Index arrow Düşünce Gündem arrow Sayı 34

Almanya'da Uyum Zirvesi ve Avrupalı Türklerin uyum sorunu PDF Yazdır E-posta
Yazar Kadir Canatan   
alman.jpgAvrupa Birliği içindeki en büyük “göç(men)” ülkelerinden biri olan Almanya’nın geçtiğimiz Temmuz ayında II. Uyum Zirvesi’ni gerçekleştirmesi dikkatlerin bu ülkeye çevrilmesine neden oldu. Almanya’da ilki geçen yıl gerçekleştirilen bu zirvelerin amacı nedir ve Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde izlenen entegrasyon politikalarının doğrultusu ne yöndedir? Bu soru Avrupalı Türklerin sorunlarını ve bu sorunların çözümünde hükümetlerin rolünü anlamak için stratejik bir önem taşımaktadır.    

Uyum nedir ve Uyum Planı’nda neler var?
İlk zirveden sonra “uyum” konusunda görüşlerine başvurulan Merkel, bu konuda Alman hükümetinin bu kavramdan neyi anladığını ortaya koyabilecek bir tanım getirmişti.  ‘‘Uyumu ne olarak gördüğü’’ şeklindeki bir soruyu Merkel, ‘‘Uyumu insanların kendilerini ortak değerlerden sorumlu tutmaları olarak görüyorum.’’ şeklinde cevaplandırmıştır (Zaman, 14 Temmuz 2006). Bu tanımlamada en merkezi ifade “ortak değerler” ifadesidir: Hangi ortak değerler ya da kimin ortak değerleri? Daha önceki yıllarda Alman medyasında yapılan “model kültür” tartışmasını hatırlayacak olursak söz konusu ortak değerler aslında orta sınıf Alman toplumunun değerleridir. Bu değerler, tüm Alman toplumunun ortak değerleri olmadığı gibi 15 milyon yabancı kökenli göçmenlerin kültürel çeşitliliğini de kapsamına almamaktadır.


İkinci Zirve’nin ardından aynı soruya muhatap olan Merkel, bu kez farklı kültürler karşısında daha toleranslı bir yaklaşımla, “uyumun herkesin eşit olması anlamına gelmediğini” kaydederek, uyumun “farklı kültürlerden insanlarla çeşitlilik ve barış içinde bir arada yaşanması” anlamına geldiğini söylemiştir (Zaman, 12 Temmuz 2007).

Hıristiyan demokrat kökenli Başbakan Merkel’in entegrasyon konusundaki bu tanımlamalarına dayanarak Almanya’nın aslında ortak değerlere dayalı bir toplum inşa etmek istemekle birlikte yabancıların kültürlerini de Alman toplumu için bir zenginlik olarak algıladığı sonucuna varabiliriz. Fakat bu oldukça iyimser ve naif bir yaklaşım olacaktır. Almanya’dan çok daha erken bir dönemde yeni gelen göçmenlere uyum kurslarını başlatmış olan Hollanda, 80’li yıllarda liberal bir çokkültürcü entegrasyon politikası izlerken 90’lı yıllarda bu konudaki tavırlarını sertleştirerek, 2000’li yıllarda “ortak değerler” adına kültürel çeşitliliği ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atmıştır. Almanya, Hollanda’nın 20 yıl önce başlattığı uyum kurslarını ve aile birleşimine yönelik engelleri yakınlarda uygulamaya koymuştur. Bu bakımdan Almanya’nın uyum modeli, diğer Avrupalı ülkeleri izleyen ve biraz da gecikmiş bir uyum politikasıdır.
alman2.jpg
Somut olarak “uyum” ne anlama gelmektedir?
200 sayfalık Uyum Planı, Almanya’nın entegrasyon ve uyumdan ne anladığını daha müşahhas bir şekilde ortaya koymaktadır. Ulusal Uyum Planı’nda, yabancılar için düzenlenen uyum kurslarının geliştirilmesi ve iyileştirilmesi, göçmen çocukların küçük yaşlarda dil öğrenmeye başlamalarının teşvik edilmesi, göçmen gençlere eğitim ve iyi bir tahsil için eşit fırsatlar sağlanarak istihdam piyasasına girme şanslarının yükseltilmesi, göçmen kadın ve kızların yaşam şartlarının da iyileştirilmesi ağırlıklı konular arasında bulunmaktadır.

