Index arrow Düşünce Gündem arrow Sayı 32

Sonuçlar 1 - 14 Toplam: 14
Göster #

1. ORTADOĞU : Filistinde çok aktörlü çatışma : Ahmet Emin Dağ
Filistin’de yedi defa imzalanıp bozulan ateşkese rağmen yaşanan çatışmalar, ardında 250 ölü, yüzlerce yaralı, bölünmüş bir Filistin ve provokasyonlara açık bir toplum bıraktı.
Filistin’de yaşananların sadece Hamas ve el-Fetih’ten ibaret iki aktörünün bulunmadığı, olayların halihazırdaki durumundan çok rahat bir şekilde anlaşılıyor. Konunun tarafları olan el-Fetih ve Hamas’ın arkasındaki dinamiklere bakıldığında olayların, bölgesel ve uluslararası hesaplaşmalarla doğrudan ilgili olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Merkezde Filistinli iki grup olmakla birlikte, bölgesel ve uluslararası aktörlerden oluşan karmaşık bir ilişkiler yumağı, olayları, belki de her aşamasında farklı biçimde yönlendirirken, arazideki çatışmaların yerel öfke ve gelişmelerden beslendiğini ama planlamaların üst düzeyde yapıldığını hissettiriyor.

Son çatışmalar, Hamas ile el-Fetih arasında 1993’te imzalanan Oslo Antlaşması’ndan bu yana yaşanan ayrışmanın kaçınılmaz bir sonucuydu. İki hareketin, Filistin’in bağımsızlığı ve Kudüs’ün kurtarılması gibi temel hedefler dışında, Filistin’le ilgili her konudaki yaklaşımlarında temel farklılıklar bulunmaktaydı ve bu çok normal bir durum idi. Bu farkların temelini, öncelikle Hamas’ın İslamcı ideolojisi, ikinci aşamada İsrail’le ilişkilerin nasıl olacağı, bir sonraki aşamada ise Batı ile ilişkilerin niteliği oluşturmaktaydı. Felsefi açıdan, İsrail ve Batı ile ilişkiler noktasında düğümlenen bu farklılıklar doğal olarak mücadele biçimlerine de yansıyor. Hamas, İsrail’in varlığını ortadan kaldırmayı hedef alan, pazarlıksız bir mücadele yöntemine ağırlık verirken, Fetih ise 1993 yılından bu yana “masa başı” yöntemleri tercih etmektedir. Bu ise kaçınılmaz biçimde iki grup arasındaki ayrışmanın temel dinamiğini oluşturuyor.
Filistinde çok aktörlü çatışma
Filistin halkının direniş profili son 10 yılda ciddi anlamda değişti. 2000 yılından bu yana eylem trafiğine bakıldığında, son yedi yılda gerçekleştirilen yaklaşık 120 büyük çaplı eylemin sadece 20 tanesini el-Fetih yaparken, 52 tanesini Hamas’ın, 30 kadarını da İslami Cihad’ın gerçekleştirdiği görülüyor. Bu ise, direnişteki inisiyatifin ve arazideki kontrolün giderek Hamas’a geçtiğini ve bedel ödeyen kesimin çoğunlukla Hamas tabanı olduğunu ortaya koyuyor. Hamas’ın, bedel ödediği halde, barış pazarlıklarında muhatap dahi alınmayıp el-Fetih’in tuzu kuru müzakerecilerinin insafına terk edildiğine inanan güçlü bir taban baskısına tahammül etmesi beklenemezdi. Kuşkusuz 1990’lı yıllara kadar Filistin’deki direnişin tüm yükünü el-Fetih hareketi çekmişti. Fetihçiler 1993 anlaşmasından sonra masa başı işlere yönelip barış pazarlıkları yapmaya başlarken; Hamas, son yıllarda Filistin’deki direnişi omuzlayan güç olarak sivrildi. Bu ise Filistin’in hem iç siyasetinde hem de dış politikasında ister istemez siyasal taleplerini daha güçlü bir sesle gündeme getirmesine yardım etti.
 498 Hit | Devamını oku...

2. El-Anbar Modeli Amerikanın kurtuluşu olabilir mi? : Emre Yıldırım
El-Anbar Modeli Amerikanın kurtuluşu olabilir mi? Bir kandırmaca mı, yoksa bir saptırmaca mı belli değil; ama Irak’taki gelişmelere bakılırsa Amerikan işgal güçleri, direniş saflarında bulunan çok sayıda Sünni aşireti kendisi ile işbirliğine ikna etmiş görünüyor.
2003 yılında işgal ettiği Irak’ta hiçbir işi yoluna koyamayan Amerika, kendisine ve müttefiklerine yönelik saldırıları önlemenin yolunu yerel milislerle “ortak çıkarlar” temelinde uzlaşmakta buldu.
Çatışmaların ve eylemlerin en yoğun yaşandığı bölge olan el-Anbar’da Sünni aşiretlerle masaya oturan Amerikan yönetimi, buradaki milis güçlerini her iki tarafın da ortak düşmanı olan “el-Kaide” mensuplarına karşı ortak hareket etmeye razı etti. Ortak düşman el-Kaide olunca, iki tarafın bu payda etrafında stratejik işbirliğine girmesi zor olmadı.
Buna göre Amerikan yönetimi, kontrol altında tutamadığı bu devasa Sünni coğrafyanın güvenliğini, sadakatlerini satın aldığı Sünni aşiretleri kullanarak sağlayacak. Amiriye bölgesindeki aşiretler başta olmak üzere değişik yerel aşiretlere silah, mühimmat, gıda ve lojistik yardım veren Amerika, üç ay içinde el-Kaide kökenli olduğunu öne sürdüğü tüm eylemleri bitirmeyi başardı. Bu planla, bölgeyi çok iyi bilen Sünni milisler, el-Kaide mensuplarını bölgeden temizlemiş olurken; Amerika da büyük bir dertten kurtulmuş oldu. Bu amaçla, büyük çoğunluğu eski Saddam yönetiminin ordu mensubu olan bu aşiret milislerinin rahat biçimde silah taşımasına izin veriliyor.
“El-Anbar modeli” olarak isimlendirilen söz konusu uygulamanın diğer vilayetlere de yaygınlaştırılması için çalışmalar yürütülüyor. Amerikalılar planın işlemesinden hoşnut. Zira bir tek kurşun atmadan çok sayıda el-Kaide üyesini yerel güçler sayesinde ele geçirmiş durumdalar. Bölgedeki Amerikalı komutan Dale Kuehl, daha ileri bir adım daha atarak, kendileri ile işbirliği yapan Sünni milislerden, daha önceki dönemde suç işlemiş olanlara af çıkarılabileceğini belirtiyor.
Silahlandırma konusu bir taraftan Şii kesimi rahatsız ederken, diğer taraftan bu silahların yeniden Amerikan askerlerine karşı kullanılma ihtimali, işgal çevrelerinde yoğun biçimde tartışılıyor. Ama Nuri Maliki hükümetine dayanarak istediği sonuçlara ulaşamayacağını çoktan anlamış olan Amerikan yönetimi, kendisi açısından belirli bir risk almakla birlikte, başka çıkar yolu kalmadığını da biliyor. Yeterince silahlı militanın bulunduğu ülkede yenilerini üretmenin sakıncalı olduğu yönünde eleştiriler getiren Maliki’ye, Amerikalılar, bunun geçici bir birliktelik olduğunun altını çizerek yanıt vermeye çalışıyorlar.

Gelinen aşamada siyasetin Şii kanadı, Amerikalıların kendi başlarına giriştiği bu maceradan son derece rahatsız. Sünni kesim içinde de, Amerika ile işbirliği görüntüsü veren böyle bir tablodan rahatsız olan aşiret tabanları, önemli bir bölünmeyi zorluyor. Bölgedeki aşiretlerde, bu işbirliği ciddi bir huzursuzluk kaynağı olma potansiyeli taşıyor. Nitekim Anbar Kurtuluş Cephesi adıyla örgütlenmiş olan bu aşiretlerin 26 Haziran’da Bağdat’daki Mansur Otel’de yaptıkları gizli toplantının, düzenlenen bir intihar saldırısı ile basılması ve dört aşiret liderinin öldürülmesi, bu işbirliğinden rahatsız olanların gerektiğinde en korunaklı otellerde dahi istihbarat yapabildiğini gösteriyor.
 Sünni aşiretlerle flörtün çapı şimdilik sınırlı olsa bile, bunun ileriye dönük sonuçlarının olacağını söylemek de büyük bir kehanet değil. Bunun en önemli sonuçlarının başında, halihazırda zaten kısmen başlamış görünen ve derinleşmesi konusunda büyük bir potansiyel bulunan “iç savaş” senaryosunun altyapı çalışmaları geliyor. Amerika’nın silahlandırdığı Sünni aşiretler acaba önümüzdeki dönemde Şii aşiretlerle bir çatışmaya sokulabilir mi? Amerikalı yetkililerin bu konuyu düşünmediklerini söylemek mümkün değil. Bu işbirliğinin ikinci önemli sonucu, kuşkusuz Irak’taki bölünme sürecini hızlandırması endişesi. Saddam sonrası dönemde siyasal etkinliklerini ve askeri altyapılarını görece olarak kaybeden Sünni kesimin, bu sınırlı Amerikan desteği ile güçlerini yeniden toparlayıp rakiplerine karşı bölünme seçeneğini zorlamayacaklarını kimse garanti edemez. Bir diğer önemli sonuç ise, işgal karşısında en azından Sünni Arapların sahip olduğu bütünlüklü görüntünün böylelikle bozulmuş olacağı. Yukarıda da değinildiği gibi, Amerika ile el-Kaide’ye karşı olsa bile sınırlı işbirliği görüntüsü, işgalcilerden intikam almak için her fırsatı kullanmaya çalışan diğer aşiretleri ve hatta Amerika ile işbirliği yapan aşiretlerin içindeki genç üyeleri rahatsız ediyor. Bu rahatsızlığın yol açtığı yoğun tartışmalar önümüzdeki süreçte bölünmelere neden olabilir.
 496 Hit

3. Lübnan'ın değişen olayları, değişmeyen kaderi : Abdullah Bayrak
Lübnanın değişen olayları, değişmeyen kaderiLübnan, Ortadoğu’nun dini açıdan en bölünmüş, siyasi açıdan en karmaşık ülkesi. Resmi olarak 18 dini ve mezhebi yapı, iktidarı paylaşıyor. Ülkenin İsrail’e yakın olması ve topraklarında 500 bin Filistinli mültecinin barınması onu Ortadoğu çekişmesinde merkezi aktörlerden biri haline getiriyor. Karmaşık yapısı ise bölgesel hesaplaşmalara elverişli bir sahne olmasına neden oluyor.
Bugün ise ülke siyaseti, Suriye yanlısı ve karşıtı olarak ikiye bölünmüş durumda. Hizbullah, Mişel Avn grubu (Maruni Özgür Ulusal Cephesi) ve Cumhurbaşkanı Nebih el-Berri Suriye yanlısı iken; Sünni gruplar, Dürziler, Hıristiyanlar ve Başbakan Fuat Sinyora ise Suriye karşıtıdır.

Lübnan’da özellikle İsrail saldırısı sonrası siyasi gerilimi arttıran unsurlar
Karmaşık bir yapının, çeşitliliğin ve farklı siyasi unsurların bir arada bulunduğu Lübnan’da, geçtiğimiz temmuz ayında yaşanan İsrail saldırılarından sonra gerilim her geçen gün tırmanıyor. Lübnan’da İsrail saldırılarının ardından gerilimi artıran unsurları başlıca şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Hizbullah’ın hükümette daha fazla söz sahibi olmak istemesi
Hizbullah, temmuz ayındaki İsrail saldırılarının durdurulması sonrasında İsrail saldırısını Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik bir fırsat görenlerle bir hesaplaşmaya girişti. Bu kapsamda İsrail ajanı olmakla itham ettiği başbakan ile hükümetin değişmesine yönelik söylemine ağırlık verdi. Buna karşın hükümet ise ülkede tek silahlı gücün ordu olması gerektiğine, Hizbullah’ın üniforma giymesi ya da silah bırakması gerektiğine dair söylemini ön plana çıkarmaya başladı.

2. Suriye karşıtlarının suikastla temizlenmesi ve bunun getirdiği kaos
Suikastların yarattığı kaos ortamı, grupların birbirine güvenini ve toplumsal barışı zedelemekte ve oldukça yönlendirici olmaktadır. Lübnan’da son iki yılın siyasi suikastları şunlardır: Başbakan Refik Hariri (Şubat 2005); Suriye karşıtı gazeteci Samir Kassir (Haziran 2005); Komünist lider George Havi (Haziran 2005); Suriye karşıtı milletvekili Cibran Tueni (Aralık 2005); Sanayi Bakanı Pierre Cemayel (Kasım 2006); Suriye karşıtı milletvekili Velid Eido (Haziran 2007).

3. Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri suikastı ile ilgili BM’nin uluslararası mahkeme kurulmasına ilişkin kararı

Suriye karşıtlığı ile bilinen eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin Şubat 2005’te düzenlenen bir suikast ile öldürülmesi ve suçlama adresi olarak Suriye’nin gösterilmesinden en çok yukarıda zikredilen Suriye yanlısı gruplar rahatsız oldu. Toplum o tarihten beri uluslararası mahkeme kurulması ile ilgili tartışmalara sahne olmakta ve toplumsal kamplaşma artmaktaydı. Son olarak BM, uluslararası mahkeme kurulmasına kararı vererek bu kararı Lübnan Parlamentosu’nun onayına sundu. Önümüzdeki haftalarda mahkemenin çalışmaya başlaması planlanmakta. Bu arada Suriye’nin Lübnan’daki İstihbarat Şefi Gazi Kemal Suriye’ye çağrılmış ve kısa zaman sonra da intihar (!) etmiştir.

4. Filistin kampları çevresinde oynanan oyunlar
Etnik ve mezhebi çeşitliliğin oldukça renkli olduğu Lübnan’da üzerinde ittifak edilen tek değer, ordudur. Küresel sömürgeci güçler son İsrail saldırısının ardından bu değeri parçalamak için Lübnan içerisinde karışıklık çıkarmayı ve iç dengeleri altüst ederek Lübnanlı grupları birbirleri ile çarpıştırmayı hedeflemektedir. Bu kapsamda geçen şubat ayında Beyrut’un Hıristiyan bölgesinde yaşanan iki bombalı otobüs saldırısından sonra olaydan Nehru’l-Barid mülteci kampında faaliyet gösteren Feth’ul-İslam örgütü sorumlu tutulmuş ve kamp kuşatmaya alınmıştır.

