|
Ortadoğu: Türkiye-İsrail ilişkileri üzerine bir analiz |
|
|
|
|
Yazar Hakan Çopur - hakancopur81@yahoo.com
|
Olmert’in Türkiye ziyareti tek başına anlamlı değildir; ancak ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Ortadoğu turu ve Türkiye’nin siyasi ve askeri kanadının en üst makamlarının ABD ziyaretleriyle beraber düşünüldüğünde anlamlıdır.
İki ülke arasındaki ilişkiler hangi perspektiften incelenirse o perspektifin öncüllerine göre anlaşılacaktır; Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler de böyledir. Dolayısıyla meseleyi doğru bir biçimde anlayabilmek için sadece olaylara değil aynı zamanda olayların arka planındaki büyük resme de bakmak gerekir. Büyük resmin anlaşılamaması, gündelik siyasetin ve söylem/sembol düzeyindeki davranışların arasında kaybolmaya mahkum dar ve sığ bir yaklaşımı beraberinde getirecektir.
Türk halkının Müslüman bir kimliğe sahip olması, İsrail’in ise Siyonist bir siyasetle bölgedeki Müslüman toplumların en büyük huzursuzluk kaynaklarından biri olması, bilhassa Filistin halkına verdiği büyük acı, Türkiye İsrail ilişkilerini nasıl algıladığımızı önemli ölçüde etkilemekte ve duygusal bir tepki mekanizmasına dönüşebilmektedir. Bundan dolayı, mesela, Türkiye başbakanının Mescid-i Aksa civarındaki kazı çalışmasına verdiği tepki hak ettiğinden daha büyük bir alkışa muhatap olurken, özellikle enerji alanındaki yeni ortaklık stratejileri gözden kaçabilmektedir. Halbuki, Türkiye-İsrail ilişkilerinin şu iki unsur anlaşılmaksızın doğru bir biçimde analiz edilemeyeceğini düşünüyorum: Birincisi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde ABD faktörü, denklemin en önemli belirleyenidir; ikinci olarak, Türkiye-İsrail ilişkilerini bir Müslüman-Yahudi ilişkisi olarak etiketlemek/algılamak doğru değildir.
Geçtiğimiz Şubat ortasında başbakan sıfatıyla Türkiye’yi ilk kez ziyaret eden Ehud Olmert, sadece İsrail’de değil tüm dünyada Ariel Şaron’un bir devamı olarak algılanmaktadır. Kaldı ki Olmert’in bu konum ve algılamadan pek de şikayetçi olduğu söylenemez. İsrail siyasetinin son yıllardaki en güçlü ismi hiç kuşkusuz Ariel Şaron’du. Onun ardından İsrail siyasetinin yeni bir lider doğurup doğuramayacağı, 28 Mart 2006’da yapılan genel seçimler öncesindeki en önemli konuların başında geliyordu. Çünkü Şaron, güçlü bir şahin olarak, “şiddeti önlemek için şiddet” ve “tek taraflı geri çekilme” stratejilerini uyguluyordu; ondan sonraki liderin de aynen onun gibi şahin bir politika mı yoksa Filistin ile “iki-devletli çözüm”e yatkın (görece daha barışçıl) bir politika mı izleyeceği merak konusuydu. Seçimlerin ardından yaklaşık bir yıl geçmiş ve Kudüs’ün eski belediye başkanı olan Olmert’in Şaron’un mirasını devralmış ve aynı bayrağı taşıma güdüsüne sahip bir liderlik arayışında olduğu açıkça görülmüştür. Yani Şaron’un mirası aynen yaşamaktadır.
