İşkencenin yeniden tanımlanması Guantanamo’nun etkili istismar ve işkence stratejilerinin geliştirilmesi için bir laboratuar olarak kullanılmasının yolunu açmıştır.
Guantanamo, sadece yerel, kurumsal hukuku değil, uluslararası
insan hakları hukukunu da kasıtlı olarak ihlal eden ABD politikalarının
uygulanmaya başlandığı yerdir. Burası, sayısız insanın büyük acılar
çekmesine yol açan politikanın başlangıç noktasıdır.
ABD’nin Irak
saldırılarının başladığı ilk gün içinde ABD’de yönetim tarafından
toplanan kişi sayısı 1500’dür; fakat bu yalnızca bir tahmin olduğu için
gerçek sayıyı bilemiyoruz. ABD’deki Ortadoğu ya da Müslüman kökenli
yabancı ziyaretçiler ve göçmenler toplanarak ABD civarındaki
cezaevlerine ya da toplama kamplarına konmuş; buralarda görev yapan
gardiyanlara ise, alıkoyulan kişilerin kimlikleri hakkında gelen
avukatlara ve yabancı devlet görevlilerine yalan söyleme talimatı
verilmiştir. Bu insanlar “Bakkal dükkanında bu kadar fazla Ortadoğulu
adamın çalışmasından hoşlanmama” gibi gerekçelerle, yani dayanaklı
hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tutuklanmışlardı. Hapsedildikleri süre
içerisinde, kendilerine bir göçmen yargıç tarafından evlerine dönme
fırsatı tanınmış olmasına rağmen bu kişiler, ABD yeterince
sorgulandıklarına ikna olana kadar, kendilerine yönelik hiçbir suçlama
olmadan ve haklarında dava açılmaksızın iki yıl daha burada tutuldular.
Sonuç olarak, ABD bu kişileri nereye gittikleri görülmesin diye bir
gece vakti sınır dışı etti.
Guantanamo ise bu olaylardan sonra
açılan yeni bir sayfadır. Bush yönetiminin mevcut tüm yasaları gözden
geçirerek değiştirmesi ve hukukun egemenliğini büsbütün yok sayma
yoluna gitmesi de Guantanamo’nun oluşturulmasıyla birlikte
gerçekleşmiştir. Elimizdeki mevcut bilgileri 2004 yazında yayın izni
verilen Beyaz Saray müzekkereleri ve mektuplarından edinmiş
bulunuyoruz. Guantanamo’nun, ABD’nin en yüksek makamındaki kişiler olan
ABD başkanı ve baş danışmanı Alberto Gonzales’in kanunsuz bir cezaevi
oluşturma arzusunun bir ürünü olduğundan haberdarız. Onların açık
isteği, ABD’nin insanları belirsiz bir süre boyunca tutabileceği ve
işkence yaparak sorgulayabileceği bir kara delik yapmaktı. Başkan
Bush’un yasal danışmanı John Uew’un, Küba’nın Guantanamo körfezinde,
tutukluların güvenli şekilde tutulabileceği bir deniz üssü kurmaktan
bahsettiği, 2001 tarihli müzekkerede de açıkça görülmektedir. Uew’un
ifadesine bakılırsa, üs kurmak için burayı seçmiş olma nedeni bu üste
gerçekleştirilen askeri faaliyetlerin hiçbir ABD mahkemesi tarafından
sorgulanamayacak olmasıdır. Guantanamo, aynı zamanda, hükümetin cezaevi
bölgelerinden biri olarak seçilmiştir.
Bush yönetiminin Cenevre
Sözleşmesi kararlarını yok saymak niyetinde olduğunu bilmek için hukuk
eğitimi almak gerekmez; çünkü ABD böylelikle III. Cenevre
Sözleşmesi’nin yayınladığı tüzük uyarınca savaş esiri muamelesi görmesi
gereken Taliban askerlerini inkar edebilecekti. Bush yönetiminin
Cenevre Sözleşmesi kararlarının uygulanabilirliğini inkar etmesinin üç
başka anlamı daha vardır:
Öncelikle, Cenevre Sözleşmesi, masum
sivillerin ve askerlerin korunmasını öngörmektedir. Beşinci madde,
savaş durumlarında sivillerin askerlerden, masumların da savaş
suçlularından ayrılmasını amaçlamaktadır. İkinci olarak, ABD’nin
Cenevre Sözleşmesi’ne riayet etmeyi reddetmesi, Guantanamo Körfezi’ne
götürdüğü çocuklara, Cenevre Anlaşması’nın onlara tanıdığı imtiyazlar
doğrultusunda muamele etmediği anlamına gelmektedir. ABD bu çocuk
tutuklulara, eğitimlerine devam etme gibi ayrıcalıkları tanımadığı gibi
onları yetişkinlerin bulunduğu kamplara yerleştirmiştir. Cenevre
kararlarının inkarı, üçüncü olarak, ABD’nin, savaş esirlerinin
düşmanlıklar sona erdiğinde salıverilmesi kararını da tanımadığını
göstermektedir. Aksi halde ABD, Afganistan geçici yönetimini
tanıdığında, alıkoyduğu tüm askerler gibi Taliban askerlerini de
salıvermek durumunda kalacaktı. Ne var ki Bush yönetimine bakılırsa,
Guantanamo’daki insanlar hiçbir suçları ya da davaları olmaksızın
belirsiz bir süre burada tutulabilir.
