Yemen, 2007’nin Şubat ayından itibaren, kuzeydeki Sa’da şehri ve çevresinde "Şii isyancılar"a devletin gösterdiği şiddetli reaksiyonla gündeme geldi.
Eisenhower Doktrini’nden BOP’a
1947’de ilan edilen Truman Doktrini ile Sovyet Rusya’nın güneye doğru
yayılmasını engelleyen ABD, hemen ardından ilan ettiği Marshall
Doktrini ve bundan 10 yıl sonra, Ocak 1957’de kabul ettiği Eisenhower
Doktrini ile Ortadoğu ülkelerine direkt müdahale edebilme imkanı buldu.
Türkiye’yi ziyaret eden ilk Amerikan Başkanı olan Dwight Eisenhower
tarafından Kongre’ye sunulan doktrine göre, ABD, bağımsızlığını korumak
için ekonomik kalkınma gayreti içine giren Ortadoğu ülkelerine ekonomik
ve askeri yardım yapacak, yine söz konusu ülkelerin istemesi halinde,
“komünist dış güçler”in silahlı saldırıları karşısında, Amerikan
askerlerini kullanabilecekti.
Ortadoğu’yu tam anlamıyla Amerikan denetimine açan doktrini ilk kabul
eden ülke Lübnan oldu. Lübnan’ı, Pakistan, Irak, Yunanistan ve Türkiye
izledi. Doktrini son kabul eden ülke İsrail olurken; Mısır, Ürdün ve
Suriye, Eisenhower’ın planına karşı çıktılar.
Önceleri ABD ve Sovyet Rusya arasında kendince bir denge politikası
gütmeye çalışan, ama dünyanın gidişatına göre tavır almayı daha doğru
bularak Kore Savaşı’nda canla başla ABD’nin yanında yer alan Türkiye,
bunun “ödülünü” önce NATO’ya kabul edilmekle, sonra da hala devam eden
“ABD’nin bölgedeki stratejik ortağı” payesini elde etmekle aldı.
Mısır, Enver Sedat’ın 1977’deki ani Kudüs ziyaretinin ardından ABD ve
İsrail’le “müttefik” haline gelirken; Ürdün de 1995 yılında İsrail’le
barış antlaşması imzaladı. 1879 yılından beri toprakları üzerinde Rus
elçiliği bulunduran Suudi Arabistan, 1945 yılında, ABD Başkanı Franklin
D. Roosevelt ve Kral Abdülaziz arasında imzalanan antlaşma ile Amerikan
şirketlerinin Suudi petrolü üzerindeki denetimini kabul etmiş oldu.
Geç olsun, güç olmasın!
Ortadoğu ülkeleri içinde Amerika ile “stratejik” ilişkilerini
geliştirme anlamında “en geç kalanlardan biri”, coğrafi konumuyla,
dünya devi olmayı isteyen bütün süper güçlerin iştahını kabartan Yemen
oldu. 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı’nda Irak’ın tarafını tutan,
dolayısıyla Amerikan karşıtı cephede yer alan Yemen’in beklediği
“demokrasi ve ilerleme fırsatı”, 11 Eylül sonrası süreçte ayağına
geldi: Büyük Ortadoğu Projesi.
Kabaca, Arap ülkelerini demokratikleştirmeyi ve Ortadoğu’nun tümünü,
Afrika’nın da bir kısmını içine alan bir bölgede siyasi değişim ve
gelişimleri öngören projede, Yemen için biçilen rol gücünün epey
üzerinde. Amerika Başkanı Bush tarafından “örnek alınacak bir
demokrasi”ye sahip olduğu ilan edilen Yemen’de, 1978 yılından beri Ali
Abdullah Salih iktidarı yönetimde.
