermayeyi ülke içine çekmek ve yerli özel sektörü teşvik etmekti. Ancak yaşanan son 10 yıllık tecrübeler, Suriye’de köşe dönmeci zenginliğin yükselen değer olmasına neden oldu.

Marksist politikaların katı biçimde uygulandığı 1963-70 arası dönemden, 1970 yılında Esad darbesiyle ılımlı sosyalizme geçen ve 1990’lı yılların başından sonra da Batılı anlamda liberal anlayışa yönelen Suriye ekonomisi, mevcut yönetim döneminde atabileceği tüm adımları tüketmiş görünüyor. Ekonomik yapı ve kurumların halen tümüyle devlet kontrolünde olduğu ülkede, liberal politika arayışı halihazırda görevde bulunan kadrolarla ulaşabileceği son noktaya ulaşmıştır. Bu nedenle asıl ekonomik dönüşümün Beşşar Esad’la başlayan yeni dönemde atılacak adımlara bağlı olduğu söylenebilir.

Son Irak işgali, Suriye’nin Arap dünyasındaki önemini arttırmıştır. Zira, İsrail’le barış anlaşması imzalamamış güçlü bir komşu ülke olarak Tel Aviv’e yönelik en önemli tehdidi oluşturan Suriye, gerek Amerika’dan gerekse İsrail’den gelecek baskılara karşı en dayanıklı olması gerektiği dönemde, Hafız Esad’ın ölümüyle ciddi bir güvenlik zaafına sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

2000 yılından sonra iktidara gelen Beşşar Esad, babasının stratejik yolunu izlese de, yaşadığı dönem, kendisini birtakım adımlar atmaya mecbur bırakmıştır. Ülke içinde baskıları az da olsa hafifleten Beşşar Esad yönetimi, henüz tam özgürlükçü bir ortam oluşturmamıştır. Dış politikada ise, babasının pragmatik siyaset geleneğini biraz daha geliştirmesi gerekmektedir. Zira, Irak’ı işgal ederek Suriye’ye karşı doğu cephesinde büyük bir tehdit haline gelen Amerika, önümüzdeki dönemde Şam yönetimi üzerindeki baskılarını artırmakla kalmayacak, Irak’ı, Suriye muhalefeti için verimli bir bölge haline getirecektir.

İnsan Hakları
Tüm Ortadoğu rejimleri gibi baskıcı bir siyasi anlayışın hakim olduğu ülkede, 1970’li yıllardan bu yana yaşanan insan hakları ihlalleri en ciddi meşruiyet sorununu oluşturmaktadır. Bu ihlallerde temel çatışma noktası siyasal iktidarın paylaşımı üzerine odaklanmaktadır. İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinin siyasi ve silahlı muhalefetine şiddetli biçimde tepki veren Suriye yönetimi, çıkardığı yasalarla bu gruba üyeliği idam cezası ile cezalandırmıştır. Bunun yanı sıra, hareketin tabanını ağır biçimde ezerek, yüz binlerce kişinin mağduriyetine imza atmıştır. Bugün halen binlerce siyasi mahkumun bulunduğu Suriye, ağır hak ihlalleri sebebiyle her yıl insan hakları örgütlerinin raporlarında konu edilmektedir.

Suriye-Türkiye ilişkileri
Suriye-Türkiye ilişkilerinde dört konu her zaman önemini muhafaza etti. İçiçe geçmiş olan ve neden-sonuç ilişkisi açısından birbirini etkileyen bu sorunlar, “Hatay’ın kime ait olduğu meselesi”, “iki ülke arasında geçen nehirlerin kullanımı”, “güvenlik ve terör” ve son yıllardan itibaren “İsrail-Türkiye ilişkileri” çerçevesinde şekillenmiştir.

1950’li yıllarda, gerek Suriye ve gerekse Türkiye, Fırat üzerinde büyük çaplı projeler geliştirmeye başladıklarında nehrin kullanımı konusu, iki ülke arasında sorun teşkil etti. Uzun yıllar ortak komisyonlarla çözülmeye çalışılan problem, giderek büyüyünce iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyecek duruma geldi. 1986 yılında Suriye Başbakanı’nın Ankara’ya ve daha sonra 1987 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal’ın Suriye’ye yaptığı karşılıklı ziyaretler, su sorununun ele alındığı en üst düzey görüşmeler oldu. Bu ziyaretler sırasında imzalanan ve Türkiye’nin sınırdan en az 500 m3/saniye su bırakacağını taahhüt eden “Ekonomik İşbirliği Protokolü” Fırat’a ilişkin yapılan ilk yasal düzenleme olma özelliğini taşımaktadır. Bu düzenleme bugüne kadar geçerliliğini korumuş ve Türkiye, verdiği su miktarını aynı düzeyde tutmuştur.

