|
Uluslararası hukuku kimin denetleyebildiği ve kimin
denetleyemediği sorusunu sormak gerekiyor. Uluslararası hukukun bugün
geldiği nokta saf siyasettir. Uluslararası hukuk, İsrail’e yahut elinde
4400 nükleer silah bulundurduğu tespit edilen Amerika’ya karşı
işlemiyor.
Avukat Muharrem Balcı ile uluslararası hukuk kavramını, uluslararası
hukuk mekanizmalarının siyasi müdahaleleri önlemede yetersiz kalışını
ve mevcut siyasi yaklaşımların uluslararası hukuku ihlal eden yönlerini
konuştuk.
Sayın Balcı, uluslararası hukuk hangi mekanizmalar aracılığıyla işler?
Uluslararası hukuk mekanizmalarının ve kurallarının devletler üzerinde
ne tür bir yaptırım gücü vardır?
Bu sorunun cevabına önce uluslararası hukukun ne olduğunu belirterek
başlamak gerekir. Uluslararası hukuk, devletleri ve uluslararası
kuruluşları bağlayan kurallardan oluşur. Uluslararası hukukun
kaynakları, devletler arası anlaşmalar, teamüller, genel hukuk
prensipleri, doktrin ve içtihatlardır. Uluslararası hukukta, iç
hukuktaki gibi bir yasama organı mevcut değildir.
1945’lerde bireylerin de devletler gibi uluslararası hukuktan
kaynaklanan haklara sahip olduklarının anlaşılmasıyla birlikte ‘ulus
devletlerin egemenlik haklarını aşındırma’ süreci başlamıştır. Bu
süreçte Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulmasıyla ilk uluslararası
hukuk mekanizması meyvesini vermiştir. BM’den sonra kurulan NATO da
uluslararası hukukun ikinci önemli adımı olmuştur.
Son olarak Roma Antlaşması’yla kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi
(UCM)’nin görevi alanı; soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş
suçları ve saldırı suçlarıdır. Ancak, dünya jandarması ABD’nin UCM’ye
üye olmaması ve Mahkeme’nin etkinliğini aşındıracak yöntemlere
başvurması nedeniyle henüz mahkeme önemli bir işlev üstlenememiştir.
Bu kuruluşların ve kuralların yaptırım gücü bir yargı gücüne ve
organına bağlanamadığından, iç hukuktaki gibi somut ve etkin
kurallardan oluşan yaptırımlardan bahsedemeyiz. Ancak küreselleşmenin
devlet otoritelerine getirdiği tehditlerin bir sonucu olarak evrensel
normlara uymak ulus devletler için bir zorunluluk haline gelmiştir.
Dolayısıyla yaptırımlar siyasi ve ekonomik baskılar şeklinde
görülmektedir.
1945 yılında oluşturulan BM sistemi, neden kuruluşunda kendine istinad edilen görevi yerine getirememekte veya getirmemektedir?
BM’nin bugüne kadarki karar ve uygulamaları genellikle ‘çifte
standartlı’ olarak tezahür etmiştir. Çifte standartlılık konusundaki
iddiaları destekleyen örneklerden biri olarak, sözleşmelerin ısrarla
atıfta bulunduğu ‘self-determinasyon/kendi kaderini belirleme
ilkesi’nin uygulanmaması gösterilebilir.
Örneğin, Çeçenistan halkının talepleri, self-determinasyon ilkesini
ısrarla vurgulayan BM tarafından tanınmamaktadır. Çeçenya bugün BM
tarafından tanınmayan devletlerden biridir ve buna bağlı olarak da
ülkede gerçekleştirilen bütün insan hakları ihlalleri Rusya’nın "iç
işi" sayılmaktadır. BM ilkeleri arasında yer alan "self-determinasyon",
"dekolonizasyon" ve "yabancı ülke hakimiyet ve işgaline karşı çıkma"
ilkeleri bu üvey kardeş için devreye sokulmamıştır. Kuruluşundan
itibaren BM, güce teslim olmak anlamında, ABD’nin tercihlerini hayata
geçirmiştir. Dolayısıyla ABD’nin tek taraflı tahakküm politikaları
BM’yi etkisizleştirmiştir.
Uluslararası hukukta "uluslararası müdahale" kavramı nasıl tanımlanmaktadır?
Uluslararası hukukta müdahale kavramı, bir devletin ya da devletler
topluluğunun diğer bir devlete karşı güç kullanmasını ya da güç
kullanma tehdidinde bulunmasını ifade etmekle birlikte, bir devletin
ekonomisine, devlet yapısına dolaylı dolaysız her türlü karışmayı
müdahale olarak yorumlamak gerekir.