Lübnan’daki Filistin mülteci kampları
Lübnan’daki toplam Filistinli mültecilerin 500 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Geçmişte mülteci kamplarının sayısı 16 olmasına rağmen bunlardan Tel Zaatar, Falanjist gruplar eli ile; Nebatiye, Dikvane ve Cisr el-Başa kampları ise İsrail ve desteklediği Maruni milislerce yerle bir edildi. Resmi 12 kampın haricinde yedi tane de gayrı resmi Filistin mülteci kampı bulunmakta. Lübnan’da yaşayan Filistinlilerin 72 alanda meslek edinmeleri ve Lübnan topraklarında mülk sahibi olmaları yasak.
Son günlerde Lübnan ordusu ile çatışmalara sahne olan Nehru’l-Barid mülteci kampı, Trablus’un 7 km kuzeyinde, 40 bin nüfuslu, denize yakın bir kamp. Burası fakirliğin en yoğun olduğu kamp olduğu gibi, Lübnan’daki ikinci en büyük Filistin mülteci kampı.

Filistinli gruplar ile 38 yıl önce yapılan ve mülteci kamplarının güvenliğinin ve yönetiminin Filistinlilerce sağlanmasını içeren anlaşma sebebi ile Lübnan ordusu bu kamplara giremiyor. Hamas ve el-Fetih gibi Filistin arenasının büyük aktör grupları kampların kontrolünü ellerinde tutarken; Feth’ul-İslam, Cünd’üş-Şam, Ebna Şuheda, Mecmuat’un-Nur gibi marjinal silahlı yapılanmalar da faaliyet göstermektedir.

Nehru’l-Barid’deki çatışmalar
Nehru’l-Barid mülteci kampında son günlerde Feth’ul-İslam adlı grup ile Lübnan güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalarda 20’yi aşkın Lübnan askeri ile 20’yi aşkın Feth’ul-İslam mensubu öldürüldü. Bu çatışmalarda Suriye istihbaratının rolü tartışmaya açıldıysa da bunların Suriye ile bir ilgisinin olmadığı ortada. Feth’ul İslam, 2006 yılında Feth’ul-İntifada grubundan ayrılarak kuruldu. Bu grup da 1983 yılında el-Fetih’ten ayrılan bir grup tarafından oluşturulmuştu.
Selefi eğilimli Feth’ul-İslam örgütü lideri Şakir Absi, daha önce idamla yargılandığı Suriye’de esrarengiz bir afla serbest bırakılmıştı. Ancak bu bırakma, Ürdün ile arası iyi olmayan Suriye’nin Amman yönetimine bir tepkisi ve Amerikalılarla mücadele eden gruplara müsamahası çerçevesinde değerlendirilmektedir. Absi, Ürdün ve Irak’ta da benzer bir cezayla aranıyordu. El-Kaide ile örgütsel bağı yok. Ancak Absi, Irak’ta geçtiğimiz yıl öldürülen Irak el-Kaide lideri Zerkavi ile arkadaştı. Kitlesel desteği az olan örgütün 200-300 eylemcisi olduğu tahmin ediliyor. Bu kişilerin büyük çoğunluğu da çeşitli Arap ülkelerinden gelen ve Nehru’l-Barid mülteci kampına yerleşen Arap asıllılardan oluşuyor. Selefilik ortak paydası ile Hizbullah’a duyulan öfke, örgütün temel özelliğini oluşturuyor.

 20 Mayıs tarihinde başlayan çatışmalar sebebiyle kuşatma altındaki Nehru’l-Barid mülteci kampına 2 Haziran’dan itibaren ağır bombardıman gerçekleştiren ve kara operasyonu düzenleyen Lübnan ordusu, kampın elektrik ve suyunu da kesmiş durumda. Çevresi sarılı durumdaki kampta yaşayan yaklaşık 40 bin kişinin 30 binden fazlası Bedavi gibi çevre mülteci kamplarına sığınmak zorunda kaldı.
Kampı terk etmeyen yaklaşık sekiz bin kişinin durumu ise aciliyet arz etmekte. Kampta kalanlar genelde, bir kez daha mülteci durumuna düşmek istemeyenler, kendi bölgelerinde çatışma olmayanlar, gidecek yeri olmadığına inananlar, arananlar, yaşlılar ve çok az da olsa Feth’ul-İslam’a sempati duyanlardan oluşuyor. Çatışmaların devam ettiği ve Lübnan ordusunun kademe kademe ilerlediği kamptaki yıkımın büyük olduğu, cami ve kliniklerin dahil olduğu çok sayıda binanın yıkıldığı belirtiliyor.

Feth’ul-İslam grubunu oluşturan unsurlar Nehr’ul Barid’e kampa, Eylül 2006 tarihinde ilk defa yerleşmeye başladılar. Suudi, Pakistanlı, Cezayirli ve Iraklı yabancıların yanı sıra, Lübnanlı Selefiler de grup üyeleri arasında. Filistinli mülteci halkın sempatisini kazanmış olan grup üyeleri, evlilik yolu ile yerel halkın arasına karışmış durumda. Hariri (el-Mustakbel) hareketinin örgüte, onu dolaylı yoldan Hizbullah’a karşı güçlendirmek üzere maddi destek verdiği bilinmekte. Hareket’in planlarına göre Körfez ülkelerindeki sivil kuruluşlardan da destek alacak bu tür Sünni görünümlü yapıların güçlenmesine imkan verilecek, bir süre sonra bunlar tıpkı Irak’taki gibi Şii düşmanlığı adına Hizbullah’a karşı eylemlere yönlendirilecek ve bundan da el-Kaide suçlanacaktı.
Filistin mülteci kamplarındaki bu yapılanmanın bir hedefi de ordunun zayıflatılması. Gücü azalacak olan orduya güven azalınca Hıristiyanlar Semir Caca’nın %15’lik militan tabanına bel bağlayıp Hizbullah’tan uzaklaşacak ve Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki bağlantı tamamen kopmuş olacak.

Olaylar nereye gidiyor?
Ordunun yaptığı şiddetli yıkım gerilimi artırırken, gerginlik diğer kamplara da sıçradı. Yıpranan ordu, tarafsızlığını yitirmeye başlarken, iç savaşın bir aktörü olmak üzere. Bu ise Lübnan ordusu ile kamplardaki silahlı insanlar arasında yeni gerilimleri besleyecek.
Ayrıca değişik silahlı grupların ortaya çıkmaya başlaması ile bölgesel aktörlerin eliyle Lübnan’a yönelik büyük bir silah akışı sürmekte. Nitekim Amerika, Lübnan’a yedi uçak dolusu silah gönderirken; diğer bölge ülkelerinden de Lübnan’a silah yardımı yapılıyor. Lübnanlı ya da Lübnanlı olmayan tüm gruplar hızla silahlanmaya devam ediyorlar. Bu da yakın gelecekte yeni çatışmaların habercisi.
Hizbullah’ın gücünü dengelemeye yönelik askeri çalışmalar, ordunun Filistinli gruplarla çatışması sağlanarak gücünü zayıflatmaya yönelik faaliyetler tüm Lübnan’ı ateş çemberine yaklaştırıyor. Üstelik belirli periyotlarla gerçekleşen suikastlar yangına benzin döküyor.
Son olarak, Nehru’l-Barid çatışması durulsa bile yeni çatışmaların bölgedeki kaosu artıracağını tahmin etmek güç değil. 1975 iç savaşının başlangıcını oluşturan Filistinli mülteciler sorunu, yeniden sahnede yerini almış durumda. Pimi çekilen Lübnan’ın, küresel sömürgecilerden ve onların bu topraklardaki emellerinden ayrı yorumlanamayacağı ise aşikar.
 534 Hit

4. İran'da Afgan mülteciler : Hakkı Uygur
İranda Afgan mültecilerYaklaşık iki ay kadar önce dünya basınında, İran yönetiminin ülkede yaşayan Afgan mültecileri zor kullanarak sınır dışı ettiğine dair haberler yayımlandı. Her yıl tekrarlanan benzer sınır dışı etme operasyonlarından farklı olarak İran devleti bu kez şiddet kullanmaktan çekinmemiş ve yaklaşık 50 bin kişinin sınır dışı edildiği uygulama sırasında birkaç Afgan sığınmacı, İran polisinden aldığı darbeler sonucu hayatını kaybetmişti. Afganistan’dan, uluslararası toplumdan ve içeriden gelen tepkiler sonucu İran devleti sınır dışı etme işlemini yavaşlattı ve uygulamanın yalnızca kaçak göçmenleri kapsadığı, İran’ı terk eden Afganlara yeniden vize alabilmeleri hususunda kolaylık gösterileceği ve Afganistan’da kendilerine bazı olanaklar sağlanacağı gibi ortamı yatıştırmaya yönelik açıklamalar yaptı.

İran, aynı şekilde her ülkenin kendi sınırları içinde bulunan kaçak göçmenleri sınır dışı etme hakkına sahip olduğunu savunmuş ve son bir yıldır sürekli olarak Afganistan devletine ve BM’ye sınır dışı uygulamasına başlayacağı hususunda bilgi verdiğini belirtmiştir. Gerçekten de İran özellikle son iki yıldır Afgan sığınmacıları ve kaçak işçileri ülkelerine geri göndereceği hususunda bazı ipuçları vermişti. Bu bağlamda ülkede öncelikle sayım yapılmış ve İran’da yaşayan iki milyona yakın Afgan’ın yarısından fazlasının sığınmacı statüsünde olmadığı belirlenmişti. İran devleti aynı şekilde kaçak Afgan işçilerin özellikle inşaat sektöründe çalıştırılmasını önlemek amacıyla Afgan işçi çalıştıran şirketlere büyük cezalar kesmiş ve bu şirketlerin yaptığı inşaatlara ruhsat verilmeyeceğini ve gümrükteki mallarının dondurulacağını duyurmuştu.

İran’da Afgan sığınmacıların varlığı, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiği 1979 yılına kadar uzanıyor. Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesinin hemen ardından “mücahit gruplar” arasında yaşanan iç savaş, sığınmacıların ülkesine dönmesini engellemiş; sonrasında Taliban yönetiminden kaçan çok sayıda Tacik ve Hezare kökenli Afgan da İran’a sığınmak zorunda kalmıştı.
İran’da gerek mülteci konumunda bulunan gerekse bu ülkeye kaçak yollardan girmiş olan ve hiçbir yasal prosedüre tabi olmayan Afganlar tarım ve inşaat alanları başta olmak üzere en ağır işlerde en düşük maaşlarla çalışıyor ve hiçbir sosyal güvenceye sahip değiller. Esasında İran’da Afgan olmak oldukça zor. Ekonomik açıdan pek de iyi durumda olmayan İran halkı, sürekli olarak İran’ın yetersiz iç kaynaklarının diğer İslam ülkelerine aktarıldığını iddia ediyor; ülkedeki Afgan işçilerin varlığının da İranlı gençlerin iş olanaklarını daralttığını düşünüyor. Ayrıca Afgan nüfusun ülkenin doğusunda yoğunlaşmış olması ve bazı Afganların buralarda uyuşturucu ticaretine karışması, olumsuz Afgan imajını güçlendirdi. İran’ın magazin gazeteleri sayılabilecek ve özellikle bazı suçlara geniş yer ayıran bulvar gazetelerinde ve dergilerinde sıklıkla Afganlara değiniliyor ve onlara karşı olumsuz genellemeler yapılıyor. Bununla birlikte İran’ın içinde de bu Afgan imajına karşı çıkan birçok kimse bulunuyor. Nitekim son sınır dışı operasyonunda yaklaşık iki yüz aydın bir bildiri yayımlayarak yapılanları kınadı ve bu gurur kırıcı davranışların derhal durdurulmasını istedi. Aynı şekilde İranlı ünlü yönetmen Mecid Mecidi, Baran adlı filminde Afganların İran’da içinde bulundukları zor koşulları gözler önüne serdi. Bütün bunlara rağmen İran’da “Afgani” hitabının bizatihi kendisi bile yetirince hakaretamizdir.
 585 Hit

5. Zimbabve'de tarım işçiliği köleliğe dönüştü : Mustafa Efe
Zimbabve'de tarım işçiliği köleliğe dönüştüZimbabve’de 2000 yılında gerçekleştirilen Arazi Dağıtım Reformu’ndan sonra 4500 ticari çiftliğin çoğu halka dağıtıldı. Bunun neticesinde de çiftliklerde çalışan işçilerin bazıları işsiz kaldı. 300 bine yakın çiftlik işçisi ise hem işsiz kaldı hem de yerlerinden oldu. Bunların çoğu yiyecek, barınma, sağlık, temiz su ve eğitim imkanlarından yoksun halde yaşıyor. Düzenli işlerini kaybedenlerden kimileri ise kısa süreli mevsimlik işlere yöneldiler. Ayrıca 900 bin ila 1,2 milyon arası yetimin yaşadığı Zimbabve’deki şartlar, çocuk işçilerin artmasına sebep oluyor.

Zimbabve’deki problemler 1890’larda Zimbabve’nin İngiliz sömürgeciler tarafından işgal edilmesiyle başlamıştı. 1980’e kadar beyaz azınlık tarafından yönetilen Zimbabve’de bağımsızlıktan 20 yıl sonra Cumhurbaşkanı Mugabe, arazi reformu yaptı. 1999 yılına kadar en verimli arazilerin 11 milyon hektarı, kahir ekseriyeti beyaz olan eski tüccarların elindeydi. Beyazlar, sömürge dönemindeki ve 1999 öncesine kadarki konumlarını korumak istiyorlardı. Mugabe, 2000 yılındaki seçimlerde partisinin sloganını “Arazi ekonomidir, ekonomi arazi” şeklinde formüle etti. Onun arazi reformu, çok keskin ve radikal bir değişimdi. Sancılı olan bu reform hala da devam ediyor. Arazilerin yeniden dağıtımı, yerli halk için iyi olacak; böylece halk arazilerine yeniden sahip olacaktı. Fakat problem sadece halkın arazilerinin başkalarının elinde olması değildi. Halkın önemli bir çoğunluğu araziyi nasıl işleyeceğini bilmiyordu. Çalıştıkları çiftliklerde onlara arazilerin nasıl ekilip dikileceği öğretilmemiş; sadece arazinin bakımı ve temizliği öğretilmişti. Ülkedeki 25 bin traktör de çevre Afrika ülkelerine kaçırılmıştı.
Mugabe’nin 2000 yılında yürürlüğe koyduğu arazi politikası yüzünden Zimbabve, İngiliz Milletler Topluluğu’ndan çıkarılmakla tehdit edildi. Mugabe’nin Avrupa Birliği ve Amerika ülkelerine girişi yasaklandı. O da 2003’te İngiliz Milletler Topluluğu’ndan kendi özgür iradesiyle ayrıldığını belirterek topluluğu ülkelerine karşı ırkçı davranmakla suçladı.

