Irak’ta etnik ve dini temelde bir devlete soğuk baktığını söyleyen ABD, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün ve İran gibi aktör ülkelerin Irak’la ilgili siyasi amaçlarına ulaşmada söylemleri ile uygulamaları arasında ciddi bir çelişki olduğu ortada.
Iraklı dostumuz bizzat yaşadığı bir olayı anlatıyor: “Petrol zengini
Irak’ta benzin için kilometrelerce uzunlukta kuyruklar oluşuyor. Bazen
iki gün kuyrukta beklediğimiz oluyor. Bir gün bu beklemelerin birinde,
arkası açık pikap araba ile silahlı bir grup gelerek sırada bekleyen
araçlarda kimlik kontrolü yapmaya başladı. Bizim önümüzdeki araçta
bulunan karı-kocanın Şii olduğunu anlayınca adamcağızı indirip eşinin
gözleri önünde kafasına kurşun sıktılar. Daha sonra yine eşinin yanında
kafasını keserek sırada bekleyen diğer insanlara doğru fırlatıp,
araçlarına binip hızla uzaklaştılar. Korkudan hiçbirimiz araçlardan
inememiştik. Tek aklımda kalan eşinin çığlıkları idi...”
Başka bir Iraklı anlatıyor: “Biz, Bağdat’ın, Şii ve Sünnilerin beraber
yaşadığı bir mahallesinde, çocukluktan itibaren birlikte büyüyen beş
arkadaştık. Ömer Furkan isimli kardeşimiz Sünni idi. Aramızdan su
sızmazdı ve dostluğumuz bu güne kadar sürdü. Ortamı güvenli gördüğümüz
bir gün, her zamanki gibi beş arkadaş sokakta birlikte oturmuş
şakalaşıyorduk. O sırada hızla yanımızdan geçen bir araç biraz ileride
durup geri geldi. İçinden inen silahlı adamlar kimlik kontrolü
yaptılar. Furkan’ın Sünni olduğunu anlayınca onu araca zorla
bindirdiler. Furkan arkasına dönüp gözü yaşlı bir şekilde bizlere
bakarken içimiz içimizi yiyordu. Ama hiçbir şey yapamıyorduk. Ertesi
gün evinin önünde cesedini bulduk; kafası yoktu...”
Iraklılarla konuştuğunuzda bunlara benzer bir sürü anekdot
duyabilirsiniz. Irak’ta insanlar artık birkaç kimlik edinmek ve yerine
göre bu kimliklerden biriyle dolaşmak zorunda. İnsanlar, Sünnilerin
yoğun olduğu bir bölgeden geçiyorlarsa Sünni olduğunu gösteren,
Şiilerin yoğun olduğu bir bölgeden geçiyorlarsa Şii olduğunu gösteren
kimliğini ibraz ederek hayatta kalmaya çalışıyor. Bizim için Irak,
uzaktan seyredilen bir film gibi; ama Iraklı siviller için yaşanan tam
anlamıyla bir kabus. Bu kabusun en acımasız yönü ise, bu filmin artık
etnik ve sekteryen bir katliam ayinine dönüşmüş olması.
Irak’ta her gün onlarca insan Şii ya da Sünni olduğu için öldürülürken,
katliamların vahşeti ve bizlerin gündemine getiriliş yöntemi, bu
katliamların bir tek düşünceyi pekiştirmek için yapıldığı fikrini
doğuruyor. O da, “… mezhebine mensup olanlar sizin kardeşlerinizi
öldürüyor; onlar sizin düşmanınız.”
Irak’taki herkes, bir sevdiğini vahşi biçimde kurban verirken, intikam
hissi ile karşı tarafın her türlü muameleyi hak ettiği düşüncesiyle
hareket ediyor. Bu nedenle Telafer’de mart ayı sonunda yaşanan katliam,
karşılıklı intikam döngüsünü açık bir biçimde gözlerimizin önüne serdi.
Şii sivillerin bulunduğu bir çarşıda girişilen katliamda 100’e yakın
insanın öldürülmesinin ardından harekete geçen Şii milisler de
Sünnilerin yaşadığı bölgelerde katliama girişince üç gün içinde hiçbir
şeyden haberi olmayan 200’e yakın masum insan hayatını kaybetti.
Şii sivillerin öldürüldüğü kalabalık çarşıları hedef alan saldırıların,
çoğunlukla Baasçı gruplar tarafından yapıldığı biliniyor. Bunun yanı
sıra, el-Kaide unsurları da doğrudan Şii Müslümanları vuruyor. Bunların
mevcut kategorik dağılımla Sünniliğe ait gruplar olarak lanse edilmesi,
karşıt grupların genelleme yapmasına yardımcı oluyor ve en savunmasız
durumdaki Sünni sivillerin katledilmesi yolunu açıyor. Yine Mehdi
Ordusu ve Bedir Tugayları gibi milis güçlerinin içlerindeki aşırı
uçların Sünni sivillere yönelik saldırıları da, tüm bir Şii camiaya mal
edildiğinden, aynı şekilde tehlikeli bir genellemeye zemin
hazırlanıyor. Baasçı ve tekfirci gruplara katliamlarının sürmesi
konusunda yeni gerekçeler sunuluyor. Tüm bu süreç içinde iki tarafın
siyasileri de birbirleriyle yakınlaşarak sorunlarını konuşmak yerine,
birbirlerini suçlayıcı üslup takınınca aradaki diyalog zemini tamamen
kayboluyor, bu boşluğu çatışma yanlısı lobilerin taşıdığı haberler ve
dedikodular dolduruyor.