Olmert’in kimliğinde İsrail siyasetini okumak pekala mümkündür. Daha önceki İsrail başbakanlarından kimileri, Şaron ve Olmert’e kıyasla daha barışçıl ve diplomatik çabaları önceleyen isimler olarak tarihteki yerlerini almış olabilirler. Ancak o günkü uluslararası konjonktürü mutlaka göz önünde bulundurmak ve süreci ABD’nin o günkü yaklaşımı ile beraber okumak daha sağlıklı sonuç verecektir. Bu çerçevede Olmert’in siyaset yapma biçiminin Bush’un siyaset yapma biçimiyle ne kadar da örtüştüğünü görmek, hiçbirimiz için şaşırtıcı olmamalı. Bu cümleyi şu şekilde ifade etmek yanlış olmayacaktır: İsrail’in siyaset yapma biçimi, ABD’nin siyaset yapma biçimiyle büyük ölçüde benzerlik arz etmektedir. Zira her ne kadar yönetimlerin değişmesiyle ülke siyasetlerinde de birtakım değişiklikler olsa da, eğer değişen yönetimlerin uluslararası sistemde yeni konumlar/pozisyonlar arayışı yoksa (yani statükocu uluslararası konum anlayışları devam ediyorsa) o zaman değişen şey, sadece söylem/sembol düzeyindeki kimi karşı çıkışlar olmaktadır. Bu çerçevede, hem son Olmert ziyaretini hem de Olmert öncesi Türkiye-İsrail ilişkilerini benzer zeminlerde değerlendirmek mümkün ve mantıklıdır. Zira Türkiye’nin siyaset yapıcılarının ABD ile siyaset yapma alışkanlıkları, 1 Mart sonrasında daha sorunlu bir hal alsa da, hala bir müttefiklik ilişkisi içinde devam etmektedir. Bu müttefiklik, Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerini farklı bir kefeye koymasını engellemeye yetecek ölçüde önemli bir bağlayıcılık anlamı taşımaktadır. İsrail’in ABD’den gördüğü desteğin azalmak bir yana son yıllarda daha da arttığını, dolayısıyla İsrail’in bölgeye ilişkin yaklaşımlarına daha fazla sarıldığını söylemek mümkündür. Bunu daha iyi anlamak için ABD’nin Irak işgaline ve bu işgalin gerekçelerine bakmak yeterlidir. Dolayısıyla Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri, dün olduğu gibi bugün de ABD sinemasındaki bir film gibidir ve sinema sahibi bu ilişkiyi büyük oranda belirlemektedir.
Türkiye-İsrail ilişkilerine bakarken gözden kaçırılmaması gereken diğer bir husus ise, bu ilişkiyi bir Müslüman-Yahudi ilişkisi olarak algılamanın yanlışlığıdır. Kabul etmek gerekir ki Türk insanının Müslüman kimliği ve bu kimliğin temel hassasiyetleri, Türk siyasetinin gücünü halktan almaması sebebiyle siyasal alana etkin biçimde yansımamaktadır. Bu kopukluk, siyaset yapıcıların düşünme biçimlerini halka yabancılaştırırken uluslararası sistemdeki (ister siyasal aktörler, ister finansal kapitalizmin aktörleri anlamında) büyük güç odaklarının ülkedeki siyaset mekanizması üzerindeki nüfuz ve etkinliğini olabildiğince artırmaktadır. Bu çerçevede Türkiye-İsrail ilişkilerinin Türkiye ile başka bir ülke arasındaki ikili ilişkilerden temel anlamda bir farkı kalmamaktadır. Bu ilişkide masanın bir ucunda oturanın Müslüman kimliği de, diğer ucunda oturanın Yahudi kimliği de asıl belirleyen olmamaktadır (Ancak yine de Yahudi kimliğin görece daha belirleyen olduğunu düşünüyorum.). Yani bu ilişki biçimi bir reel politik ilişkisi olarak tanımlanmıştır ve bugün de aynı biçimde sürdürülmektedir. Bundan dolayı, Olmert ziyaretinin en çok konuşulan hususlarından biri olan Türk inceleme heyetinin Mescid-i Aksa yakınındaki kazı alanına gidecek olması, bu ikili ilişkinin ancak söylem/sembol düzeyindeki bir göstergesidir. Peki bu sembolik/söylemsel girişim(ler), önümüzdeki dönemde Türkiye ile İsrail arasındaki orta ve uzun vadeli ortak enerji politikalarının üstünü örtebilir mi, bunu bilemiyoruz. Türkiye bir yandan genelde Ortadoğu’daki, özelde ise Irak’taki tehlikeli oyunu nasıl oynayacağını hesap ederken öte yandan bu oyunun asıl aktörlerinden olan İsrail ile nasıl bir birliktelik sergileyeceğini de iyi hesap etmelidir. Önümüzdeki büyük denklemin İran’sız çözülemeyeceği gerçeği göz önündeyken Türkiye’nin hangi kartını kimlere gösterdiği sorusu önem kazanmaktadır.
Sonuç olarak Olmert’in Türkiye ziyareti tek başına anlamlı değildir; ancak ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Ortadoğu turu ve Türkiye’nin siyasi ve askeri kanadının en üst makamlarının ABD ziyaretleriyle beraber düşünüldüğünde anlamlıdır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin “kırmızı çizgileri” bugünkünden daha fazla aşınabilir ve buna ABD hiç ses çıkarmayabilir. O zaman nasıl bir Türk-Amerikan ilişkisiyle karşılaşacağımız, Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin de nasıl bir kıvamda olacağını belirleyecek en önemli unsur olarak karşımıza çıkacaktır. Çünkü İsrail, sadece Filistin meselesinin değil tüm Ortadoğu meselesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ateşten parçanın nerede, nasıl bir yangın çıkaracağını ve bu yangından Türkiye’nin nasıl etkileneceğini görmek için “Büyük Ortadoğu haritası”na Türkiye olarak daha iyi bakmamız gerekmektedir.
|
|
|