Zimbabve’de yüksek enflasyon, maaşların düşüklüğü, paranın durmadan değer kaybetmesi üst üste gelince çalışanların durumu köle işçiliğine dönüşüyor. İşverenler de köle işçi çalıştırmanın rahatlığını yaşıyorlar. Her beş kişiden dördünün işsiz olduğu ülkede maaş azlığından dolayı biri işinden ayrılacak olsa onun yerine rahatlıkla birçok kişi bulunabiliyor. Bunu bilen işverenler de işçileri karın tokluğuna çalıştırıyorlar. Aileler yemek öğünlerini azaltıyorlar. Birçok kişi 30 km’ye varan yollarda yürüyerek veya bisikletlerle işe gidiyor. Birçok aile için süt, çay, margarin, reçel ve bir parça et artık çok lüks. Alışverişler de takas usulüyle yapılmaya başlandı. Mısır verip karşılığında şeker alıyorlar. Kalifiye olsun olmasın yaklaşık üç milyon Zimbabveli Güney Afrika Cumhuriyeti’ne ve İngiltere’ye göç etti.
Çiftliklerde çalışan işçilerin aylık maaşları 3,65 ile 1,17 ABD doları arasında. Zimbabve Tarım İşçileri Sendikası, maaşların mayıs ayından itibaren yükseltildiğini belirtmesine rağmen kimi çiftlik çalışanlarına sadece 0,36 ABD doları ödendi. Bununla ise sadece iki ekmek alınabiliyor. Ülkedeki yoksulluk sınırı 43 ABD doları; enflasyon ise %3.700 civarında.

ABD ve AB ülkeleri tarafından uygulanan ambargo yüzünden ülkede her şey çökmeye başladı. ABD, modern sömürgeciliğe karşı duran Zimbabve’deki rejimi değiştirmek için ekonomik ambargoları artırıyor ve muhalefeti açıkça destekliyor. Beyaz sömürgecilik ve beyaz emperyalizmin mirası, Zimbabveli işçileri modern köle işçiliklerine mahkum ediyor.

 714 Hit

6. G-8'de yolun sonuna gelindi mi? : Mustafa Mente
G-8de yolun sonuna gelindi mi? 6-8 Haziran’da Almanya’da, sanayileşmiş sekiz ülke olan ABD, İngiltere, Kanada, Almanya, İtalya, Fransa, Japonya ve Rusya’dan oluşan G-8 grubunun yaptığı yıllık toplantı, bilindik küreselleşme karşıtı protestolara sahne olduktan sonra Rusya lideri Vladimir Putin’in bir hafta sonraki bir toplantıda yaptığı “G-8 miadını doldurdu, yeni bir yapı lazım.” çıkışı ile yeni bir tartışma başlattı. 1975 yılından beri var olan yapı, eski adıyla G-7, yeni adıyla G-8, önümüzdeki dönem de var olacak mı?

Kulüp’e en son giren ülke liderinin başlattığı tartışmanın sağlıklı bir değerlendirmesi için G-8’in gelişim sürecine ve uluslararası sistemde nereye denk düştüğüne bakmak gerekir. 1975 yılında ilk defa Fransa’da toplanan altı sanayileşmiş ülke olan Fransa, ABD, Almanya, İngiltere, İtalya ve Japonya’ya bir sonraki yıl Kanada, 1998 yılında da Rusya katıldı. 1977’den beri de Avrupa Birliği’nin dönem başkanı ve komisyon başkanı da toplantılara katılıyor. Her yıl, başkanlık yapan ülke, üç gün süren liderler zirvesine ev sahipliği yapıyor. Başkanlığın dönüşümlü olduğu yapının gündemindeki konular temelde ekonomik ve politik.

Şöyle bir soru sorulabilir: “Birleşmiş Milletler dururken bu G-8 de ne oluyor? BM’nin de gündemini ekonomi ve politika oluşturmuyor mu? BM’de bir de Güvenlik Konseyi ve de veto yetkisi olan daimi beş üyesi var. Tüm bunlara rağmen niye G-8?”
G-8 (Group of 8), temelde 1973 petrol krizinden sonra sanayileşmiş ülkelerin yaşadıkları global ekonomik sorunları tartışmak için oluşturuldu. Nitekim 1975 yılındaki ilk toplantının nihai bildirisinin hemen başında, endüstrileşmiş demokrasilerin yüksek işsizlik, devam eden enflasyon ve ciddi enerji probleminin üstesinden gelmek için kararlı olduğuna değinildi. Takip eden yılın gündeminde ödemeler dengesi, çok taraflı ticaret anlaşması gibi ekonomik konular vardı. G-8, başından beri gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerde hep gündemde oldu. Ekonomi, enerji, ticaret, gelişmekte olan ülkelerle ilişkiler, gündemin daimi maddelerini oluşturuyor. Bu konuların yanı sıra dönemsel olarak ortaya çıkan ani durumlar da sonuç bildirilerinde yer aldı. 1978 Bonn Toplantısı’nda, uçak kaçırmaların zirveye çıktığı bir dönemde, hava korsanlarını yargılamayan ve teslim etmeyen ülkelere sefer yapılmayacağı ve oradan gelecek uçakların da kabul edilmeyeceği bildiriye eklendi.

1980’de ise enflasyonun düşürülmesi ve büyüme ile enerji tüketimi arasındaki zincirin kırılması gerektiği belirtilip genel konular olan ekonomi, enerji ve gelişmekte olan ülkelerle ilişkilere değinildikten sonra ilk defa politik konularda da açıklamalar sonuç bildirisine girmeye başladı. Afganistan işgali ile ilgili güncel gelişmeler değerlendirilip bölge ülkelerinin bağımsızlığının korunması için her türlü desteğin verileceği belirtildi. 1980’li yılların tümünde ana gündem ekonomi, enerji, Doğu-Batı ilişkileri, gelişmekte olan ülkeler ve güncel politik gelişmelerdi. Ödemeler dengesi, döviz kurları, büyüme, enflasyon, yapısal reformlar, bütçe açıkları, teknolojik gelişim gibi konular tüm toplantıların gündemini oluşturdu. Asıl dert, ekonomilerin ahengini sağlamaktı. Herkes yaşadığı sorunu paylaşıp çözüm yolu arıyordu. Karşıdaki Doğu Bloğu henüz ayakta olduğu için politik hedeflere vurgu olsa da ekonomik dayanışma ve danışma en önemli amaçtı. Küresel ekonominin gelişiminin ahenk içinde olması için ortak çalışılıyordu. Terörizm de bildirilerde çokça yer alıyordu; ama bu daha çok, uçak kaçırma ve sivil havacılığa bir tehdit bağlamında değerlendiriliyordu. Çevre konusu ilk defa 1989 yılındaki bildiride yer alıyor ve yeryüzündeki ekolojik denge için kararlı bir eylemin gerekli olduğu belirtiliyordu. “Çok kirlettik, daha fazla böyle devam edemeyiz, artık daha temiz bir çevre için duyarlı olalım.” noktasına geliniyordu. Bugün çokça tartışılan sürdürülebilir ekonomik büyüme için çevrenin korunması, sera etkisi, ozon tabakası, karbondioksit emisyon oranlarının düşürülmesi gibi konular detaylı olarak 1989 yılı bildirisinde yer aldı. 18 yıldır tartışma tüm hararetiyle devam ediyor. Bazı önlemler hayata geçirilse ve belli duyarlılıklar oluşsa da 18 yıldır bu tartışma tüm hararetiyle devam ediyor.

Narkotik ve uyuşturucu sorunu da 1980’li yıllarda iki defa bildirilerde kendine yer buldu. Batı ekonomilerinin ve Batı toplumlarının sorunları tartışıldı. Günümüzün en büyük ekonomik mücadelesini oluşturan Çin, ilk defa 1989’da politik bir sebeple gündeme geldi. Henüz ekonomik bir gelişme veya gelişmiş ülkeleri etkileyecek bir hareket yoktu. Takip eden yıllarda da insan haklarında iyileşme ve Dünya Bankası kredilerinin kullandırılması konusuyla Çin bildirilerde yerini aldı.

1990’lı yıllar, Sovyetler Birliği’ne ekonomik yardım ve reform hareketinin nasıl destekleneceği ile açıldı. 1990’lı yılların gündeminde ekonomi, ticaret, gelişmekte olan ülkelerle ilişkiler yine vardı. Ama bu defa toplantılara daha ciddi bir gündem maddesi eklendi: Doğu Avrupa ülkelerindeki gelişmeler, Sovyetler Birliği’nden doğan devletler, Yugoslavya’nın parçalanması, nükleer güvenlik gibi sorunlar olanca ağırlığı ile gündeme geldi. Geçiş dönemindeki ekonomiler, küresel ekonominin güçlendirilmesi gibi yeni kavramlar da konuşuluyordu. Ana gündemde yine ekonomi vardı ama politikanın da olanca yakıcılığı ile tartışıldığı bu dönemde G-8’in BM’den rol çalmasının temelinde, BM Güvenlik Konseyi üyesi olmayan Almanya, İtalya, Japonya, Kanada gibi ülkelerin burada yer alması etkiliydi. Bosna, Kosova gibi konulara G-8 platformunda çözümler bulunmaya çalışıldı.

Peki, yeni dönemde Rusya neden arıza çıkarıyor ve “G-8 miadını doldurdu.” diyor? Bir defa Rusya bu kulübün son üyesi; kurucusu değil. Kulüp’e girdiğinde çok zayıftı; şimdi ise 400 milyar dolar nakdi olan, borçlarını ödemiş bir ülke. Sorunlarını çözmüş ve enerji kaynaklarını stratejik bir varlığa dönüştürmüş bir ülke olarak da eşit muamele görmek istiyor. Ama diğer piyasalarda elindeki nakitle istediği gibi enerji, altyapı yatırımlarına giremiyor. Bir İngiliz veya Alman firmasının bir Amerikan firmasını alması veya tersi mümkünken ve sorunsuz olurken; bu durum Rusya için söz konusu olamıyor. Bu durumda Rusya, topladığı fonları rahat değerlendireceği alanlar kendisine açılıncaya kadar arıza çıkarmaya veya arıza çıkarıyormuş gibi davranmaya devam edecek. Bulduğu kısa vadeli çözüm; kendi doğalgaz ve petrol piyasasında, zayıf günlerinde verilmiş imtiyaz ve hakları zorla, tehditle geri almak, piyasada Gazprom’un monopol pozisyonunu güçlendirmek şeklinde.

Yeni dönemde Rusya’nın stratejik araçları, konvansiyonel ve nükleer gücünden ziyade enerji arzının üzerindeki vana kontrolü olacak. Eskiden bu kaynakları satarak askeri gücünü besleyen Rusya, şimdi daha az asker besleyerek kaynağı kendisi kullanacak. Enerji için Amerika’nın alternatif kaynakları var ama Avrupa her gün imzaladığı ve inşa ettiği petrol ve doğalgaz boruları ile Rusya’ya daha fazla bağlanıyor.

Sonuçta G-8 devam edecek, protestocular polisle çatışacak, liderler içeride ekonomi ve politika konuşacaklar, sonra da ülkelerine dönüp başka bir hikaye anlatacaklar. Çünkü bu yapı, özünde tartışma için var; herkesi bağlayan BM Güvenlik Konseyi gibi diğer kurumlara giderken, büyüklerin birbirlerine seslerini duyuracakları, birbirlerini dinleyecekleri bir platform. Ne daha fazlası ne de daha azı.
 563 Hit

7. Busha Arnavutluk'ta 450 Dakikalık Makyaj : Yusuf Armağan
Busha Arnavutluk'ta 450 Dakikalık Makyaj
ABD Başkanı George W. Bush 10 Haziran’da Arnavutluk’taydı. Toplam 450 dakikaya sıkıştırılmış bu konsantre gezinin ne anlam ihtiva ettiğini değerlendirebilmek için gezi fotoğraflarına göz atmak yeterli olacaktır.

Bush ailesini karşılamak için caddeleri dolduran binlerce Arnavut, başlarda ABD bayrağının renklerini taşıyan “Sam Amca” şapkaları, dört bir yanda “Başkan Bush Arnavutluk’ta tarih yazıyor”, “Ortak olmaktan gurur duyuyoruz” afişleri ve binalara asılan dev Amerikan bayrakları... Fotoğrafların ön yüzünden dünyaya yayılan bu 450 dakikalık PR çalışmasının oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir de üstüne, Arnavutluk’u ziyaret eden ilk ABD başkanı olan Bush’a, Arnavutluk’un en büyük devlet nişanı olan Bayrak Madalyası da verildi.

Daha birkaç gün öncesinde ziyaret ettiği Roma’dan on binlerce kişinin katıldığı savaş karşıtı protestolarla uğurlanan, hem ülkesinde hem de dünyada nefret edilen bir kişinin Arnavutluk’ta böylesine pompalanmış sevgi gösterileri ile karşılanmış olmasının iki anlamı olabilir: Bunlardan ilki, bozulan ABD imajını düzeltme girişimi olarak adlandırılacaksa ikincisi de ABD açısından bozulan morallerin tamiri anlamını taşıyacaktır. Nitekim AP adlı ajansın tüm dünyaya geçtiği bir haberin satır aralarında yer alan şu cümle, düşüncelerimizi doğrular mahiyettedir: “Bush, ziyareti sekiz saatlik bile olsa Müslüman ağırlıklı bir ülkede büyük bir törenle karşılanmasının dünya sahnesinde iyi bir siyasi izlenim yaratacağını söyledi.”

Ancak kamera önlerinde yaşananların/söylenenlerin çoğu zaman gerçekleri yansıtmadığı fikrinden hareketle bir de fotoğrafın arka yüzüne bakmanın bu noktada en doğru okuma biçimi olacağından hiç kuşku yoktur.

Öncelikle Bush’un Arnavutluk’ta böylesine ilgi görmesinin altında yatan sebepleri sıralayalım:
1. Her ne olursa olsun Balkanlar’da yaşayan halklar nezdinde ABD, -tüm dünyadaki görüntüsünün aksine- savaşı bitiren bir ülke konumundadır. Özellikle Kosova’nın Sırp kuşatmasından ABD’nin müdahil oluşuyla kurtulmuş olması, Arnavutlar nezdinde unutulmaz bir etki yapmış durumdadır. Bu yüzdendir ki, Kosova bugün bölgenin en büyük Amerikan üssü konumundadır.

2. Arnavutluk, milli birlik mücadelesi vermektedir. Arnavut nüfusunun önemli bir kısmı Kosova’dadır. Kosovalı Arnavutların Sırbistan’dan ayrılma taleplerine en sıcak desteği ABD vermektedir. Kuşkusuz, ABD’nin bu tutumunun, kendisi için de bölgeye nüfuz edebilmek anlamında önem arz ettiğini söyleyebiliriz. Bölgenin zayıf aktörlerinden AB içerisindeki Yunanistan, Slovakya, Polonya, Romanya ve kendi iç politik realitesinden dolayı İspanya, Kosova’nın bağımsızlığına karşıdırlar. AB, Kosova’nın bağımsızlık talebi karşısında tam anlamıyla bir kararsızlık içerisindedir. Buna karşılık Sırbistan’ın arkasında hiç de yabana atılmaması gereken bir Rusya faktörü vardır. Son olarak, geçen hafta içerisinde Almanya’da düzenlenen G-8 Zirvesi süresince Rusya’nın ikna edilememesi nedeniyle Kosova’nın nihai statüsü konusunda net bir sonuca ulaşılamamıştı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, daha önce yaptığı konuşmalarda sürekli olarak Kosova’nın statüsünün Sırbistan’ın iç meselesi olduğunu ve bu soruna uluslararası müdahalenin yersiz olduğunu söyleyerek, dolaylı yoldan Sırbistan hükümetini destekliyordu.