Grupları birbirinden intikam almaya iten tüm eylemlerin bizzat rakip
gruplar tarafından yapılmadığı bilinen bir gerçek. Birtakım eller boş
durmuyor ve Irak içinde insanları birbirine karşı kışkırtmak için
sürekli çalışıyor. Ama Irak içindeki mezhebi ve etnik dinamiklerin
harekete geçmesinde çevre ülkelerin rolünü sanık sandalyesine
oturtmanın vakti çoktan geldi ve geçiyor.
Irak’taki sorun, bir işgal sorunu olmanın yanı sıra, tüm bölge
ülkelerinin taraf olduğu bölgesel bir rekabeti ve hepsinden önemlisi
etnik ve mezhebi bir öfkeyi bünyesinde barındırıyor. Demokratik,
çoğulcu bir Irak devletinden bahsederek, ilkesel anlamda etnik
ayrılıkları kaşıyacak bir devlete karşı olduğunu öne süren söz konusu
ülkelerin, aynı etnik unsurları adeta satranç tahtasındaki piyonlar
olarak görmesi dikkat çekici. Irak’ta etnik ve dini temelde bir devlete
soğuk baktığını söyleyen ABD, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün
ve İran gibi aktör ülkelerin Irak’la ilgili siyasi amaçlarına ulaşmada
söylemleri ile uygulamaları arasında ciddi bir çelişki olduğu ortada.
Tüm hesaplarını kendi işgalinin devamlılığı, Körfez petrollerinin ve
İsrail’in güvenliği üzerine kuran Amerikan yönetimi, geçmişte bu
hesaplarını riske atabilecek her türlü girişime sert bir tepki
verirken, gerek merkezi yönetim gerekse çevre ülkeler üzerinde baskı
unsuru oluşturmak için Kuzey Irak bölgesinde bilinçli bir otorite
boşluğu yaratmış ve belirli etnik grupların güçlenmesini sağlamıştı.
Buna karşın söz konusu dengesiz oluşumdan çekinen Suriye, Türkiye ve
İran, siyasal inisiyatif geliştirmede başarısız kaldıkları dönemlerde
tıpkı ABD’nin yaptığına benzer şekilde rakip etnik grupları birbirine
karşı güçlendirmiş ya da en azından rakibinin nüfuzunu kırma konusunda
bu grupları kullanmaktan çekinmemişlerdi. Söz konusu ülkelerin, bölge
politikalarında etnik gruplara yönelmesi, onları muhatap alarak siyasal
bir güç haline dönüştürmeleri, sorunun çözümüne yardımcı olmadığı gibi
gruplar arası çatışmaları artırarak bölgedeki insanların birbirlerini
kırmalarına yol açtı.
Yaşanan çatışmalar, bölgeye yeni müdahaleleri getirirken, birçok sivil
insanın mağduriyetine ve etnik kan davalarının derinleşmesine yol açtı.
Irak’a yönelik son işgalde açık biçimde görüldüğü gibi, Amerikan
yönetimi kendi müttefiki olarak gördüğü Kuzey Irak Kürtlerini, merkezi
otoritenin çökertilmesinde aktif olarak kullandı. Amerika, bundan sonra
kurulacak devletin niteliği ne olursa olsun, Iraklıların arasına
yıkılması kolay olmayacak duvarlar ördü, Kürt-Arap düşmanlığının
temellerini sağlamlaştırdı.
Irak’a komşu olan ülkelerin bizzat iç çekişmelerine bakıldığında benzer
durumların aynı acı sonuçları verdiği görülüyor. Irak-İran Savaşı
boyunca, her iki ülkede yaşayan etnik ve mezhebi unsurlar için de bu
savaş, bazı oldubittiler için fırsat olarak görülmüştü. Ancak savaş
bittiğinde durum daha da kötüleşti. Bölgedeki hemen her ülke kendi
içindeki etnik ve mezhebi nüfusla gerilim yaşayıp, onlara karşı baskı
yoluna başvururken, rakip ülkelerin ayrılıkçılarına lütufkar
davranmaktan çekinmemişti. Her ülke, rakip olarak gördüğü diğer ülkenin
“Kürt” ya da “mezhep” sorununu canlı tutmanın politik ve askeri
avantajını çekinmeden kullanmıştı.
Benzer bir sorun salt mezhep unsurları açısından da geçerli. Irak
içinde siyasal mevzi savaşı veren çevre ülkeler, kendilerine yakın
gördükleri silahlı milisleri el altından desteklerken bu milislerin
rakiplere yönelik katliamlarına da dolaylı yoldan göz yumuyor. Irak
içindeki mezhebi unsurlar işgal sürecine kadar silahlı saldırıdan o ya
da bu sebeple uzak durmuşlardı. Ancak Amerikan işgali sonrasında
siyaset pastasından pay kapma savaşına “kutsal” bir görünüm kazandırmak
için dini argümanlar ne kadar pervasızca kullanıldıysa, bunun bir yan
unsuru olarak mezhep söylemi de o kadar çarpıtılarak gündeme getirildi.
Akan kanda, çevre ülkelerin sorumsuzluğunu artık açıkça görmek
gerekiyor. Yine Irak içindeki grupların verdikleri mevzi savaşını,
kendi mezheplerinin güçlenmesi mücadelesi olarak görmekten vazgeçmeleri
ve akıllarını başlarına almaları zorunlu.
Yoksa din ve mezhep adına daha çok masum kanı dökülecek.
|