Index arrow Düşünce Gündem arrow Sayı 29

Dosya: Bölgesel rekabet, mezhebi çatışmayı besliyor PDF Yazdır E-posta
Yazar Ahmet Emin Dağ - ahmetemin@ihh.org.tr   
Irak’ta etnik ve dini temelde bir devlete soğuk baktığını söyleyen ABD, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün ve İran gibi aktör ülkelerin Irak’la ilgili siyasi amaçlarına ulaşmada söylemleri ile uygulamaları arasında ciddi bir çelişki olduğu ortada.

Iraklı dostumuz bizzat yaşadığı bir olayı anlatıyor: “Petrol zengini Irak’ta benzin için kilometrelerce uzunluktasii.jpg kuyruklar oluşuyor. Bazen iki gün kuyrukta beklediğimiz oluyor. Bir gün bu beklemelerin birinde, arkası açık pikap araba ile silahlı bir grup gelerek sırada bekleyen araçlarda kimlik kontrolü yapmaya başladı. Bizim önümüzdeki araçta bulunan karı-kocanın Şii olduğunu anlayınca adamcağızı indirip eşinin gözleri önünde kafasına kurşun sıktılar. Daha sonra yine eşinin yanında kafasını keserek sırada bekleyen diğer insanlara doğru fırlatıp, araçlarına binip hızla uzaklaştılar. Korkudan hiçbirimiz araçlardan inememiştik. Tek aklımda kalan eşinin çığlıkları idi...”

Başka bir Iraklı anlatıyor: “Biz, Bağdat’ın, Şii ve Sünnilerin beraber yaşadığı bir mahallesinde, çocukluktan itibaren birlikte büyüyen beş arkadaştık. Ömer Furkan isimli kardeşimiz Sünni idi. Aramızdan su sızmazdı ve dostluğumuz bu güne kadar sürdü. Ortamı güvenli gördüğümüz bir gün, her zamanki gibi beş arkadaş sokakta birlikte oturmuş şakalaşıyorduk. O sırada hızla yanımızdan geçen bir araç biraz ileride durup geri geldi. İçinden inen silahlı adamlar kimlik kontrolü yaptılar. Furkan’ın Sünni olduğunu anlayınca onu araca zorla bindirdiler. Furkan arkasına dönüp gözü yaşlı bir şekilde bizlere bakarken içimiz içimizi yiyordu. Ama hiçbir şey yapamıyorduk. Ertesi gün evinin önünde cesedini bulduk; kafası yoktu...”

Iraklılarla konuştuğunuzda bunlara benzer bir sürü anekdot duyabilirsiniz. Irak’ta insanlar artık birkaç kimlik edinmek ve yerine göre bu kimliklerden biriyle dolaşmak zorunda. İnsanlar, Sünnilerin yoğun olduğu bir bölgeden geçiyorlarsa Sünni olduğunu gösteren, Şiilerin yoğun olduğu bir bölgeden geçiyorlarsa Şii olduğunu gösteren kimliğini ibraz ederek hayatta kalmaya çalışıyor. Bizim için Irak, uzaktan seyredilen bir film gibi; ama Iraklı siviller için yaşanan tam anlamıyla bir kabus. Bu kabusun en acımasız yönü ise, bu filmin artık etnik ve sekteryen bir katliam ayinine dönüşmüş olması.

Irak’ta her gün onlarca insan Şii ya da Sünni olduğu için öldürülürken, katliamların vahşeti ve bizlerin gündemine getiriliş yöntemi, bu katliamların bir tek düşünceyi pekiştirmek için yapıldığı fikrini doğuruyor. O da, “… mezhebine mensup olanlar sizin kardeşlerinizi öldürüyor; onlar sizin düşmanınız.”

Irak’taki herkes, bir sevdiğini vahşi biçimde kurban verirken, intikam hissi ile karşı tarafın her türlü muameleyi hak ettiği düşüncesiyle hareket ediyor. Bu nedenle Telafer’de mart ayı sonunda yaşanan katliam, karşılıklı intikam döngüsünü açık bir biçimde gözlerimizin önüne serdi. Şii sivillerin bulunduğu bir çarşıda girişilen katliamda 100’e yakın insanın öldürülmesinin ardından harekete geçen Şii milisler de Sünnilerin yaşadığı bölgelerde katliama girişince üç gün içinde hiçbir şeyden haberi olmayan 200’e yakın masum insan hayatını kaybetti.