3. Ekonomik ve güvenlik anlamında kendisini güvende hissetmek isteyen Arnavutluk, NATO ve AB üyesi olmaya hazırlanmaktadır. Bunun için ABD’nin desteği şarttır.

4. ABD’de birkaç yüz bin Arnavut asıllı Amerikalı bulunmaktadır. Ve uluslararası arenada Arnavut lobisi önemli bir güç konumundadır.

5. Bölgede sosyalist rejimlerden ve sosyalist rejimlerin artığı faşistlerden çok çeken halkların talepleri ile ABD’nin çıkarları aynı mecrada birleşmektedir.
Mesela Irak’ta isyan etmek üzere olan askerlerinin yanına ancak gece yarısı, ani bir seyahatle gidebilen Bush için, beklentileri anlamında ABD’den başkaca bir seçeneği kalmamış Arnavutluk’tan daha iyi imaj tamircisi bulmak neredeyse imkansızdı. Aslında bu tabloda, barış naralarını birbiri ardına sıralayan Arnavutlar da, dünyanın başka bir bölgesinde insanların karşısına çıkamayacak kadar kanla kirlenmiş olan Bush’un hiç inandırıcı olmadığının farkındaydı.
Bölgedeki menfaatleri gereğince, partner ihtiyacını acilen gidermek zorunda olan ABD, Arnavutlar üzerinden kendi amaçlarına da hizmet etmiş olacaktır. Özellikle Rusya’nın bölgede giderek daha fazla söz sahibi olmaya başlaması karşısında, ABD’nin Adriyatik kıyılarında yeni bir güvenlik şeridi oluşturma ihtiyacı da kaçınılmaz hale gelmiştir.

 Bu gerekçelerden hareketle ABD, bölgedeki hazır zeminden de faydalanarak Arnavutluk’ta şu temel noktalarda vaatlerde bulundu:

1. ABD tarafından Arnavut halkının her zaman destekleneceği ifade edildi.

2. Arnavutluk’un ABD’nin bölgedeki partneri olduğunun altı çizildi.

3. Kosova konusunda, “Statü müzakerelerinde ilerleme kaydetmemiz gerekiyor; nihai sonuç Kosova’nın bağımsızlığıdır.” diyen Bush, “‘Bu kadar yeter! Kosova bağımsızdır.’ sözünü sonra söylemek yerine şimdi söylemekte fayda var.” cümlesini kurmaktan kaçınmadı.

4. Bush, Arnavutluk hükümetini, 1999 yılından beri BM tarafından sevk ve idare edilen Kosova’da sükunet ve barışın korunmasına yardımcı olmaya da çağırdı. Bu aynı zamanda Arnavutluk’un Kosova üzerindeki etkisinin meşrulaştırılması ve sorumluluk alma isteğinin kabul edilmesi anlamı da taşımaktadır. Malum olduğu üzere, bağımsızlığa giden yolun gittikçe uzaması, Kosovalı Arnavutların sabırlarını taşırmaktadır. Başbakan Sali Berişa, 13 Haziran günü Kosova Başbakanı Agim Çeku ve Kosova Cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu ile Kosova sınırındaki Kukes şehrinde yaptığı görüşmede ABD talebini Kosova yönetimine iletmiş oldu.

5. Bush, Adriyatik Tüzüğü’nün üç üyesi olan Arnavutluk, Makedonya ve Hırvatistan’ın başbakanları ile öğle yemeği yedikten sonra, bu üç ülkenin NATO’nun Bükreş’te yapacağı 2008 Zirvesi’nde üyelik daveti alma yönündeki çabalarına destek sözü verdi. Burada altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken husus ise, NATO üyeliği için gereken tek şeyin, siyasi ve askeri alanda yapılacak reformlar olduğu gerçeğidir. Zaten Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa da yaptığı açıklamada, “Arnavutluk’u Batı askeri ittifakına katılım daveti almaya uygun hale getirmek için her türlü kararı almaya, her türlü yasayı çıkarmaya ve her reformu gerçekleştirmeye hazırız.” demek suretiyle ABD talepleri konusunda endişe edilecek herhangi bir durumun söz konusu olmadığını ifade etmiştir. Bunun ilk adımı da Afganistan’da görev yapan Arnavut asker sayısının artırılmasıyla atılmış oldu.

Genelde Balkan halkları ve özelde Arnavut halkı için ABD, sadece bir mecburiyetin adıdır. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden sonra bir türlü istikrarı yakalayamamış olan Balkanlar, ellerini, bütün denenmişliklerin üstüne son çare olarak, başka bölgelerdeki kanlı ellerini kendilerine bugüne kadar hiç göstermemiş olan ABD’ye uzatmaktadır. Bu durum, Clinton’la Bosna’da Dayton ile başlayan bir sürecin devamı olarak değerlendirilmelidir.

Bu ziyarete ilk tepki, 28 Haziran’da, 1389 I. Kosova Savaşı’nın yıldönümünde, Kosova Savaşı’nın yapıldığı Gazimestan Meydanı’nda yankılandı. Sırbistan Başbakanı Vojislav Koştunitsa, Bush’un Arnavutluk ziyaretiyle Kosova’nın bağımsızlığının daha yüksek sesle dillendirilmeye başladığı bugünlerde, oldukça sert bir “anti-Amerikancı” üslupla, halkın, devlet erkanının ve kilise temsilcilerinin huzurunda yaptığı konuşmada, “Kosova için Sırp- Amerikan savaşı başlayacaktır!” derken bölgenin yeni bir sürece girdiğinin de işaretini vermiş oluyordu. Ses Koştunitsa’ya aitti belki ama konuşma metni daha çok Putin’in cümlelerini andırır mahiyetteydi. Gazimestan Meydanı deyip geçmemek lazım. Zira Kosova Savaşı’na ev sahipliği yapan bu meydan, savaşın 600. yılında (1989) Bosna soykırımının temellerinin atıldığı bir yer olmuştur. O tarihte Miloşeviç, işte bu meydanda bir milyon Sırp’a hitaben yaptığı konuşma ile Sırp milliyetçiliğini tetiklemiş ve akabindeki birkaç sene içinde Bosna’da soykırıma girişilmiştir.

Bush’un Arnavutluk’a yaptığı ziyaretin doğuracağı sonuçların neler olacağı önümüzdeki dönemde meydana gelecek gelişmeler neticesinde ortaya çıkacaktır. Şu bir gerçektir ki; 450 dakika boyunca tüm dünya Bush’un yüzündeki makyajın akışını dakika dakika izlemiştir. Çünkü dünya Doğu’suyla, Batı’sıyla Bush yönetimini çok iyi tanımaktadır. Görenler için, 450 dakikanın sonunda saat 12’yi vurdu ve her şey balkabağına dönüştü zaten.
 641 Hit

8. DOSYA: Uluslararası finansal sistemin işleyişi : Sadık Ünay
Sanayileşmiş ülkeler, Anglo-Sakson akademi çevreleri, uluslararası ekonomik kuruluşlar ve çokuluslu şirketler tarafından 1980’lerden bu yana ısrarla seslendirilen neoliberal küreselleşme söyleminin ekonomiyle ilgili tarafında ağırlıklı olarak üç boyut öne çıkmaktadır: üretim ve yatırım ilişkilerinin entegrasyonu, ticaretin küreselleşmesi ve finansal ilişkilerin küresel bir nitelik kazanması. Tarihsel olarak bakıldığında da, küresel kapitalizmin son üç yüzyıllık seyrinde finansal boyutun gittikçe önem kazanarak üretim, yatırım ve ticaretten bağımsız bir karakter kazandığı görülür. İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel ekonomik sistemin yapılandırıldığı Bretton Woods Konferansı’nda ortaya konulan sistem, ülkelere ulusal planda ekonomiye müdahale etme ve finans hareketlerine kısıtlamalar getirme imkanı tanımıştı. Amerikan doları ve dolaylı olarak altına endeksli sabit kur rejimleri ile desteklenen bu yapıda savaş sonrası yeniden yapılanma için gerekli olan istikrar ortamının oluşturulması hedeflenmekteydi.

1970’lere kadar iyi-kötü çalışan bu sistem, uluslararası krizlerin çıkmasını engellemekle birlikte küresel çapta sermaye birikimini de zorlaştırmaktaydı. İşte Amerikan ekonomisinin gerek Vietnam Savaşı’nın yol açtığı masraflar dolayısıyla artan bütçe açıkları gerekse Almanya ve Japonya gibi ekonomik güçlerin yükselişi karşısında verdiği ticaret açıkları, ABD dolarının değerinde dalgalanmalara yol açınca sabit kur sistemi Nixon/Kissinger yönetimi tarafından yürürlükten kaldırıldı. Takip eden dönemde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler birbiri ardınca dalgalı kur sistemine geçişi benimsediler ve uluslararası finans hareketlerinin önündeki engellerin kademeli olarak kaldırılmasına başlandı. Küresel sermayenin finans alanından başlayarak dünyanın farklı coğrafyalarına nüfuz edebilme şansını yakalaması, sanayileşmiş ülke yönetimlerinin ve uluslararası ekonomik kuruluşların da destekleriyle zamanla uluslararası kapsayıcılığı artan bir kapitalist sitemin yeşermesine sebep oldu.
DOSYA: Uluslararası finansal sistemin işleyişi
Uluslararası finans alanındaki serbestleşme ve engellerin kalkması, giderek uluslararası ticaret ağlarının güçlenmesine ve hatta küresel ya da bölgesel üretim/yatırım ağlarının oluşmasına yol açtı. Ekonomik küreselleşme olarak nitelenen çok yönlü süreçlere yol açan gelişmeler doğal ekonomik gelişmelerden değil, hakim ulus-devletlerin uluslararası krizlere verdikleri tepkilerden ve orta/uzun vadeli stratejik hesaplarından kaynaklandı. Finansal ve genel olarak ekonomik küreselleşmenin ciddi sonuçları oldu. Örneğin Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kurumlaşan refah devletleri, finansal hareketlilikler sonucunda hayati zorluklar yaşarken; özellikle ABD ve İngiltere kaynaklı finans, kapital dünya ekonomisinin manipüle edilmeye açık küresel bir piyasaya dönüşmesi için aktif bir yayılım sürecine girdi.

Bu arada 1980’lerden bu yana neoliberal (yeni-sağ) yaklaşımın yeni bir sosyo-ekonomik politika yaklaşımı olarak yükselişi ile küreselleşme söyleminin ve özellikle finansal küreselleşmenin tüm insanlık için kaçınılmaz ve faydalı bir gerçeklik olarak yansıtılmaya başlanması arasında bir paralellik vardır. Kabaca devletin ekonomik alandaki etkinliğinin azaltılıp piyasa aktörlerinin güçlendirilmesini hedefleyen neoliberalizm, sanayileşmiş ülkelerden başlayarak -Türkiye dahil- gelişmekte olan dünyaya adım adım yayıldı. Latin Amerika’daki “uluslararası borç krizi”nin sağladığı çalkantılı ortamda birçok gelişmekte olan ülkeye ve 24 Ocak Kararları ile de Türkiye’ye ihraç edilen neoliberal değişim paketleri, kapitalizmin Anglo-Sakson biçiminin bir model halinde ihracını hedef almıştı. Bu şekilde gelişmekte olan birçok ülkede büyük sosyal ve siyasal çalkantılar pahasına uygulamaya konulan “İstikrar ve Yapısal Uyum Programları”, ideolojik ve yerel gerçekliklere yabancı bir yaklaşımla hazırlandıkları için kamu maliyeleri iflasın eşiğindeki ülkelere acı reçeteler sundular.

Ancak küreselleşme ve ekonomik liberalizasyon (serbestleşme) söyleminin ardında dünya ticaretinin hacmine bakıldığında 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın sonları arasında ampirik olarak radikal bir değişim yoktu. Asıl değişim, ticaretin niteliğinin maldan hizmetlere ve özellikle finansal alanlara doğru kayması ve bilişim teknolojisindeki gelişmelerin de yardımı ile New York, Londra, Frankfurt, Tokyo gibi finansal merkezler arasında reel zamanda işlem yapılan bir ağın ortaya çıkmasıydı. Finansal sermayenin vatansız olup saniyeler içinde bilgisayar ortamında yer değiştirebilme özelliği yasal kolaylıklarla güçlendirilip piyasalar arasındaki akışkanlık hızlandıkça finans ve üretim arasındaki ilişki iyice zayıfladı. İmalat ve teknolojiye bağımlı sosyo-ekonomik kalkınmayı hedefleyen ülkeler ciddi sıkıntılar çekerken spekülatif aktivitenin ve paradan para kazanmanın ödüllendirildiği Anglo-Sakson (ABD ve İngiltere) tarzı ekonomilerde ise muazzam kazanımlar ortaya çıktı.

Finansal küreselleşmenin Türkiye gibi “yükselen piyasa ekonomileri” için önemli avantajları ve ciddi tehditleri aynı anda bünyesinde barındırdığı bir gerçek. Bir taraftan ekonomik büyümeyi sürdürülebilir hale getirmek, sosyo-ekonomik altyapıyı iyileştirmek ve yeni istihdam imkanları oluşturup işsizliği azaltmak için ciddi anlamda yabancı sermaye girişine ihtiyaç bulunmakta. Fakat finans piyasalarının yeterli legal-kurumsal hazırlıklar yapılmadan liberalleştirildiği 1980’lerin sonlarından bugüne yaşanan bankacılık ve finans sektörü kaynaklı 1994, 2000 ve 2001 krizleri global sermayenin spekülatif dalgalarına hazırlıksız yakalanan Türkiye’nin uluslararası manipülasyona ne kadar müsait olduğunu gösterdi. Son dönemde alınan yasal tedbirler ve gerçekleştirilen yapısal reformlar “spekülatif atak” risklerini azaltmış gibi görünse de, işin temelinde küresel ekonomi ile entegre olunurken tercih edilecek model noktasında stratejik karar alma gerekliliği bulunuyor.

Şu ana kadar kurumsal reform ve ekonomik politikaların sosyal yansımalarını açıkça ihmal eden IMF ile devam eden ilişkiler çerçevesinde gittikçe liberalleşen, piyasa dinamiklerinin her alanda belirleyiciliğini kabullenen ve uluslararası finansal sermaye ile eşitsiz bir “taşeron” ilişkisine girmeye razı bir strateji mi? Yoksa Avrupa Birliği ile entegrasyon çapasını ve kritik jeo-stratejik konumunu dinamik bir şekilde kullanıp dünya ekonomisindeki rekabet gücünü arttırabilecek açılımları “kamu-özel sektör” ortaklıkları dahil, “stratejik sektörel planlama” dahil, neoliberallerin ideolojik olarak ilk planda karşı çıkabilecekleri biçimlerde uygulamaya koyan bir yaklaşım mı?