Guantanamo tartışmalarıyla su
yüzüne çıkan bir diğer konu da Bush yönetiminin işkence kavramını
yeniden tanımlamasına yöneliktir. Fakat Beyaz Saray’ın yayınladığı
belgeleri gözden geçirmeden bunun ne anlama geldiğini bilmenin mümkün
olmadığını düşünmekteyim. Bush yönetimine göre, temel insan hakları
anlaşma ve davalarında yer verilen işkence tanımı yanlıştır. Beyaz
Saray avukatları işkence kavramının, işkenceye karşı sözleşmedekinden
çok daha dar kapsamlı olduğuna ve işkence tanımının yalnızca kişiyi
organ iflası ve ölüm riskine sokan fiziksel hasar durumlarıyla sınırlı
olduğuna karar vermişlerdir. Açıkça görülüyor ki, işkencenin yeniden
tanımlanması Guantanamo’nun etkili istismar ve işkence stratejilerinin
geliştirilmesi için bir laboratuar olarak kullanılmasının yolunu
açmıştır. Guantanamo’da ve Irak cezaevlerinde olanlara baktığımızda,
Guantanamo’nun bu farklı yöntemlerin denendiği bir laboratuar olduğu
daha da açıklık kazanmaktadır.
ABD ilk olarak Guantanamo’da
insanları korkutmak için köpekleri kullanmış, insanları çırılçıplak
soyunmaya ve günlerce bu şekilde başkalarının önünde kalmaya zorlamış,
cinsel aşağılama teknikleri uygulamış, insanları dinsel inançlarından
dolayı küçük düşürmüş ve onlara ayrı hücre cezaları vermiştir. Peki, bu
hücre cezaları ne gibi uygulamalar barındırmaktaydı? Buna göre,
tutuklular aşırı sıcak ve soğuğa, sağır edici gürültüye, uyumayı
engelleyici ışık ve karanlığa, aylarca süren hücre tecritlerine maruz
bırakılıyordu. Bu uygulamaların yol açtığı etkiler nelerdi? Bunlar,
bazılarını büsbütün umutsuzluğa sürüklerken, bazıları üzerinde de
kişilik bozukluğu gibi telafi edilemeyecek etkiler yaratmıştır. ABD
Savunma Bakanlığı insanları baskı altında tutmaya yönelik bu yönetimin
ne kadar hızlı bir şekilde yapılandırıldığına ilişkin, Guantanamo’daki
34 intihar teşebbüsünü rapor ettikten sonra, gerçekleşen benzer
vakaları bildirmeme kararı almıştır. Bu karardan sonra, intihar
teşebbüslerine “manipülatif kendini yaralama davranışı” adı
verilmiştir. Bunlar da göstermektedir ki, 2003 yılı sonunda sayısız
intihar girişimi olmasına rağmen, bu konuya ilişkin malumat
verilmemiştir.
Diğer yandan, ABD hükümetinin “düşman savaşçı”
fikrini ortaya atması da yine Guantanamo’nun oluşturulmasıyla
gerçekleşmiştir. Düşman savaşçısı olarak nitelendirilenler, terörist
bir örgütle bağlantısı olmasından şüphe edilen, dolayısıyla da,
belirsiz bir süre boyunca tutuklanabilen kişilerdir. Yönetimin bu
ibarenin anlamına ilişkin açıklamaları sürekli olarak değişmektedir.
Düşman savaşçısı olmak, bir suçla itham edilmek, bir suçtan hüküm
giymek ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmak anlamına gelmektedir.