Şii sivillerin öldürüldüğü kalabalık çarşıları hedef alan saldırıların, çoğunlukla Baasçı gruplar tarafından yapıldığı biliniyor. Bunun yanı sıra, el-Kaide unsurları da doğrudan Şii Müslümanları vuruyor. Bunların mevcut kategorik dağılımla Sünniliğe ait gruplar olarak lanse edilmesi, karşıt grupların genelleme yapmasına yardımcı oluyor ve en savunmasız durumdaki Sünni sivillerin katledilmesi yolunu açıyor. Yine Mehdi Ordusu ve Bedir Tugayları gibi milis güçlerinin içlerindeki aşırı uçların Sünni sivillere yönelik saldırıları da, tüm bir Şii camiaya mal edildiğinden, aynı şekilde tehlikeli bir genellemeye zemin hazırlanıyor. Baasçı ve tekfirci gruplara katliamlarının sürmesi konusunda yeni gerekçeler sunuluyor. Tüm bu süreç içinde iki tarafın siyasileri de birbirleriyle yakınlaşarak sorunlarını konuşmak yerine, birbirlerini suçlayıcı üslup takınınca aradaki diyalog zemini tamamen kayboluyor, bu boşluğu çatışma yanlısı lobilerin taşıdığı haberler ve dedikodular dolduruyor.

Grupları birbirinden intikam almaya iten tüm eylemlerin bizzat rakip gruplar tarafından yapılmadığı bilinen bir gerçek. Birtakım eller boş durmuyor ve Irak içinde insanları birbirine karşı kışkırtmak için sürekli çalışıyor. Ama Irak içindeki mezhebi ve etnik dinamiklerin harekete geçmesinde çevre ülkelerin rolünü sanık sandalyesine oturtmanın vakti çoktan geldi ve geçiyor.

Irak’taki sorun, bir işgal sorunu olmanın yanı sıra, tüm bölge ülkelerinin taraf olduğu bölgesel bir rekabeti ve hepsinden önemlisi etnik ve mezhebi bir öfkeyi bünyesinde barındırıyor. Demokratik, çoğulcu bir Irak devletinden bahsederek, ilkesel anlamda etnik ayrılıkları kaşıyacak bir devlete karşı olduğunu öne süren söz konusu ülkelerin, aynı etnik unsurları adeta satranç tahtasındaki piyonlar olarak görmesi dikkat çekici. Irak’ta etnik ve dini temelde bir devlete soğuk baktığını söyleyen ABD, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün ve İran gibi aktör ülkelerin Irak’la ilgili siyasi amaçlarına ulaşmada söylemleri ile uygulamaları arasında ciddi bir çelişki olduğu ortada.

Tüm hesaplarını kendi işgalinin devamlılığı, Körfez petrollerinin ve İsrail’in güvenliği üzerine kuran Amerikan yönetimi, geçmişte bu hesaplarını riske atabilecek her türlü girişime sert bir tepki verirken, gerek merkezi yönetim gerekse çevre ülkeler üzerinde baskı unsuru oluşturmak için Kuzey Irak bölgesinde bilinçli bir otorite boşluğu yaratmış ve belirli etnik grupların güçlenmesini sağlamıştı.

Buna karşın söz konusu dengesiz oluşumdan çekinen Suriye, Türkiye ve İran, siyasal inisiyatif geliştirmede başarısız kaldıkları dönemlerde tıpkı ABD’nin yaptığına benzer şekilde rakip etnik grupları birbirine karşı güçlendirmiş ya da en azından rakibinin nüfuzunu kırma konusunda bu grupları kullanmaktan çekinmemişlerdi. Söz konusu ülkelerin, bölge politikalarında etnik gruplara yönelmesi, onları muhatap alarak siyasal bir güç haline dönüştürmeleri, sorunun çözümüne yardımcı olmadığı gibi gruplar arası çatışmaları artırarak bölgedeki insanların birbirlerini kırmalarına yol açtı.
Yaşanan çatışmalar, bölgeye yeni müdahaleleri getirirken, birçok sivil insanın mağduriyetine ve etnik kan davalarının derinleşmesine yol açtı. Irak’a yönelik son işgalde açık biçimde görüldüğü gibi, Amerikan yönetimi kendi müttefiki olarak gördüğü Kuzey Irak Kürtlerini, merkezi otoritenin çökertilmesinde aktif olarak kullandı. Amerika, bundan sonra kurulacak devletin niteliği ne olursa olsun, Iraklıların arasına yıkılması kolay olmayacak duvarlar ördü, Kürt-Arap düşmanlığının temellerini sağlamlaştırdı.