 Bir taraftan uluslararası finansal dalgalanma ve krizlerin yıkıcı etkilerinden kaçınırken diğer taraftan üretim-bilgi-teknoloji temelinde dünya ekonomisine başat bir aktör olarak entegre olmak çok zor. Bunun için uluslararası siyasi ilişkilerde uygulanmaya başlanan çok boyutlu dış politikanın ekonomi alanında da uygulanması ve devlet-devlet, devlet-şirket, şirket-şirket ilişkilerinin özel sektörün de spekülatif aktiviteden uzaklaştığı bir ortamda uzun soluklu bir strateji içinde yapılandırılması gerekiyor. 70 milyon nüfuslu dev bir ülkenin, sırtını küresel finansal sermayeye dayayarak Dubai tarzı bir geçiş bölgesi olarak halka yaygın kalkınma ve adaleti tesis etmesi hem pratik hem de küresel ekonomik dengeler açısından mümkün değil. Uluslararası finansal kapitalizmin acımasız darbelerine maruz kalmadan bir kalkınma ivmesi yakalayabilmek için bir taraftan ihracat potansiyeli çeşitlendirilip yüksek teknoloji ürünlerinin paylarının arttırılması, araştırma-geliştirme faaliyetleri ile katma değeri yurt içinde tutacak ekonomik açılımların desteklenmesi ve doğrudan yabancı sermaye yatırımları teşvik edilirken spekülatif finans hareketlerine karşı dikkatli olunması gereklidir. Uluslararası finansal ağların gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri bir potada erittiği günümüzde küresel ekonomik sistem ile rasyonel ilişkiler kurup uzun soluklu sosyo-ekonomik kalkınma projeleri üretebilmek hem sosyal adaleti hem de küresel rekabet gücünü gözeten stratejik bir bakışla mümkün olabilir.
 1013 Hit

9. Üçüncü dünya aslında kaçıncı dünyadır? : Doç. Dr. İbrahim Öztürk
Üçüncü dünya aslında kaçıncı dünyadır?
Müjde! Dünya Bankası (WB) başkanlığına ikinci bir “şahin” getirildi. Kağıt üzerinde DB, küresel fukaralığı ortadan kaldırmak için kurulmuştu. Ancak ABD, kurumu ısrarla Batı’nın yeni sömürgecilik kolu olarak kullandığından, kurum çoktan bu görevinden uzaklaşmıştır. O kadar ki; koskoca küresel bir organizasyon, Bush’un savaşçı politikalarının mimarlarından olan Paul Wolfowitz’e emanet edildi. O da kurum imkanlarını sevgilisini mutlu etmek için kullandı. Kullandı da ne oldu; Bay Bush, onun yerine bir başka saldırgan olan Robert Bruce Zoellick’i atadı. Amerikan savaş ve petrol endüstrisi ile Amerikan özel sektörünün ne kadar iç içe olduğunu bundan daha iyi gösteren başka bir örnek yok. Zoellick geçen sene 19 Haziran’da parlamentodan ayrılmış ve yatırım bankası Goldman Sachs’a danışman olarak geçmişti. Wolfowitz’in pislikleri ortaya çıkınca, demek Zoellick’ın izini kaybettirmek için, hükümetten uzaklaştırıp sözde özel sektöre gönderdiler.

Neticede fakirliğin bitmesini bekleyenler, nasıl bir kirli emperyalizm ağının kendilerini örmüş olduğunu görüyorlar. Sahi size bir soru: Sizce “üçüncü dünya” ne demektir? Dünya; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler diye kategorize edilmiş. Üçüncü dünya derken sanki dünyanın çok uzağında olan, unutulması gereken veya hatırlanmasa da olur bir dünyadan bahsediliyor gibi. Sanki yeraltına doğru katman katman dünyalar varmış da, bu da en altta kalan, insanlığa en uzak olanıymış gibi. Oysa orada insanlar yaşamakta ve nefes alıp vermekteler. Çökmüş göğüs kafeslerinde bir yürek var. Feri kaybolmuş gözlerin arkasında “keşke”lerle dolu, enkazla dolu rüyalar var.
İnsanlık tarihi, Batı’nın günümüzde reva gördüğü kadar büyük bir barbarlık görmedi. Bu yazıda söz konusu barbarlığın “borçlar ve geri kalmışlık” bağını irdelemek istiyorum.
Üçüncü dünya ülkelerinin borç krizinin arkasında birden çok faktör var. Bütün faktörleri tek bir isim altında toplamak gerekirse bunun nedeni yeni sömürgeciliktir. Bu ülkeler bütün fakirliklerine rağmen kendi liderlerini seçmelerine izin verilmiyor. Batılı ülkelerle işbirliği yapan her yerde bulunması kolay minik bir azınlık iktidarı kuruluyor. Denetim, şeffaflık ve adalet hak getire. Bu ülkeler, halkın enerjisini sahip olunan doğal kaynakların çıkartılmasına ve geliştirilmesine yöneltmek yerine, gelişigüzel borç almaktalar. Bu borcun maliyeti oldukça yüksek oluyor. Sonra da hem bu ülkelerin en değerli doğal kaynakları Batılı pazarlara peşkeş çekilmiş oluyor hem de ülkeler altından kalkılması zor bağımlılık ilişkisine sokuluyor. Bu ülkeler, varlığı kağıt üzerinde kalan Birleşmiş Milletler’de ABD talepleri doğrultusunda parmak kaldırıp indiren bir figüre döndürülmüş oluyor. Kurulan bu sömürge ortamında aslında utanç verici bir şekilde fakir ülkelerin zengin ülkeleri sübvanse ettikleri, destekledikleri görülmektedir. Üçüncü dünyanın fukaralığı böylece teknik bir sorun değil, ideolojik bir sorun olarak öne çıkmaktadır.

Çok ilginç bir şekilde, toplam borç sürekli artarken, bu ülkelere yönlendirilen bağış ve hibeler azalmaya devam etmektedir. Diyelim ki dünyanın en fakir 60 ülkesinin toplam borcu 1970’lerde 25 milyar dolarken, 2002 itibariyle 523 milyar doları aşmıştır. Bunun 160 milyar doları sadece IMF’ye olan borçlardan oluşmaktadır. En fakirlerin çokuluslu örgütlere olan borcu 80 milyar doları aşmıştır. Ayrıca fiili olarak borç silme olayı çok sembolik düzeyde kalmaktadır. Borç oluşturan mekanizmaya dokunmak ise zaten kimsenin gündeminde değil. Böylece fukara ülkeler, aldıkları bir dolarlık hibeye karşılık tam 13 dolarlık borç ödemektedirler.

Borç miktarının artmasının arkasındaki temel mekanizma ise şu meşhur “bileşik faiz” mekanizmasıdır. Örneğin bir trilyon dolarlık bir borç, yıllık %10 oranında bileşik faiz mekanizmasına girdiğinde 50 senede tam 117 trilyona, bir asırda ise yaklaşık 14 katrilyon dolara çıkmaktadır. Afrika ülkelerinin gerçekte ödediği bileşik faiz bunun neredeyse iki katıdır. 1973-1991 arasında Afrika’nın biriken toplam borçları 1,5 trilyon dolar olup, bunun sadece 400 milyar doları gerçekten alınan borçlardan oluşmaktadır. En fakir 60 ülkenin son 30 yılda ödediği faiz artı anapara toplamı 600 milyar doları bulmuştur. Bir o kadarı da şimdi ödenmek üzere bekliyor.

 Bu arada aşırı borçlu fakir ülkelerin kaderleri konusunda inisiyatif alma çabaları tamamen sonuçsuz kalmaktadır. Fukaralar adına zengin ülkelerin 1996 yılında kurdukları Aşırı Borçlu Fakir Ülkeler (HIPC) İnisiyatifi ise göz boyamaktan öteye gidemedi. Oluşumun amacı, fakir ülkelerin resmi kaynaklardan temin ettikleri borçların silinmesidir. Gerçekler ise oldukça farklıdır. G-8’ler her toplantıda minik vaatlerde bulunmakta, fakat bu minik vaatleri bile yerine getirmemektedirler. Öte yandan başlıca resmi kalkınma yardımı yapan ülkeler, milli gelirlerinin yüzde 0,7 kadar bir kısmını bağış yapma konusunda kendi aralarında anlaşmışlardır. Ancak bu anlaşmaya uymayan ülkelerin başında ABD, Almanya ve Japonya gibi zengin ülkeler yer almaktadır. Bilhassa Japonya ve ABD, vaatlerinin fersah fersah altındadırlar.

Kaynak: İbrahim Öztürk,"Development failures in Central Asia and the Caucasus: the role of Japanese “ODA” in the restoration of reform process", Institute of Developing Economies (IDE), JETRO, Japonya, Mart, 2005.

Burada karşımıza “borç öldürür” gerçeği de çıkmaktadır. Bunun basit anlatımı şudur: Birçok ülke borçlarını ödeyebilmek için zaten çok az olan ihracatlarının %25’lerine varan bir kısmını sadece borç ödemelerine ayırmaktadır. Bunu yaparken de eğitim, sağlık, altyapı gibi alanlardan kaynaklar çekilmektedir. Küçücük bir kaynağın tahsis edilmesiyle kurtarılabilecek binlerce can, heba edilmektedir. Dünyada günde iki doların altında yaşayan nüfus, dünya nüfusunun %40’ına tekabül etmektedir. Oysa Avrupa’da inek başına düşen sübvansiyon bile günde iki dolar kadardır. Kutsalsız kapitalizmin insanı düşürdüğü durumu bundan daha çarpıcı olarak anlatacak bir veri olmasa gerek. Oysa fukara ülkelerin borçları zengin ülkeler için devede kulak kalırken, fukara ülkeler için bu borç miktarı hayat-memat konusu olmaktadır. Hele en fukara 60 ülkenin toplamda 200 milyar doları bulan borcu, gerçekten zenginler açısından zekat-sadaka nevinden, diş kovuğunu doldurmayacak mahiyettedir. Ancak bu ülkeler bu borcun altında harap olmaktadırlar.
Borcun bir başka öldürücü nedeni ise, bu fakir ülkelerin, toprağın altında ve üstünde neleri varsa, biteviye bir çabayla çıkartarak bunları hammadde olarak satma gayretleridir. Yağmur ormanları, verimli tarım arazileri vs. bu uğurda feda edilmektedir. Çevre ile ilgili hiçbir kaygı akıllarının ucuna gelememektedir.
Sonuç olarak “üçüncü dünya” diye, adeta “gözden de gönülden de uzak olsun” der gibi bir adla anılan kocaman bir dünyanın ideolojik nedenlerle geri kaldığı görülmektedir. Dünyadaki kapitalist ve materyalist sömürge düzeni, bu ülkeleri haksız bir şekilde büyük bir borç batağına sokmakta, kaynaklarını sömürmekte ve kalıcı olarak bağımlı hale getirmektedir. Bu dramın değişmesi, ancak merkezi kapitalizmin büyük bir krize girmesi ve dünyada kağıtların radikal olarak yeniden karılmasıyla belki mümkün olabilir. Ancak insanlığa önderlik yapacak ahlaklı bir devlet ve medeniyet arayışı en büyük ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.
 832 Hit

10. Borçlanmanın ekonomi politiği : Hüseyin Öztürk
Borçlanmanın ekonomi politiğiGeçimlik ekonomiden birikimci ekonomiye geçiş süreci, ekonomik hayatın kırılma noktasıdır. Geçimlik ekonomi, içinde birikimciliğin barındığı ama ekonomik faaliyetin asıl amacını oluşturmadığı bir dönemdi. İbn-i Haldun, “…Üretim sürecinde oluşan hasıla, kişilerin harcadıklarından çok fazladır.” derken aslında Marksist analizlerde yoğun olarak kullanılan “artık değer”e işaret ediyordu. Ama artık değerin sistematik birikimi ve bölüşümü ile ilgili herhangi bir bölüm Mukaddime’de yer almıyor. Zira birikimin sistematik bir yapıya bürünmesi ve bölüşümün esas sorunsal haline gelmesi, kapitalizmin dünya genelinde geçerlik kazanmasıyla gerçekleşmiştir.

Ekonomik ilişkilerin karmaşıklığına ve farklı formlarda işlemesine rağmen günümüzde birikim ve bölüşüm, dünya ekonomisinin hala temel sorunudur. 19. yüzyılda Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika sanayileşme evrelerini bitirip uluslararası artıktan daha fazla pay almanın yolunu ararken; diğer ülkeler sanayileşememenin sancısını geçtiğimiz yüzyıldan bugüne çekmektedir. Temelde devlet müdahaleciliği olan ekonomi politikalarıyla birçok ülke geçtiğimiz yüzyılda yerel sanayilerini kurup uluslararası alanda rekabet edecek güce erişmeyi hedefledi. Gelişmemiş ülkelerin gelişmiş ülkeler seviyesine nasıl erişeceğinin araştırıldığı kalkınmacı iktisat akımı bu dönemde yeşerdi. İthal ikameci sanayileşme hareketleri bu amaç doğrultusunda birçok ülkenin başvurduğu kapalı bir ekonomi modeliydi. Fakat modeli uygulayan ülkelerde bu model üzerinden kalkınmacı politikalar başarısızlıkla sonuçlandı. Müdahaleci ekonomi politikası uygulayan birçok ülke, önce işgücü ve mal piyasalarını, ardından sermaye piyasalarını serbestleştirerek dünya ekonomisine eklemlendiler. Bu bir anlamda kalkınma iktisadının da sonu anlamına geliyordu. Teslim bayrağını çeken birçok ülke, sanayileşme evrelerini tamamlayamadan gelişmiş piyasalar içerisinde kendilerini buldular. Kapitalizmin altın kuralı olan büyük balığın küçük balığı yutması gereği, şu anda sanayileşememiş bu ülkeler uluslararası piyasalarda sanayileşmiş ülkelerin baskısına maruz kalarak ekonomi politikaları geliştiriyorlar.

Bu noktadan hareketle günümüz dünya ekonomisini analiz, aslında gelişmiş ülkeler ve diğer ülkeler arasındaki ticaret ve sermaye hareketlerinin birlikte analiziyle mündemiç bir olgudur. Dünyada gelişmiş ülkelere karşılık diğer ülkelerin yer aldığı bir ekonomik yapı, küreselleşme süreciyle birlikte temayüz etmiştir. Artık kitle iletişim araçlarının ve bilgisayar teknolojisinin imkanları sayesinde ekonomik faaliyetler anında ve çok hızlı gerçekleşebiliyor. Ekonomik ilişkiler küreselleşirken krizler de küreselleşiyor. Dünyanın farklı bölgelerinde krizlerin yaşanıyor olması, bunun dünya geneline yayılmasını engellemiyor artık. Asya’da yaşanan bir kriz Rusya’yı, Rusya’dan Avrupa’yı ve bununla bağlantılı olarak Latin Amerika ülkelerini etkiliyor. Bir ülke sularında çıkan fırtınanın diğer ülke kıyılarını etkilemesi gibi, artık çok küçük bir kriz tehlikesi dünya ekonomisini alarma geçiriyor; yerel ve uluslararası düzenleyici kuruluşlar vasıtasıyla bu krizler önlenmeye çalışılıyor ve uluslararası ekonomi sistemi başarılı(!) bir şekilde işliyor. Artık kalkınma problemi yaşayan ülkeler Dünya Bankası’ndan, finansal problemleri olan ülkeler de IMF’den çok rahatlıkla borçlanabiliyor ve böylece piyasaları küresel ekonomiyle uyumlaştırılıyor. Fakat bu şekilde işleyen bir sistemde gelişmekte olan birçok ülke ekonomisi borç yükü altında eziliyor.