Türkiye-Suriye ilişkilerinin ikinci önemli yönünü oluşturan güvenlik konusu da 1980’lere dayanmaktadır. 1984 yılından itibaren Türkiye’de eylemlere girişen PKK kadrolarının Suriye’yi üs olarak kullanmaları, iki ülke arasında güvensizliğe neden olmuştu. Savaş aşamasına dahi gelen iki ülke, 1998 yılında Adana’da yapılan gizli güvenlik görüşmeleri sayesinde çatışmanın kıyısından döndü. Görüşmelerde Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilmesi ve iki ülkenin güvenlik konularında periyodik aralıklarla toplantılar yapması konusunda anlaşma sağlandı. Ardından, Türkiye-Suriye arasında, PKK’dan kaynaklanan gerilim, neredeyse son bulma noktasına geldi. Böylece iki ülke arasındaki PKK problemi kalkarken, İsrail-Türkiye ilişkisi faktörü daha da önem kazandı.

Türkiye’nin İsrail ile geliştirdiği stratejik işbirliğinden rahatsız olan Suriye, uzun vadede bu denge değişimini kendi lehine değiştirmeyi başararak, özellikle Irak işgalinden sonra Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek için İsrail faktörünü ikinci plana atmayı başardı. Zira Irak işgalinin ardından, İsrail ile Amerika kıskacında kalan Suriye’nin bölgede Türkiye’nin dostluğuna her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu ortaya çıktı.
 1065 Hit

15. 35.Sayı Sunuş : İnsani Yardım Vakfı
ImageDeğerli okuyucularımız,
Önceki sayılarımızda Kafkasya genelinde Müslümanlara karşı yapılan saldırılardan ve “kitlesel linç” eylemlerinden bahsetmiştik. Gerek Rusya içerisinde gerekse Kafkasya’nın farklı bölgelerinde yaşayan Kafkas kökenli Müslümanların maruz kaldığı bu saldırı örneklerinden birisi de geçtiğimiz ay Abhazya’da gerçekleşti. Abhazya’nın Gudauta kentinde bir cami imamının öldürülmesinin ardından, Abhazya Din İdaresi, bölge Müslümanlarının güvenliğinin tehlikede olduğunu ve bölgede benzer saldırıların zaman zaman gerçekleştiğini açıkladı.

2005 yılında yaşanan Andican olayları ile uzun süre dünya gündeminde yer bulan Özbekistan, bu ay Özbekistan yönetiminin cami imamlarına gönderdiği Ramazan talimatı ile gündeme geldi. Ülke içerisinde İslami grup ve cemaatlerin hareketlerini kontrol altında tutma eğiliminde olan Özbek yönetimi, cami imamlarına gönderdiği Ramazan talimatı ile halkın dini yaşamına birebir müdahalede bulunuyor.

Bir diğer gelişme ise, Gürcistan Parlamentosu’nun sürgündeki Ahıska Türklerinin geri dönüşü ile ilgili çıkardığı kanundu. Bu kanun, İkinci Dünya Savaşı esnasında 17 bin kişinin ölümü ile sonlanan bir sürgün sonucu yerlerinden edilen binlerce Ahıskalıyı ilgilendiriyor. Ancak, belirsizliklerin yer aldığı kanunun Ahıska Türklerinin mağduriyetini giderip gideremeyeceği muamma.
 596 Hit | Devamını oku...

  

Sayı 43

DOSYA; Küresel gıda krizi: Nedenleri sonuçları ve öneriler
İnsanlar dünyada yeterince gıda olmadığı için değil, alım güçleri ve paraları olmadığı için, yani yoksul oldukları için açlık riski altında hayatlarını s&u...

DÜNYA GÜNDEMİ; Sonu gelmez yolsuzlukların başkahramanı: BM Barış Gücü askerleri
Birleşmiş Milletler (BM) Barış Gücü askerlerinin, görev yaptıkları ülkelerde çatışan taraflar arasındaki ateşkes hattının korunmasını sağlamak, çatışmaların yeniden b...

DOSYA; Dünyada ve Türkiye'de açlık sorunu
İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük endişelerinden birini açlık sorunu oluşturmuş; yoksulluk, sefalet ve ölümle birlikte açlık “mahşerin dört atlısı”...

DOSYA; Çözüme, doğru tespitle başlamak
Bugün tüm uluslararası sözleşmelerde de belirtildiği gibi, insanın en önemli hakkı “yaşam hakkı”dır. Tüm haklar bundan sonra gelir. Açlık ise bu en öne...

ADANMIŞ HAYATLAR; Allame Abdulvali Kari Mirzaev
Komünist düzenden bıkmış insanlar, Abdulvali Kari’nin kişiliği ve çalışmaları sonucunda yeni bir hayatı seçti....

İSLAM COĞRAFYASI; Özgürlük savaşının tarihi adı: Moro
Bangsomorolular, bölgeye ait enstrümanları tagonggo ve kapanirong ile özgürlüğe adanmış tarihleri, yok olmaması için ellerinden geleni yaptıkları kültürl