Uluslararası sistem, devletler arasında ayrımcılık yapmaktadır.
Fanon’un deyişiyle "yeryüzünün lanetlilerinin" ya da dünya tabakalaşma
sisteminde kaderi üçüncü dünyalı olarak belirlenenlerin hakları daha
fazla ihlal edilebilir. Herkes eşittir ama bazıları daha eşit.
Uluslararası müdahale için başta Birleşmiş Milletler Teşkilatı olmak
üzere çeşitli konvansiyonlar oluşturulmuş olsa da günümüzde özellikle
ABD’nin öncülüğünde işgallere varan müdahaleler bu konvansiyonların
işlevsizleşmesine neden olmuştur. ABD’nin kendi çıkarı için ürettiği
‘önleyici savaş’, ‘barış için savaş’ ve ‘yılanın başını erkenden ezmek’
gibi kavramlar bu işlevsizleşmeyi hızlandırmaktadır. Amerika’nın bu
‘önleme’ mantığı küresel istikrarsızlığa neden olmaktadır. Üstelik bu
müdahaleler az gelişmiş ülkelerin egemenlik haklarına da müdahaleye
dönüşmüştür. Müdahale edilen ülkeleri yeniden yapılandırmak ve
demokratik devletler inşa etmek adına yapılan bu müdahalelerin gerçekte
bir saldırıya dönüşmemesi için kesin çizgiler koymak gerekiyor.
Kanada’nın öncülük ettiği "Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği
Komisyonu" (ICISS), müdahalenin haklılığı için "akıl ve ihtiyat
kriterlerinin" uygulanmasını istediği Eylül 2000 tarihli raporunda
"Koruma Yükümlülüğü Kriterleri" olarak aşağıdaki kriterler
belirlenmiştir:
a) Haklı nedenler - Adil sebepler olmalı
Devletin başarısızlığı sonucu olmuş veya muhtemel büyük can kayıpları
veya sınır dışı edilmeler, terör ve tecavüz eylemleri ile beslenen
etnik temizlik durumlarında müdahale, zamanında yapılmak kaydıyla
öngörülebilir. Burada iki kavram öne çıkmaktadır: Birincisi "geniş
çaplı katliam"; ikincisi "etnik temizlik". Söz konusu kriterlerin
Bosna-Hersek’te, Kosova’da ve Ruanda’da çok geç devreye girdiği ve
soykırımın neredeyse tamamlanmasına yakın zamanda müdahale edildiği
akıldan çıkarılmamalıdır.
b) Amaç doğru olmalı
Müdahalenin öncelikli amacı, insani acıyı durdurmak veya ortadan
kaldırmaktır. Müdahalenin inandırıcı olabilmesi için, müdahalenin diğer
devletlerin de katılımı ve ilgili insanların da onayı ile yapılması
gerekmektedir.
c) Son çare olmalı
Müdahale, krizin önlenmesi veya barışçı yollarla çözülmesi için askeri
yöntem hariç tüm diplomatik yollar tüketildikten veya müdahale dışında
bir seçeneğin kalmadığı veya yetişmeyeceği konusunda kamuoyu ikna
olduktan sonra yapılmalıdır.
d) Orantılı olmalı
Müdahalenin çapı, süresi ve yoğunluğu insanların korunabilmesi için
gereken düzeyin minimumunda olmalıdır. Günümüzde yaşanan Irak,
Afganistan ve Somali işgalleri müdahalelerin orantılı olmadığını açıkça
göstermiştir.
e) Mantıklı beklentiler olmalı
Müdahale sonucunda, müdahaleyi gerektiren acılı durumların ortadan
kalkacağı yani müdahalenin başarı şansı olduğu kanaati hakim olmalıdır.
Müdahalenin mantıklı bir başarı şansı varsa ve daha büyük bir çatışmayı
tetikleme riski yoksa müdahale kabul edilebilir.
f) Doğru makam tarafından onaylanmalı
Müdahale yetkisini vermek BM Güvenlik Konseyi’ne aittir. Her ne kadar
Güvenlik Konseyi birkaç ülkenin tekelinde olsa da, yapılacak iş
Güvenlik Konseyi’nin daha iyi çalışmasını sağlamaktır.
Can alıcı bir başka soru burada yatıyor: BM başvurulması gereken son
makam mı olmalıdır? Özellikle Kosova’da bu soru önem kazanmıştır.