Gelişmekte olan birçok ülke, daha tam teşekkül etmemiş ve zayıf olan piyasaları sebebiyle kaynak açıklarıyla karşı karşıyadır. Kaynak açığı ise gelişmekte olan ülkelerdeki borçlanma gereksinimlerinin başlıca dinamiğini oluşturur. Borçlanmanın gerekliliği, borçlanmanın toplumsal faydasını ve maliyetini dikkate almamızı gerekli kılar. Bir ülkenin borçlanırken elde ettiği toplumsal fayda eğer borçlanma maliyetinin üstündeyse borçlanmak o ülke için rasyonel bir ekonomi politikası adımıdır. Fakat borçlanmanın maliyeti eğer toplumsal faydayı aşıyorsa borçlanma sonucu verimli ekonomi politikaları işlemiyor demektir.

Gelişmekte olan ülkeler özellikle 1980’li yıllarda, sermaye piyasaları serbest hale geldikten sonra kayda değer kaynak çeken ülke konumuna geldiler. Gelişmekte olan ülkelerin toplam borç stoku 1970’lerin sonlarına doğru 70,2 milyar dolar iken 1980’lerin ortalarına doğru 579,6 milyar dolar seviyesine yükselmiştir. Bu yükseliş trendi 1996’ya kadar devam ederek 2,1 trilyon doları bulmuş ve bu yıldan 2006’ya kadar toplam borç stoku 2,2 trilyon dolar civarında seyretmiştir (World Bank External Debt Statistics). Gelişmekte olan ülkelerdeki yabancı kaynak artışının ülke geneline verimli kanalize edilip edilmediği genelde borç stokunun GSMH içindeki yerinin istikrarlı bir şekilde yönetilip yönetilmediğiyle ilgilidir. 1980 öncesi toplam borç stoku gelişmekte olan ülkelerde %20,6 civarındayken 1990’lardan günümüze %40 civarında seyretmektedir (World Bank External Debt Statistics). 1980’lerden sonra görülen bu hızlı artış, 1980’lere kadarki dönem içerisindeki ertelenmiş borçlanma gereksiniminin bir sonucudur. Bu döneme kadar kontrollü sermaye hareketlerine sahne olan birçok ülkede 1980’li yıllar, kaynak açığının yönetilmesinin artık çok güç olduğu bir dönemdi. Bu, 1980’in hemen öncesi patlak veren petrol krizi sonrası açığa çıkmış ve gelişmekte olan ülkeler yoğun yabancı kaynak transferine sahne olmuştur. Her ne kadar son yıllarda gelişmekte olan ülkelerin toplam GSMH’leri içindeki borç stoku istikrarlı bir seyir izlese de %40 civarında seyreden bu oran çok yüksek görünüyor. Burada sorulması gereken soru, gelişmekte olan ülkelerin bu yabancı kaynak akışını sağlıklı kontrol edip etmedikleridir. Eğer yabancı kaynakların faizi bir şekilde verimli yatırımlarla ödenebilir bir durumdaysa, dış borç yükü gelişmekte olan ülkeler için yönetilebilirdir, denebilir. Halbuki bilinen odur ki; yabancı ülkelere kaynak akışı genelde kısa vadeli olup uzun vadeli olmayan kaynak transferi bu ülkelerde verimli şekilde uzun vadeli yatırımlara dönüşmemektedir. İç tasarruf oranı yetersiz birçok gelişmekte olan ülke ise bu kısa vadeli akımlara ihtiyaç duymakta ve kaynak akışının maliyetini bertaraf edememektedir. Gelişmekte olan ülkelerin yıllık borç ödemeleri, reel anlamda borcun yıllık maliyetini gösterir. 1999’da Asya krizinin etkisiyle gelişmekte olan ülkelerin borç servislerinin toplam mal ve hizmet ihracı içerisindeki oranı %20,9 idi. Günümüzde ise bu oran %17’ler civarında seyrediyor. Bunun anlamı şudur: Gelişmekte olan ülkelerin dış aleme yaptıkları mal ve hizmet transferinin %17’si borç ödemesine gidiyor (World Bank External Debt Statistics).

Neoliberal görüşe göre, ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbest piyasa koşullarında yapıldığı ekonomi sisteminde ülkelerin ekonomik gelişmelerinde artış gözlenecektir. Özellikle son dönemde sermaye hareketlerinin ve ticaretin yoğunluğu sebebiyle dünya genelinde ortalama gelir her ne kadar artsa da bu, refah seviyesinde de aynı artışı beraberinde getirmiyor. 2006 yılında Dünya Bankası tarafından yayımlanan Kalkınma Raporu’na göre, son 30 yıl içerisinde gelir adaletsizliği ülkeler arasında azalırken ülke içinde artış göstermiştir. Örnek verecek olursak; ekonomik performansıyla göz boyayan Çin’in kırsal alanında ortalama gelir seviyesi Kamboçya ile aynıyken kent kısmında ortalama gelir Arjantin ile aynı seviyededir.

Piyasaları tam küresel ekonomiyle intibak içinde olmayan gelişmekte olan ülkelerin büyük bir borç yükünün altında ezildiği aşikar. Bunun aksini gerçekleştiren ülkeler arasında ilk elde Çin ve Hindistan akla gelebilir. Son yıllarda gösterdikleri performansla Çin ve Hindistan, hızlı sermaye birikiminin yaşandığı ülkeler haline gelmişlerdir. Çin ve Hindistan, toplumsal faydayı altüst edecek şekilde ucuz işgücü maliyetiyle şu anda gelişmiş ülke piyasalarını fonlayan ülke pozisyonundadır. Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’ündeki İngiltere örneğinde olduğu gibi, bu ülkeler kapitalizmin hırçın doğasını şu an kendi içlerinde yaşıyorlar. Son kertede önümüzde kapitalizmle uyum sancısı çeken gelişmekte olan ülkeler ve birikim sürecini acımasız şekilde yaşayan Çin ve Hindistan var. Gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler haricindeki ülkeler mi? Onlar henüz dünya ekonomisinin birer üyesi olmayı hak etmeyecek kadar küçükler ve analiz birimi değiller.

 678 Hit

11. RÖPORTAJ: Srebrenitsa katliamının 12. yılında& : Hatice Mehmedoviç
RÖPORTAJ: Srebrenitsa katliamının 12. yılında&Bundan tam on iki yıl önce, 11 Temmuz 1995 yılında Srebrenitsa’da Sırpların gerçekleştirdiği katliamın en yakın tanıklarından olan Srebrenitsalı Anneler Derneği Başkanı Hatice Mehmedoviç’in, Potoçari Şehitliği’nde İHH ekibine anlattığı acı dolu hikayesi:

Ben Srebrenitsa’da yaşıyordum. Srebrenitsa zaten benim şehrim, burada doğdum. En güzel ve aynı zamanda en zor günlerimi burada geçirdim. Çocuklarım burada doğdu. İlk oğlum doğduğunda duyduğumuz sevinci kelimelerle anlatmak mümkün değil. Bunlar güzel günlerdi, ama Srebrenitsa’da daha sonra çok zor günler yaşadık. Benim için en zor günler ise bütün ailemi kaybettiğim günlerdir.
Zor günler, 1992 yılında savaşla birlikte başladı. “Çocuklarım, ailem, savaştan sağ çıkabilecek mi?” İşte bu soru aklımdan hiç gitmedi. Ancak ailemi kaybedeceğime hiç ihtimal vermiyordum; “Böyle bir şey olamaz.” diyordum hep kendi kendime. Çocuklarım zaten çok gençti ve biz kimseye hiçbir şey yapmamıştık. Srebrenitsa, 1993 yılında BM tarafından korunaklı bölge ilan edilmişti ama 1995 yılına kadar hemen her gün hayatını kaybeden insanlarımız oldu. Her gün… Bütün dünya bunu sadece seyretmekle yetiniyordu. Zaten kimsenin silahı yoktu. Şunu anladık ki dünya Sırplara bizi öldürmeleri için müsaade etmişti.

Buradaki dağları görüyor musunuz? Her birinde ölüm makineleri vardı ve Srebrenitsa çocukları her gün ölüyordu. Bir gün tek bir bomba atışıyla okul bahçesindeki 105 çocuk öldürüldü. Srebrenitsa’da yaşanan birçok şey halen bilinmiyor; yapılan daha birçok zulüm var ve bunlar yavaş yavaş ortaya çıkacak. Bundan emin olabilirsiniz.

Dünya şimdi 11 Temmuz Srebrenitsa Katliamı’nı konuşuyor. İşte o 11 Temmuz bizi tamamen mahvetti. Eşim ve çocuklarımla Kurtuluş Yolu’na çıkmıştık. Ama bunun son anlarımız olduğunu tabiî ki bilmiyorduk. Ondan sonra, bir daha hiç görüşmeyeceğimizden haberimiz yoktu. Ayrıldığımız yer Brestova Ravan’dı. Küçük oğlumun kolları beni sımsıkı sardı. Bana “Anneciğim lütfen git artık, bizi bırak.” derken beni daha da çok sıkıyordu; sarıldı, tekrar sarıldı. Bunu asla unutamam, kim olsa unutamaz. Zulüm konusunda insanın hangi dine inandığı bir önem ifade etmiyor. Kim olursa olsun insan bunu hak etmiyor. Özellikle çocuklar... Çocuk dünyanın en güzel şeyi. Çocuklar neşelidir, varlıklarında neşelendirir, yokluklarında ise bir o kadar hüzünle dolarsınız.

İki çocuğumu da o günden sonra göremedim. Onlar hakkındaki gerçeği hiçbir zaman öğrenemedim. Eşimi, iki kardeşimi ve dört kuzenimi de kaybettim. Sadece bir kardeşimin cesedini bulduk. İnşallah diğerininkini de buluruz. Ablamın oğullarından biri bulundu; ismi Mehmet’ti. Fakat diğer oğlu Muhammed’i hala arıyoruz.

 Srebrenitsa, Boşnak halkına yapılan katliamın simgesidir. Zaten uluslararası örgütlerin bu konudaki başarısızlığı belli oldu. Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin verdiği karardan hiç memnun değiliz ve bu kadar katliamdan sonra böyle bir kararın çıkması utanç verici. Sırbistan ve Karadağ’ın suçlu bulunmaması büyük bir adaletsizlik ve insan haklarının katlidir; bütün kurbanlarımıza yapılmış olan büyük bir hakarettir.

Lahey’in bu adaletsiz kararının ardından biz Srebrenitsa’ya özerklik verilmesini istiyoruz. Bunun yanı sıra Srebrenitsa’da katliama karışanların tamamına Merkez Adalet Mahkemesi’nin dava açmasını istiyoruz. Böylece insanlar kendi şehirlerine dönüp normal hayatlarına tekrar devam edebilirler.
Ben 2002 yılında Srebrenitsa’ya geri dönebildim ve gördüm ki burada bizi bekleyen başka sorunlar var. Mahallemde tek başıma yaşıyorum; komşularım yok, yani Boşnaklar, kendi insanımız yok. Şu anda isteyen her kişinin Srebrenitsa’ya dönme hakkı bulunuyor; ama bunun dışında dönen kişilere başka hiçbir hak tanınmıyor; bizlere hala kötü davranılıyor. Sosyal konularda hakkımız yok. Eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarımız karşılanmıyor. Bu nedenlerle Srebrenitsa’da bizim için hayat yok gibi bir şey. Bizim çok fazla talebimiz yok; sadece her insan gibi özgürlük ve haklarımızın iadesini istiyoruz.
Birçok kez Sırplar burada katliamların işlendiğini reddettiler; fakat buradaki binlerce mezar gerçeğin şahididir. Aslında maalesef bunlar da sadece bir başlangıç; çünkü bütün kurbanların cesetleri henüz bulunamadı. Bu sebeple mezarların arası, aynı aileden olan insanlar birlikte defnedilsin diye bilerek boş bırakıldı.

Bu gerçekten üzücü bir hikaye. Potoçari köyü ise başlı başına bir hikaye. Dünyanın herhangi bir yerinde bir gün içinde bu kadar kötülük işlenmiş midir acaba? Bu kurbanların tek suçu Müslüman Boşnak olmaları. Zaten aç, silahsız, barışsever insanlar kimseye kötü bir şey yapmazlardı. Şimdi 1042 çocuğun cesedini bulmaya çalışıyoruz. Sadece Mehmedoviç sülalesinden 242 insan kayıp. Müslümanlar olarak haklarımızın iadesi için daha ne kadar acı çekmemiz lazım? Tek istediğimiz, haklarımız. Çok şey mi istiyoruz? Müslüman olmak suç sanki. Ama ben Müslüman olduğum için gurur duyuyorum ve kimseye kin beslemek istemiyorum. Çünkü Allah bizden kin tutmamızı istemiyor. Allah’a inanan hiçbir insan bu kadar kötü bir şey yapmaz. Bence 1995’te BM ve Amerika, burada bir katliam yapılması için izin verdi. Çünkü onlar sadece bir kez “Dur!” deseler bu katliam olmayacaktı. Bu merciler insanlık tarihine kazınan bir katliama seyirci kaldılar. Tarihe bu şekilde yazıldılar. Geri dönen Srebrenitsa mağdurlarının yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve temel haklarının garanti altına alınması konusunda da sessiz kalarak aynı duyarsızlıklarını sürdürüyorlar. Biz hayatımızın normale dönmesi için haklarımızı istiyoruz, ki artık bizim için normal bir hayat olduğunu hiç sanmıyorum. Normalde insanlar akşam işlerinden ayrıldıktan sonra evlerine, çocuklarına koşarlar. Fakat bize düşen iş yerlerimizden mezarlara koşmak ama en azından bunu onurlu bir şekilde yapmamıza izin versinler.

İnsanlar oğullarından gelin, torun beklerken biz cenaze, tabut bekliyoruz. Senelerdir bizim sevincimiz, neşemiz kalmadı. Tek neşemiz, tek umudumuz, maalesef baba, oğul ve eşlerimizin cesetlerini bulmak. Üzücü ama öyle. Onları uzun süre dönerler umuduyla bekledik... Hep dönerler diye umutlar içinde. Ama artık tüm umutlar da tükendi. Artık tek umudumuz onların cesetlerini bir bütün içinde bulmaktır. Allah bunu nasip ederse, çok mutlu olurum.