Ulusal Uyum Planı’na eleştirel bir gözle baktığımızda hemen dikkati çeken husus, entegrasyonun daha çok göçmenlerin sorumlu olduğu bir süreç olarak görülmesi ve tüm yükümlülüklerin onların sırtına yüklenmiş olmasıdır. Bu, Alman siyasetçilerin entegrasyonu hala toplumdan yalıtlanmış bir süreç olarak algıladıklarını açıkça göstermektedir. Bu düşünceye göre temel sorun, göçmenlerin sorumluluk üstlenmekten kaçınmalarıdır. Başka bir deyişle “göçmenler uyum sağlamak istemiyorlar”. O zaman yapılması gereken onlara sorumluluklarını hatırlatmak ve bu sorumluluklarını yerine getirmeleri için onlara destek vermektir. Nitekim geçen yıl Alman ZDF televizyonu tarafından yapılan kamuoyu yoklaması da, Alman halkının %70’inin, yabancıların topluma uyum sağlamak için çok az çaba harcadığı görüşünde olduğunu ortaya koymuştur. Doğrusu bu görüş, öncelikli olarak Alman politikacıların ve çoğu aydının görüşüdür. Bu görüş yukarıdan aşağıya aktarıla aktarıla genel bir toplumsal konsensüs haline getirilmiştir.
alman4.jpg
Oysa şu husus açıkça bilinmelidir ki, göçmenlerin entegrasyonu genel toplumsal gidişattan ayrı düşünülemez. Alman toplumu ve diğer Avrupa toplumları, özellikle 2001 yılından sonra olumsuz tavır ve görüşleriyle Müslümanlar ve Türkleri dışlamaya yönelmişlerdir. Avrupa ülkelerinde ayrımcılık ve İslamofobi, aşırı sağ grupların saldırı ve eylemleriyle sınırlı bir olgu değildir. Giderek artan önyargılar ve dışlama mekanizmaları sadece göçmenleri toplumdan soyutlamaya ve içine çekilmeye itmekle kalmıyor, aynı zamanda onların iş, eğitim ve siyaset gibi sektörlere katılımlarını da engellemektedir. Bu sebeple azınlık ve entegrasyon politikaları göçmenlerin bireysel kapasite ve becerilerini artırmakla kalmamalı, toplumsal dışlanma ile de ciddi bir şekilde mücadele etmelidir.

Göçmen örgütleri entegrasyon politikasının mahiyetinden ziyade göçü kısıtlayan ve aile birleşimine yeni sınırlandırmalar getiren Göç Yasası’nı eleştiri konusu yapmışlardır. Bu noktada da Almanya aslında Hollanda ve benzer ülkeleri izlemektedir. Bu ülkelerin kanaatlerine göre başarılı bir entegrasyon, sınırlandırılmış bir göç politikasıyla mümkündür. Hızla devam eden bir göç süreciyle başarılı bir uyumu birlikte götürmek akıllıca gözükmemektedir. Doğal olarak burada, özellikle aileye önem verdiğini söyleyen Hıristiyan demokratların göçmen ailelerin oluşumuna ve birleşimine karşı çifte standart bir tutum sergilemeleri paradoksal bir durum olarak dikkati çekmektedir.

Sonuç
Özelde Almanya genelde ise tüm Avrupa ülkelerine baktığımızda azınlık politikaları konusunda iki noktada uzlaşma sağlandığı görülmektedir. İlk olarak 80’li yıllarda nispeten daha olumlu ve liberal olan bir entegrasyon politikası, zamanla içerik ve üslup değişikliğine uğrayarak bugün dayatmacı bir asimilasyon politikasına doğru evrilmiştir. Bu evrim sürecinde özellikle 11 Eylül olayları Müslümanlar ve göçmenler aleyhine kullanılmıştır. Avrupa hükümetleri güvenlik ve kültürel uyum eksenli politikalarını meşrulaştırmak için 11 Eylül’ün yarattığı konjonktürü bulunmaz bir fırsat olarak görmüşler ve başka zamanlarda zor uygulamaya koyacakları bir politikayı kolayca hayata geçirmişlerdir.
alman5.jpg
İkinci olarak göç politikaları giderek mültecilik ve aile birleşimi konusunda sınırlamalar yaparak entegrasyona ayarlı bir politikaya dönüştürülmüştür. Şimdi ülkeye gelen yabancılar sadece yasal kanallarla gelmek zorunda değiller, aynı zamanda bu yollarla gelen “yeni” göçmenler uyum kurslarına da zorunlu olarak katılmak ve Avrupa toplumlarına uyum sağlayacaklarına değin bir güvence vermek zorundadırlar. Ağırlıklı olarak dil ve yurttaşlık bilgilerinin aktarımına dayanan bu uyum kursları, toplumsal ve kültürel entegrasyon sürecinde sadece bir ilk adım olarak görülmektedir. Hollanda, bu noktada daha acımasız davranarak ülkeye gelecek yeni göçmenlerin kendi ülkelerinde Hollandacayı öğrenmelerini zorunlu kılmıştır. Güncel düzeyde bir Hollandaca dil bilgisini edinemeyen göçmenlere yurttaşlık hakları bir tarafa ülkeye giriş hakkı (vize) bile vermemektedir.