Düşman savaşçısı statüsü başka ne anlama gelmektedir? Bush yönetimine
bakılırsa, insan hakları hukuku ya da insancıl hukukta bulunmayan bu
yeni tabir ABD yönetimine dünyanın herhangi bir ülkesinde bulunan bir
kişiyi alıkoyma hakkı tanımaktadır. Burada size ya da devletinize
bildirilmeksizin, size yönelik herhangi bir suçlama yapılmaksızın, size
bir avukata ya da mahkemeye ulaşma izni verilmeksizin gerçekleştirilen
bir alıkonulma söz konusudur. Guantanamo’da tutulan insanların başına
gelen de aynı şeydir.
Guantanamo Kampı’nda dünyanın çeşitli
ülkelerinden ve Afganistan’da savaş meydanından alınıp getirilen
insanlar tutulmaktadır. Belçika’dan getirilen insanlar, Bosna’dan
kaçırılan Cezayirliler hep bu kampta alıkonulmuştur. Bu insanların
hepsi yaşamını bu kampta sürdürmüş ve noktalamışlardır. Peki, bu
insanları suçlamaya yetecek kadar delil var mıydı? Kesinlikle hayır!
Hükümetle bunun ne anlama geldiğini tartıştığımız mahkemede, yargıç
Savunma Bakanlığı avukatına şu soruyu yöneltmişti: “Birinin düşman
savaşçısı olduğuna her an karar verebileceğinizi mi söylemeye
çalışıyorsunuz?”. Cevap “Evet.”ti. Mahkeme, aynı avukata varsayıma
dayanan bir soru yöneltti: “Örneğin, ölüm döşeğindeki İsviçreli yaşlı
bir kadın, ABD’nin bölgede yaptıklarından üzüntü duyduğu için
Afganistan’daki bir hayır cemiyetine bağış yapmak istediğinde ve
yaptığı bağış bir biçimde bir terör örgütüne aktarıldığında, bu kadın
da düşman savaşçısı sayılabilir mi?” ABD hükümet avukatının cevabı
şöyle olmuştu: “Evet, onu ölüm döşeğinden alıp Guantanamo
Hapishanesi’ne atabiliriz.” Buna göre, düşman savaşçısı sayılmak için
bir eylemde bulunmak gerekmez, tek yapmanız gereken bir şey hakkında
düşünmektir. Bu, hükümet tarafından düşman savaşçısı olduğunuzun iddia
edilmesi için yeter de artar.
CIA’in olağanüstü icra programının
giderek gelişmesi de yine Guantanamo’nun oluşturulmasıyla ortaya
çıkmıştır. ABD özel kuvvetlerinin özel jetler tutarak, dünyanın çeşitli
yerlerindeki insanları toplaması da bu program kapsamında
gerçekleştirilmiştir. Fakat bu kişiler arasında düşman savaşçıları
bulunmamaktadır; çünkü düşman savaşçılarının toplanması için bizzat
ordu ve hava kuvvetlerine ait uçaklar kullanılmaktadır. Özel
kuvvetlerce toplanan bu kişiler, ABD’nin isteği doğrultusunda,
kafalarına çuval geçirilerek işkence yoluyla sorgulanmak üzere
yakalandıkları ülkeden çıkarılıp üçüncü dünya ülkelerine
gönderilmişlerdir. Örneğin, İsveç’te yakalanarak bir yıl boyunca oradan
oraya taşınıp işkence gören iki Mısırlı sonunda Suriye’de
bırakılmıştır.
Guantanamo’nun oluşturulmasıyla baş gösteren
gelişmeler böyle özetlenebilir. Bütün bu gelişmeler, ABD yetkililerinin
Ebu Garip’te ve Irak’ın diğer bölgelerinde gerçekleştirilen işkence ve
kötü muamele uygulamalarının yalnızca birkaç kişinin işi olduğu
yönündeki açıklamalarının kocaman birer yalan olduğunu açığa
vurmaktadır. Bunlar birkaç kişinin işi olmaktan ziyade, izlenen resmi
politikaların sonucudur. Bütün bunlar gerçekleşirken, ABD’de bir de
liderlik sorunu yaşanmıştır. Yargıçlar ve kongre, ordu ve Bush
yönetiminin uyguladığı bu militarizm ve vahşet politikasını zapt
etmekte başarısız olmuştur. Bugün burada olmak ve kendisini halkından
ve dünyanın geri kalanından soyutlayan bir dünya ülkesini, ABD’yi
yargılamak amacı doğrultusunda beraber çalışabileceğim bunca kişinin
bulunduğunu görmek benim için işte bu nedenle çok önemlidir.
|