Irak’a komşu olan ülkelerin bizzat iç çekişmelerine bakıldığında benzer durumların aynı acı sonuçları verdiği görülüyor. Irak-İran Savaşı boyunca, her iki ülkede yaşayan etnik ve mezhebi unsurlar için de bu savaş, bazı oldubittiler için fırsat olarak görülmüştü. Ancak savaş bittiğinde durum daha da kötüleşti. Bölgedeki hemen her ülke kendi içindeki etnik ve mezhebi nüfusla gerilim yaşayıp, onlara karşı baskı yoluna başvururken, rakip ülkelerin ayrılıkçılarına lütufkar davranmaktan çekinmemişti. Her ülke, rakip olarak gördüğü diğer ülkenin “Kürt” ya da “mezhep” sorununu canlı tutmanın politik ve askeri avantajını çekinmeden kullanmıştı.

Benzer bir sorun salt mezhep unsurları açısından da geçerli. Irak içinde siyasal mevzi savaşı veren çevre ülkeler, kendilerine yakın gördükleri silahlı milisleri el altından desteklerken bu milislerin rakiplere yönelik katliamlarına da dolaylı yoldan göz yumuyor. Irak içindeki mezhebi unsurlar işgal sürecine kadar silahlı saldırıdan o ya da bu sebeple uzak durmuşlardı. Ancak Amerikan işgali sonrasında siyaset pastasından pay kapma savaşına “kutsal” bir görünüm kazandırmak için dini argümanlar ne kadar pervasızca kullanıldıysa, bunun bir yan unsuru olarak mezhep söylemi de o kadar çarpıtılarak gündeme getirildi.

Akan kanda, çevre ülkelerin sorumsuzluğunu artık açıkça görmek gerekiyor. Yine Irak içindeki grupların verdikleri mevzi savaşını, kendi mezheplerinin güçlenmesi mücadelesi olarak görmekten vazgeçmeleri ve akıllarını başlarına almaları zorunlu.

Yoksa din ve mezhep adına daha çok masum kanı dökülecek.

 

Sayı 45

DÜNYA GÜNDEMİ; G-8 ülkeleri ve zirvenin geleceği
G-8 zirvesi, dünya sorunlarına çözüm bulma zirvesi mi, yoksa yalnızca bir fotoğraf zirvesi mi? ...

DÜNYA GÜNDEMİ; Patani: Müslümanca yaşamanın mücadelesi
Patani’deki en büyük direniş grubu olan PULO lideri Kebir Abdurrahman Tenvira, Suriye’de 4 Temmuz 2008’de vefat etti....

DÜNYA GÜNDEMİ; Çok katilli ve çok ölümlü beynelmilel bir oyun: Srebrenitsa
Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı önemli kılan hususlar; zamanlama, teorik planlamanın kusursuz işleyişi, uygulamadaki sürat ve yapılanlara BM’nin bizzat eşlik etmesidir....

Kısa kısa
Avrupa, göç politikalarını sertleştiriyor
Her yıl ortalama iki milyondan fazla göçmenin giriş yaptığı Avrupa ülkeleri, göçmen sorunu ile ...

45. Sayı Sunuş
Değerli Okuyucularımız,
Geçtiğimiz temmuz ayında, 1995 yılında Srebrenitsa’da katledilen Müslümanları anma merasimi için bölgedeydik. BM Barış ...

ROPÖRTAJ; Irak'ın cesur kadınları

İHH İnsani Yardım Vakfı olarak Irak Türkmen Kadınları Derneği Başkanı Yüsra Ömer’i, bir grup Iraklı hanımla beraber temmuz ayında Türkiye’de ağırladık. İstanb...