Srebrenitsalı bir anne olarak, artık hayatımı çocuklarımın cesetlerini bulmaya adadım. Onları doğururken ne kadar sevindiğimi hatırlıyorum; Rabbime bu kadar güzel evlatları bana nasip ettiği için şükrederdim. Şimdi ise, onları bulmak ve hak ettikleri gibi toprağa vermek için dua ediyorum. Ve bütün insanlara sesleniyorum: “Srebrenitsa’dan kovulmamıza izin vermeyin! Bu topraklar bizim için kutsaldır; bu toprakları ziyaret etmemiz, bu topraklara bakmamız ve genç nesillere düzgün bir şekilde aktarmamız lazım. Buralar yalnız kalmasın.”

 558 Hit

12. İKTİBAS: Putin'in Kafkasya'daki adamı : Uwe Klussmann
İKTİBAS: Putin'in Kafkasya'daki adamı
Uwe Klussmann
Kadirov Çeçenistan hükümetini yeniden kurma ve ayakta kalma çabası veriyor
Moskova tarafından atanan Çeçenistan Başkanı Ramazan Kadirov, kişisel tutkusuna dayanan bir polis devleti kuruyor. Fakat öldürülen babasıyla aynı kaderi paylaşacak mı bakalım?
Hafızamızda Savaş görüntüleriyle kalan Grozni, bazı mekanlarıyla tam bir Avrupa şehrine benziyor. Çeçenistan’ın başkenti Grozni, sadece iki yıl önce Berlin’in İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki durumu gibiydi. Neredeyse Almanya’nın Thuringia eyaleti kadar olan bu bölgeye, yedi yıl süren iç savaştan sonra şimdi yeniden barış gelmiş gibi. Bu, inanılır gibi değil.

Bir zamanların Kafkasya’sının en güzel şehrinde Moskova silahlarının susmasının ardından yaklaşık 300 bin civarındaki yerli halk, şimdi hasar görmüş binaları onarmak, duvarları ve patlamış camları tamir etmekle uğraşıyor.

Tıpkı birçok işçi gibi, 30 yaşındaki Ali Mansurov da daha önce hiç inşaatta çalışmamış. Solgun yüzlü bu işçi, aslında petrol mühendisi ama birçok üniversite mezunu gibi o da alanında iş bulamıyor. Grozni devlet yetkililerinin açıklamasına göre işsizlik %76. Ve diğer birçok işçi gibi Mansurov da 400 avro tutarındaki aylık maaşının hepsini alamıyor. Ancak bu paranın üçte biri kadar avans alabiliyor. Ama yine de Mansurov, yeni seçilen genç başkan Ramazan Kadirov’un çok şey yapacağına inanıyor.
Gerçekten herkes ümitlerini Kadirov’a bağlamış ve herkesin dilinde “genç ve çalışkan başkan” söylemi var. Kafkas devlet televizyonu ve radyolarında gece gündüz başkandan övgüyle bahseden yayınlar yapıldığı düşünülünce halkın bu kadar ümitli olduğuna şaşırmamak gerek. Oysa 30 yaşındaki Kadirov, bütün bu yıkıma sebep olan Rusya Başkanı Vladimir Putin’in emriyle başkanlığa getirilmişti.
Kadirov, Grozi’nin yeniden inşası için devlet bütçesini fütursuzca kullanıyor. Rusya hükümeti ise savaşın açtığı yaraları sarmak için 200 milyon avro yardımda bulundu. Ahmed Kadirov Vakfı da yapım çalışmaları için destek sağlıyor. Mayıs 2004’te bombalı bir saldırıda hayatını kaybeden başkanın babasının adına kurulmuş olan bu vakıf, tam anlamıyla bir bağış organı değil. Çünkü bu vakfın, şüpheli iş adamlarından bağış aldığı ve işçilerden haraç topladığı söyleniyor.

Bunca çabaya rağmen Grozni’de hayat hala normale dönmüş değil. Binalardaki birtakım hasarlar onarılsa bile hala birçoğunun su bağlantısı ve kanalizasyon sistemi yok. Rüzgarın olmadığı akşamlarda halk çöplerini yaktığı için bütün şehri duman kokusu sarıyor. Çöpler çok nadir toplanıyor.

 “Şeytanlara ölüm!”
Su akmadığı için halk kuyulardan su taşıyor. Açık camlardan, Grozni radyosundan bir kadının “Çeçen olma sevinci” adlı şarkısı duyuluyor.

Başkan Kadirov’un memleketi olan Guedermes’in belediye başkanı Vaça Nasuçanov, yeni Çeçenistan’ın uyum içinde olduğundan övgüyle bahsediyor. Nasuçanov, “Burada hiçbir sorun yok; her şeye başkan karar veriyor.” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.

Ramazan Kadirov, ülke halkı üzerinde hem korku hem de merak uyandırıyor. Devlet memurları da dahil hiç kimse baba ve oğluna olan bu büyük ilgiye ve bölgesel diktatörlüğe karşı ses çıkaramıyor.
“Kadirovtsy” olarak bilinen 19 bin civarındaki güçlü askeri birlikler yıllardır masum Çeçen halkına yönelik kaçırma, işkence ve öldürme gibi birçok olay gerçekleştirdi. 2005 yılında daha başbakanken Kadirov, Kremlin yanlısı Komsomolskaya Pravda gazetesine Çeçen bağımsızlığı için çalışan İslami kesimi referans göstererek “Şeytanları öldürmek hobimdir.” diye bir açıklamada bulunmuştu. İnsan hakları kuruluşu Memorial’in yaptığı açıklamaya göre 1999 yılından beri yaklaşık 3500 Çeçen kayboldu; bu kişiler, Rus işgalciler veya Kadirovtsy grubu tarafından yok edildiler.

Göğsünde üzerinde “Rusya’nın kahramanı” yazan yıldız şeklinde bir madalyayı gururla taşıyan Kadirov, ölen yakınlarının intikamını almak isteyenlerden korunmak içinse güvenlik görevlileriyle geziyor.

Tehlikeli bir görev
Kadirov Çeçen başkanı olmanın tehlikeli bir görev olduğunun farkında. 1996 yılından beri bölgede beş cumhurbaşkanından dördü feci bir şekilde öldürüldü. Kadirov’dan önce başbakan olan, hatta Kadirov’u başa gelmesi için zorlayan Alu Alhanov, sağ kalan tek kişi.
Kadirovtsy, özellikle kuzey Çeçenistan dağlarında faaliyet gösteren silahlı güçlere çok şiddetli muamele ediyor. Bu grup tarafından yakalanan kişilerden, sorguları süresince uygulanan dayaklar ve elektrik şoku sonrasında sağ kalanlar Grozni şehrinin 50 km kuzeybatısında bulunan Çernokosovo bölgesindeki IK 2 tipi hapishaneye atılıyorlar.

Kadirov imparatorluğunda çalışmanın özgürlük getireceğine inanmayan Çeçenler ise Çeçenistan başkanı ilan edilen Doku Umarov etrafında toplandılar. Umarov “Rus işgalcilerine” ve yerli “vatan hainlerine” karşı kutsal savaş ilan etti.

Eski İçkerya isyanları şimdiki Kadirov hükümetinin önemli mevkilerine gelen kişilerce yapılmıştı. Parlamento sözcüsü Dukvaça Abdurrahmanov, 1994 yılında Rus işgalcilerine karşı direniş gösteren silahlı grubun lideriydi. Grozni özel Oman Polis Gücü Başkanı Artur Ahmedov 2005 yılında katledilen cumhurbaşkanı Aslan Mashadov’un baş korumasıydı. Bu insanları iyi konumlara getirerek Kadirov eski isyanları kontrol altına almış oldu. Sanki Kadirov, sembolleri uluyan tilki olan İçkerya asilerinin en sonunda kazandığını göstermeye çalışıyor gibi.

* Uwe Klussmann, “Putin’s Man in the Caucasus” (Almancadan İngilizceye tercüme: Christopher Sultan), 21/06/2007, http://www.spiegel.de/international. Özlem Takır tarafından kısaltılarak tercüme edilmiştir.
 482 Hit

13. Temizler diyarı: Pakistan : Mahmut Osmanoğlu
Imageİslam’ın bölgeye gelişi
Fazla geriye gitmeye gerek yok; bugünkü Pakistan’ın güney kısmının 712 yılında 17 yaşında bir komutan olan Muhammed bin Kasım tarafından fethedilmesi ile İslam bölgeye girmiş oldu. Bölgedeki Budist ve Hinduların İslam’a girmesi ve İslam’ın yayılması ise Sofiler ve tüccarlar eliyle oldu. Bölgede İslami sultanlık ve krallıklar kuruldu.

Müslümanların Hint Alt Kıtası’ndaki hakimiyeti, bölgeye ticari kisve ve Doğu Hindistan Şirketi kisvesi altında gelen ve 18. yüzyıl ortalarında hakimiyetlerini pekiştiren İngilizler tarafından kırıldı ve 1857’de Hindular ve Müslümanlar tarafından İngilizler aleyhine birlikte yapılan son silahlı girişim olan ama başarısızlıkla sonuçlanan Bağımsızlık İsyanı ile İngilizlerin Hint Yarımadası hakimiyeti perçinlendi. İngiliz yönetimi altında Müslümanlar gerilerken Hindular ekonomik, sosyal ve siyasi avantajlar elde ettiler.

Osmanlı-Hint kardeşliği
Pakistan veya daha doğru tabiri ile Hint Müslümanları ve Osmanlıların birbirine yakınlaşmasının temel unsurlarından birisi, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı sonrasında düştükleri güç durumda Hint Müslümanlarının aradaki büyük mesafeye rağmen onlara destek çıkmaları ve Hilafet Hareketi’ni kurarak Osmanlılara destek noktasında İngilizlere baskı kurmalarıdır. Ali Kardeşler olarak bilinen Mevlana Muhammed Ali ve Mevlana Şevket Ali liderliğinde Hint Müslümanlarının malları ve canları pahasına yürüttükleri hareket, tarihin şanlı sayfaları arasında yerini almıştır.

Sömürgeye karşı alternatif mücadele yöntemleri
İngilizlerle silahlı şekilde mücadele edemeyeceklerini anlayan Müslümanlar, sivil yöntemlerle kendi varlık ve değerlerini koruma yolunu seçtiler. Üsluplar farklı farklı idi: Muhammed Ali Cinnah, “Müslüman Birliği” isimli partisiyle, hedeflediklerini siyasi bir platformdan elde etmeye çalışırken; Sir Seyyid Ahmet Müslümanları eğitimle dönüştürmeye çabalıyor; Allame İkbal Lahori, Müslüman toplulukları yazı ve şiirleriyle bilinçlendirmeye uğraşırken; Mevlana Mevdudi basın-yayın yoluyla İslami bir entelijensiya oluşturmaya gayret gösteriyor; Diyobend ve Brelvi medrese ekolleri, İslami mirası kendi anlayışları çerçevesinde korumanın savaşını veriyorlardı. Yoldan çıkıp başkalarını da çıkartmak isteyenler de yok değildi: Daha sonra Kadıyanilik olarak bilinecek sapkın hareketin önderi ve sevgili Peygamberimizin “son peygamber” oluşunu reddeden Gulam Ahmet Kadiyani de bunlardan birisiydi. Mehdiliğini ilan etmek, Gulam Ahmet’in hızını kesmemişti; önce Mehdiliğini, daha sonra da Krişnalığını (Hinduların Mehdisi) ilan etti.

 İki millet teorisi, bölünme ve Pakistan’ın doğuşu
İngilizlerin Hint Yarımadası’ndan çekilmeyi düşünmeye başlaması ile birlikte Müslümanların da kendi gelecekleri ile ilgili tartışmalar yoğunluk kazandı. Birleşik bir Hindistan altında azınlık durumuna düşeceklerini düşünen Allame İkbal, Muhammed Ali Cinnah gibi liderler “iki millet” teorisini ortaya attılar. Müslümanlar ve Hinduların iki ayrı millet olduğu savunuluyor ve Müslümanların hayatlarını kendi inançlarına göre sürdürebilmeleri için bağımsız bir vatana sahip olmaları gerektiği vurgulanıyordu. Bu vatan, inanç olarak “temizler diyarı” yani Pakistan olacaktı. Pakistan Müslümanların çoğunlukta bulunduğu eyaletlerde, yani Batı Pencap, Doğu Bengal, Sind, Beluçistan ve Patanların yoğunlukta olduğu Kuzey Batı Sınır Eyaleti’nin şamil olduğu coğrafyada kurulacaktı.

Mevlana Mevdudi gibi bazı Müslüman entelektüeller ve Hinduların karşı çıkmalarına karşın, İngilizlerin Hint Alt Kıtası’ndan çıkmalarına yakın, federal bir yapı altında Pakistan’ın kuruluşu kesinleşti ve 14 Ağustos 1947’de Pakistan ve Hindistan ayrı ayrı bağımsızlığına kavuştu. Ama ayrışma çok sancılı oldu ve milyonlarca Müslüman bundan etkilendi. Ayrıca, İngiliz hakimiyeti altındaki 500’den fazla eyaletin iki ülke tarafından bölüşülmesi esnasında statüsü belirsiz eyaletlerin hangi ülkeye katılacağı sorunu da arzı endam etti ve bunlardan Müslüman çoğunluğa sahip Keşmir’in statüsü tam bir yılan hikayesine döndü. Keşmir meselesi için Hindistan ve Pakistan üç kere birbiriyle savaştı. Bugün statüsü hala belirlenememiş olan Keşmir; Hür Keşmir (Pakistan denetimi altında), Camu ve Keşmir (Hindistan denetimi altında) ve Çin’in 1962 Savaşı’nda Hindistan’dan ele geçirdiği Aksu bölgesi olmak üzere üçe bölünmüştür ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen çözümsüz bir şekilde beklemektedir.

Bağımsızlık sonrası Pakistan
Büyük bir toplumsal kargaşa ile gerçekleşen bağımsızlık sonrasında Pakistan günümüze kadar oldukça çalkantılı bir siyasi ve ekonomik süreç yaşamıştır. İlk kurulan Pakistan, Doğu ve Batı Pakistan olarak beş eyaletten oluşuyordu. İki Pakistan arasında 2000 km mesafe vardı ve Hindistan da bu iki bölge arasındaydı. Fiziksel olarak birbirinden ayrı olan bu iki Pakistan, politikacıların basiretsiz politikalarıyla çok geçmeden fiili olarak da ayrıldı ve 1971 Pakistan-Hindistan Savaşı sonrasında Doğu Pakistan, Bangladeş adıyla bağımsızlığını kazandı.

Kaidi Azam (Ulu Önder) olarak bilinen Pakistan’ın kurucusu, bağımsızlıktan hemen sonra vefat etti. Cinnah sonrası dönem, günümüze kadar hep siyasi çalkantılarla geçti ve asker her dönemde iktidara ortak oldu. General Yahya Han, General Muhammed Eyüp Han, General Ziyaül Hak ve son dönemde General Perviz Müşerref, ordu adına Pakistan’ı yönettiler ve yönetmeye devam ediyorlar. Bağımsızlık sonrası siyasi sürece damgasını vuran siyasi liderlerden ise Liyakat Ali Han, Zülfikar Ali Butto ve kızı Binezir Butto ile Nevaz Şerif’i de burada zikretmemiz gerekiyor.