Bu gelişmeler ışığında Avrupalı Türklerin zorlu bir sınavla karşı karşıya kaldıkları söylenebilir. Avrupalı Türklerin bu gelişmelere karşı farklı tepkiler ortaya koydukları gözlenmektedir. Bir kısmı kendi kabuğuna çekilmeyi tercih ederken, bir kısmı da kendi ülkesine kesin dönüş yapmakta ya da yapmak üzere planlar hazırlamaktadır. Son yıllarda özellikle Almanya ve Hollanda’dan Türkiye’ye kitlesel geri dönüşler olmuştur. Bu gelişmeyi, ne yazık ki Türk medyası ve resmi Türk makamları görmezlikten gelmişlerdir. Göçmenler arasında yapılan araştırmalarda geri dönüş eğilimlerinin güçlendiği açıkça görülmektedir. Avrupa artık pek çok göçmen için “kalıcı” bir yurt olmaktan çıkmaktadır. Oysa daha yakın zamanlara kadar gerek göçmenler ve onları gönderen ülkeler, gerekse Avrupa ülkeleri göçmenliği kalıcı bir olgu olarak gördüklerini söylüyorlardı. Bu algı, 11 Eylül ve sonrasında izlenen politikalar sayesinde artık tartışılmaz bir veri olmaktan çıkmıştır.

 

Sayı 45

DÜNYA GÜNDEMİ; Çok katilli ve çok ölümlü beynelmilel bir oyun: Srebrenitsa
Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı önemli kılan hususlar; zamanlama, teorik planlamanın kusursuz işleyişi, uygulamadaki sürat ve yapılanlara BM’nin bizzat eşlik etmesidir....

DOSYA; Irak'ın Sessiz Çığlığı: Irak'a farklı bakmak

Eski düzen-yeni düzen tartışmaları arasında siyasi polemiklere, stratejik analizlere ve uluslararası güçlerin global pazarlıklarına pek konu olmayan Irak’taki insani ...

DOSYA; Irak'ın Sessiz Çığlığı: Sonuç ve öneriler
2003 yılından bu yana Irak’ın içinde bulunduğu koşullar, olumsuz ambargo mirası üzerine bindiğinden çok büyük bir yıkıma neden olmuştur. İşgal sonrası uygulanan yanl...

DÜNYA GÜNDEMİ; Patani: Müslümanca yaşamanın mücadelesi
Patani’deki en büyük direniş grubu olan PULO lideri Kebir Abdurrahman Tenvira, Suriye’de 4 Temmuz 2008’de vefat etti....

ADANMIŞ HAYATLAR: İlim ve mücadele ile taçlanmış bir yaşam, işgalle sonlanan bir ses: Dr. Isam el-Ra
İslam dünyasının 20. yüzyılda yetiştirdiği entelektüellerden, Iraklı Alimler Birliği Başkanı Dr. Isam el-Ravi, 2006 yılında Bağdat Üniversitesi’ne gitmek üzere evinden a...

DÜNYA GÜNDEMİ; G-8 ülkeleri ve zirvenin geleceği
G-8 zirvesi, dünya sorunlarına çözüm bulma zirvesi mi, yoksa yalnızca bir fotoğraf zirvesi mi? ...

Kısa kısa
Avrupa, göç politikalarını sertleştiriyor
Her yıl ortalama iki milyondan fazla göçmenin giriş yaptığı Avrupa ülkeleri, göçmen sorunu ile ...