Yemen’e neden böyle bir projede rol biçildiğini anlamak için bu ülkenin
Ortadoğu jeopolitiğindeki yerine göz atmak ufuk açıcı olabilir:
Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açıldığı Babu’l-Mendeb boğazına hakim
konumuyla Yemen, dünyanın önemli petrol sevkıyat güzergahlarından biri
üzerinde yer alıyor. Dünyada tüketilen günlük petrolün %50’den fazlası,
yaklaşık 45 milyon varil petrol, Ortadoğu ve çevresindeki önemli
boğazlardan taşınıyor. Süveyş Kanalı yoluyla Kızıldeniz’den geçen bütün
gemiler için Babu’l-Mendeb Boğazı tek alternatif durumunda. Yapılan
araştırmalar, 2025 yılında ABD’nin, ihtiyacı olan petrolün %70’den
fazlasını kendi toprakları dışından temin etmek zorunda olacağını
gösteriyor. Buna Avrupa ve Çin’in petrol ihtiyacı da eklendiğinde,
ABD’nin kendisine zorluk çıkarmayacak “örnek demokrasi”lere ne kadar
muhtaç olduğu daha iyi anlaşılır.
Durumdan çıkarılan vazifeler
Yemen, Körfez Savaşı sonrası süreçte, siyasi açıdan belki de en zor
zamanlarını yaşadı. Güçlü komşusu Suudi Arabistan tarafından dışlanan
ve yalnızlığa itilen Yemen, çözümü ABD ile yakınlaşmakta buldu. Bunun
doğal bir sonucu mudur bilinmez, Suudi Arabistan ile uzun yıllardır
devam eden sınır ihtilafına da bu süreçte son verdi.
Kademeli olarak “demokrasi”ye geçen Yemen, “gerektiğinde” Amerikan
askerlerinin topraklarını kullanmasına da yeşil ışık yaktı. Aynı
dönemde, Avrupa ile de yakınlaşma süreci başladı. Fakat Yemenli karar
alıcıları, “ağabeyleri” önünde mahcup edecek bazı gelişmeler de olmadı
değil:
1992 yılında, Amerikan askerlerine karşı girişilen kanlı saldırının
ardından, 2000 yılında Aden Körfezi açıklarındaki USS Cole adlı savaş
gemisine bomba yüklü bir tekneyle saldırı düzenlendi. Yine 2002 yılının
Aralık ayında Yemen’de üç Amerikalı doktor öldürüldü.
Bu saldırıların her birinin ardından, ülkedeki ‘aşırı’ları kademeli
olarak devre dışı bırakan Yemenli yöneticiler için Amerikan planlarına
adapte olmak, diğer bazı örneklere bakıldığında, çok sancılı olmadı.
Öyle ki Yemen, İsrail ve Amerika tarafından desteklendiği bilinen
Eritre tarafından işgal edilen Kızıldeniz’deki adaları konusunda bile
sorunu diplomatik olarak halletme yoluna gitti.
Churchill’in dediği gibi…
Zaman zaman ülkenin kuzey kesimlerinde yaşayan Şiilere yönelik şiddet
olaylarıyla medyaya konu olan Yemen’den iki senedir bu yönde haber
gelmiyordu. 2005 yılının Mayıs ayında ise ülkenin önemli Şii
liderlerinden Yahya Hüseyin ed-Deylemi ölüm cezasına çarptırılmış,
Muhammed Ahmed Muftah da sekiz yıla mahkum edilmişti.
Yemen, 2007’nin Şubat ayından itibaren, kuzeydeki Sa’da şehri ve
çevresinde “Şii isyancılar”a devletin gösterdiği şiddetli reaksiyonla
gündeme geldi. İran ve Libya tarafından desteklendiği varsayılan
Şiilere önemli kayıplar verdirildiği gelen haberler arasında.
Sözün özü, her şey, Büyük Britanya Başbakanı Winston Churchill’in 1936
yılında Avam Kamarası’nda söylediği gibi: “Bir damla petrol, bir damla
kandan daha değerlidir.”
|