Ulema, toplumun ıslahında öncü
Pakistan İslam Cumhuriyeti olarak kurulan Pakistan’ın bağımsızlık sonrası şekillenmesinde ulemanın katkısı da görmezlikten gelinemez. Birey, aile, toplum ve neticede devletin ıslahı projesini gerçekleştirmek için uzun soluklu Cemaat-i İslami hareketini oluşturan Mevlana Mevdudi’den, Hint Alt Kıtası güçlü dini ekollerinden, Diyobend ekolünden Müftü Mahmut’tan da bu bağlamda bahsetmek gerekiyor. Cemaat-i İslami bugün Gazi Hüseyin Ahmet önderliğinde siyasi mücadelesini ve toplumun ıslahı yönündeki faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu bağlamda, Devlet Başkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığını uhdesinde Perviz Müşerref’e karşı oluşturulan Müttehide Meclis-i Amel (Birleşik Eylem Grubu), ülkenin ana muhalefeti konumundadır. Bugün itibariyle, Pakistan hala iç çekişmelerin esiri konumundadır.

Uluslararası arenada önemi artıyor
1979 yılında Soğuk Savaş dönemi süper güçlerinden birisi olan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a işgal müdahalesi, Pakistan’ın önemini uluslararası platformda artırmış ve o dönem devlet başkanı olan General Ziyaül Hak, bundan ülkesi adına yeterince istifade etmiştir. Pakistan’ın etkili katkıları ve köprü işlevini gerektiğinde yerine getirmiş olması, Sovyetler’e karşı Afgan Savaşı’nın kazanılmasına önemli bir etken olmuştur. Konjonktürü iyi değerlendiren Ziyaül Hak, bu fırsattan istifade ile, Batılıların “İslam Bombası” olarak nitelediği nükleer güç olma aşamasını tamamlamış ve ülkeyi nükleer ülkeler sınıfına sokmuştur.

 11 Eylül sonrası ABD ile ittifak
11 Eylül eylemleri sonrası ABD’nin kendi tanımıyla “şer ekseni”ne karşı başlattığı savaşta da Pakistan kilit noktada bulunmuştur. ABD’nin Afganistan’daki Pakistan yanlısı Taliban yönetimine karşı başlattığı savaşta Pakistan, ABD yanında yer almak durumunda kalmıştır.
Şu da var ki; konjonktürel şartlardan dolayı Pakistan’ın üzerine gidemeyen ABD, Afganistan ve Irak’ta başına açtığı gailelerden yakasını kurtarabilirse Pakistan’ı bazı şartlara zorlamak isteyecektir. Nitekim nükleer açıdan Pakistan’la aynı statüde bulunmasına rağmen Hindistan’a kucak açan ABD, Pakistan’ı her fırsatta “Nükleer Silahların Yayılmama Anlaşması” aleyhine çabalarla suçlamaktadır. O kadar ki; Pakistan nükleer bombası ve nükleer faaliyetlerinin babası sayılan ve halk tarafından milli kahraman olarak görülen Abdulkadir Han, kendi ülkesinde bir suçlu konumuna düşürülmüş ve göz hapsine alınmıştır.

Pakistan ve uluslararası anlaşmazlıklar
Pakistan’da, Hindistan’la ayrışma sürecinde yaşanan sıkıntılar, iki ülkeyi birbirine azılı düşman konumuna getirmiştir. Keşmir’in statüsünün hala belirlenememiş olması ve Keşmir’in her şeyden öte her iki ülke için de, Türkiye’nin Kıbrıs meselesi gibi, milli bir mesele ve psikolojik bir dayanak haline gelmesi, iki ülke ilişkilerini kangren etmiştir. Her iki ülkenin de peş peşe nükleer güç haline dönüşmesi, bölgeyi potansiyel bir nükleer kapışma sahasına dönüştürmüştür. Ayrıca Siyaçin bölgesinde, “dünyanın damı”nda, iki ülke orduları arasında, 5000’den yüksek rakımlarda 1984’ten bu tarafa ilan edilmemiş “dünyanın en soğuk savaşı” sürdürülüyor.

Pakistan’ın kuzey komşusu Afganistan’la da sınır sorunu vardır ve bu sorun, her an iki ülke arasında çatışma potansiyeli taşımaktadır. İngilizlerin Hint Alt Kıtası’ndaki hakimiyetleri döneminde Afganlara zorla benimsettikleri “Durand Hattı” olarak bilinen sınırı Afganlar başından beri tanımamıştır. Bu yüzden Pakistan, özellikle Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal döneminden itibaren kendisine yakın bir yönetimin Afganistan’da işbaşında olması için çaba sarf etmektedir ve bu yüzden Afganistan meseleleriyle oldukça içli dışlıdır.

Pakistan’ın batı komşusu İran’la ise kayda değer bir anlaşmazlığı yoktur. İki ülke ekonomik alanda, ortak gaz boru hattı gibi büyük projeler geliştirme çabası içerisindedirler.

Mezhebi bölünmüşlük
Pakistan, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Müslümanların inançlarını en iyi bir şekilde yaşayabilmeleri için oluşturulmuş bir ülkedir. Resmi ismi de “Pakistan İslam Cumhuriyeti”dir. Yönetimle ilgili en büyük paradoks; halkın oldukça dindar yapısına rağmen, yönetici kesimin özellikle ordu ve üst düzey bürokrasinin laik bir anlayış ve Batılı bir hayat tarzına sahip olmasıdır. Bu, General Perviz Müşerref’in işbaşına gelmesiyle daha da açık bir şekilde dillendirilmeye başlamıştır. Dolayısıyla, Müşerref, toplumsal kökleri sağlam olan dindar kesimle kıyasıya bir çatışma içerisine girmiştir.
Mezhebi bölünmüşlüğe gelecek olursak, Şii-Sünni ayrımının yanı sıra, Sünni kesim de kendi içerisinde bölünmüş durumdadır. Hanefi mezhebine bağlı ve birbirine soğuk iki ekol vardır: Diyobend ekolü ve Brelvi ekolü. Aralarındaki ihtilafların kaynağı, Peygamber Efendimizin sıfatlarının yorumlanmasındadır. Diyobend ekolü Selefilere daha yakın bir yaklaşım sergilerken, Brelvi ekolü daha Sofice bir anlayış taşımaktadır. Bu ayrılmışlığın Müslümanlar açısından en üzücü tarafı, iki ekol arasındaki ayrılmışlığın ezan, cami ve siyasete kadar uzanıyor olmasıdır.

Bu mezhebi bölünmüşlük içerisinde bir de, kendilerini “ehl-i hadis” olarak niteleyen, mezhep tanımayan Selefiler bulunmaktadır. Pakistan’da her bir mezhebi kesimin ve ekolün bir de siyasi partisi bulunmaktadır.

Mezhebi bölünmüşlüğün görüldüğü Pakistan’da geleneksel eğitim kurumları olan medreseler halen bulunmaktadır. Okur-yazarlığın %50’lerin altında bulunduğu ülkede modern okullarda okuyanlar kadar medreselerde de çokça talebe bulunmaktadır. Güçlü bir geleneğe sahip medreseler dolayısıyla ülkede, özellikle de hadis alanında, önemli bir dini birikim bulunmaktadır.

Güçlenen İslam ülkesi
Nüfus olarak İslam dünyasının ikinci büyük Müslüman nüfusunu barındıran ülkesi olan Pakistan, yarım asırdan biraz fazla bir geçmişe sahip olmasına rağmen İslam ülkeleri arasında öne çıkmayı başarmış bir ülkedir. Nükleer silaha sahip olması, bu ülkenin önemini tüm dünya ülkeleri açısından artırmıştır. Ama bu avantaj, kendini hedef haline getirme dezavantajını da beraberinde getirmiştir.
Genç, enerjik ve İngilizceye hakim yeni nesillere sahip Pakistan, ekonomik ve siyasi istikrarını sağlayıp kendi içerisindeki sorunları çözmesiyle birlikte kendisine dünya ülkeleri arasında önemli bir yer kazanacaktır.

Pakistan halkı Türkiye’ye minnettar
Pakistan, 2005 yılının Ekim ayında kayıtlı tarihin en büyük depremlerinden biri ile sarsıldı. Resmi rakamlara göre 86 bin, gayri resmi rakamlara göre 300 bin insan hayatını kaybetti; on binlerce insan yaralandı, 30 bin çocuk yetim kaldı.

Yaşanan bu büyük depremin ardından, Ramazan dolayısıyla zaten bölgede bulunan İHH ekipleri hemen acil yardım çalışmalarına başladı. Depremzedelere çadır kentlerde hizmet verildi; ulaşımın güç olduğu dağlık bölgelerdeki depremzedelere yardım götürüldü. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın acil yardım çalışmalarını, depremzedelerin yaşamlarının normale döndürülmesini destekleyen kalıcı projeler takip etti. Depremde yetim kalan çocuklar Aşiyana ve Attarshesha gibi yetimhanelerde koruma altına alındı, depremzedeler için kalıcı konutlar ve sağlık merkezleri inşa edildi.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Pakistan’daki çalışmaları halihazırda da devam ediyor. Gerek Pakistanlı depremzedelere ve mağdurlara, gerekse Pakistan’daki Afganlı muhacirlere destek olan İHH İnsani Yardım Vakfı, en son katarakt kampanyası kapsamında Pakistan’daki 224 katarakt hastasını ameliyat etti. Geçtiğimiz günlerde yaşanan ve yaklaşık 250 kişinin ölümüne neden olan sel baskını ertesinde de, İHH ekipleri bölgede yardım faaliyetlerine başladı.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Pakistan’da hayata geçirdiği projeler, iki ülke halkı arasındaki dostluğu pekiştiriyor. Pakistan halkı ise desteklerinden dolayı Türkiye halkına müteşekkir.

Federal başkent: İslamabad. Ayrıca, eyalet sistemi olduğu için dört de eyalet başkenti vardır: Lahor, Karaçi, Peşaver ve Kuvetta.
Yönetim şekli: Federalizm, Başkanlık Tipi Cumhuriyet
Bağımsızlık tarihi: 14 Ağustos 1947
Nüfus: 144.616.639
Yüzölçümü: 803,940 km²
Şehirleri: İslamabad, Karaçi, Lahor, Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver, Kuvetta
Etnik durum: %60 Pencaplılar, %11 Sindliler, %9 Peştunlar, %6,3 Urduca konuşanlar, %6 Jatlar, %2,6 Beluciler ve diğer
Diller: Urduca (resmi), İngilizce (resmi) ve diğer etnik diller
Dinler: İslam %97; Hıristiyanlık, Hinduizm ve diğer %3
Doğal kaynaklar: Toprak, doğal gaz, sınırlı petrol yatakları, kömür, demir, bakır, tuz, kireçtaşı
İklim: Daha çok, sıcak ve kuru çöl iklimi hakimdir. Kuzeybatıda ılıman, kuzeyde arktik iklim tipleri görülür.
 877 Hit

14. 32. Sayı Sunuş : -
 Değerli okuyucularımız,
21. yüzyılda globalleşen dünyamızda uluslararası ilişkiler ve ekonomik sistemler, tam anlamıyla bir değişime sahne oldu. Dünya, ekonomik anlamda gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler olarak ikiye ayrılmışken, üçüncü dünya olarak adlandırılan yeni bir katman daha ortaya çıktı. Küreselleşen ekonomik sistem sayesinde IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların gücü arttı. Bu kurumların uluslararası finans sisteminin ana aktörleri olarak üçüncü dünya ülkelerine yaptıkları yardımları ve bu yardımların sosyo-ekonomik sonuçlarını incelediğimiz dosyayı sizlere sunuyoruz. Dosya yazılarımızda da açıkça görüleceği gibi maalesef üçüncü dünya ülke ekonomilerinin uluslararası finansal kapitalizmin acımasız darbelerine maruz kalmadan kalkınma ivmesini yakalayabilmesi mümkün değildir. Üstelik dünyadaki kapitalist ve materyalist sömürge düzeni, bu ülkeleri haksız bir şekilde büyük bir borç batağına sokmakta, kaynaklarını sömürmekte ve kalıcı olarak bağımlı hale getirmektedir. Büyük sosyal ve siyasal çalkantılar pahasına uygulamaya konulan “İstikrar ve Yapısal Uyum Programları” ise ideolojik ve yerel gerçekliklere yabancı bir yaklaşımla hazırlandıkları için üçüncü dünya ülkelerini iflasın eşiğine getiren acı reçeteler sunmaktadırlar. Bu şekilde ezilen üçüncü dünya ülkelerini dosya konusu yaparak, sistemin yoksulluğa mahkum ettiği bu ülkelere yapılan haksızlığı gündeme getiriyoruz.
 381 Hit | Devamını oku...

  

Sayı 43

DOSYA; Dünyada ve Türkiye'de açlık sorunu
İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük endişelerinden birini açlık sorunu oluşturmuş; yoksulluk, sefalet ve ölümle birlikte açlık “mahşerin dört atlısı”...

DÜNYA GÜNDEMİ; KAFKASYA: Kafkas çocuklarını yiyip bitiren gizem
Küçük Dinara okul koridorunda hissettiği bir kokunun ardından nefes alamayıp yere yığıldı. Kendine geldi gelmesine ama bir süre sonra boğazında şiddetli ağrılar hissetmeye başlad...

DÜNYA GÜNDEMİ; Vilayet seçimleri öncesi Şii gruplar arası gerilim
Uzun süredir hükümeti boykot eden Sünnilerin hükümete yeniden dönme kararları, Amerika’ya kök söktüren Sünni aşiretlerin, en azından ö...

DOSYA; Küreselleşen açlık
Açlığın küreselleşmesi riski altında iflas eden asıl, unsur küresel kapitalist paradigmanın kendisidir....

ADANMIŞ HAYATLAR; Allame Abdulvali Kari Mirzaev
Komünist düzenden bıkmış insanlar, Abdulvali Kari’nin kişiliği ve çalışmaları sonucunda yeni bir hayatı seçti....

DÜNYA GÜNDEMİ; Kasırgaya rağmen referandum, cuntaya rağmen yaşam: Myanmar gerçeği

Önce Birmanya dedik, sonra dilimize Burma yerleşti, şimdi de Myanmar oldu Güneydoğu Asya’nın bu fakir ülkesi. Altın Buda heykelleriyle dolu tapınaklarında bir avuç pi...

İKTİBAS; Geleceğin önüne kurulan bentler: Barajlar
Günümüzde el değmemiş yeni su kaynaklarının bulunduğu topraklarda yaşayan yerel halklar, etnik azınlıklar ve diğer görece güçsüz gruplar “ekonomik alanda kal...