Her şeye rağmen politik bir gerçek vardır ki, o da yapılacak
müdahalelerin bir uluslararası uzlaşmaya ulaşabilmesinin ancak BM
Güvenlik Konseyi’nin onayı ile mümkün olabileceğidir. BM ve Güvenlik
Konseyi’nin bugüne kadar uyguladığı çifte standart bilinmekle birlikte,
müdahalenin zamanı, yeri, şekli ve aktörleri konusunda uluslararası
uzlaşmaya varabilmek için yine de Güvenlik Konseyi’nin kararına ihtiyaç
duyulacaktır.
11 Eylül sonrasında dünya, ‘terörizmle mücadele’ gerekçe gösterilerek
sürdürülen birçok sınır ötesi operasyona şahit oldu. Bu sınır tanımayan
saldırganlık bugün Somali’yi de tehdit ediyor. Peki, dünya nereye
gidiyor?
11 Eylül uluslararası hukukta bir kırılma noktasıdır. 11 Eylül
sonrasında, kimin yaptığı meçhul bir eylem neticesinde Batı, bütün
dünyada Müslümanları terörist ilan etmiştir. Saldırganlığın sınırı,
insanın insana, insanın hayvana ve tüm canlılara, hatta eşyaya dahi
zulmü ile başlamaktadır. Bugün Batı’nın saldırganlığının sınırsızlığı
söz konusudur. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar hedef seçilmiş,
sınır ötesi bir saldırganlık durumuna gelinmiştir.
Taraflı medyadan yansıyan haberler ile uluslararası müdahaleler haklı
gösterilmeye çalışılırken, sivil toplum ve kanaat liderleri nasıl
harekete geçirilebilir?
STK çalışmaları, örgütlü mücadeleye, bağımsızlığa, yerelliğe halel
getirmeyecek yöntemlerle sürdürülmeli, gönüllülük profesyonelliğe
kurban edilmemeli; parçalanmış bir yaşam tarzı (sekülerlik) anlamında
kabullenmediğimiz STK çalışmaları, iman-amel bütünlüğünde
sürdürülmelidir. Fasıkların getirdiği haber ve yorumlardan değil, kendi
özel haber kaynaklarından beslenen ve yorumlarını içselleştirdiği
yöntemlere dayandıran yapılara, STK’lara ve kanaat önderlerine ihtiyaç
vardır.
Şunu da unutmamak gerekir: Uluslararası müdahalelerde medyanın olumsuz
rolü olduğu gibi olumlu bir yönü de bulunmaktadır. Eğer el-Cezire
televizyonu olmamış olsaydı, şu anda Irak Savaşı ile ilgili olarak
dünya, bugün düşündüklerinin yarısını dahi düşünemiyor olacaktı. Ebu
Gureyb Hapishanesi’nden hiç haberimiz olmayacaktı.
Uluslararası hukuk mekanizmaları tüm suç ve suçluların yargılanmasında tutarlı bir tavır sergileyebiliyor mu?
En başından beri belirttiğimiz gibi uluslararası hukuk mekanizmalarının
hâkim olduğu adalet terazisi küresel güçlerin kontrolünde hareket
etmektedir. Ekim 2006’da George Bush’un, terör zanlılarının sivil
mahkemeler yerine askeri mahkemelerde yargılanmasına izin veren yasayı
onaylaması, bir zamanlar özgürlükler ülkesi olarak görülen bu ülkenin
insanın doğuştan sahip olduğu hakları bile bireye vermeyebildiğini
göstermiştir. Bu hukuka aykırılık aynı zamanda uluslararası kuruluşlar
ve uluslararası hukuk için bir turnusol görevi görmüştür.
Uluslararası hukuk mekanizmalarının silahlanma konusundaki yetkileri nelerdir, ne olmalıdır?
Uluslararası hukuku kimin denetleyebildiği ve kimin denetleyemediği
sorusunu sormak gerekiyor. Uluslararası hukukun bugün geldiği nokta saf
siyasettir. Uluslararası hukuk, İsrail’e yahut elinde 4400 nükleer
silah bulundurduğu tespit edilen Amerika’ya karşı işlemiyor.
Mart 2003 Amerikan İşgali’nin nedeni, Irak’ın kimyasal ve biyolojik
silahlara sahip olması, nükleer silah programını yeniden yürürlüğe
koyması ve bu silahların El Kaide aracılığıyla ABD’ye karşı
kullanılabileceği endişesi idi. Ancak tüm silahların ABD tarafından
temin edildiği, daha sonra bu silahlar ortaya çıkmamasına rağmen,
yetkililerce itiraf edilmişti.
BM silahsızlanma konusunda, BM Binyıl Bildirgesi’nde silah kontrolü ve
silahsızlanma, uluslararası insani hukuk ve insan hakları hukuku gibi
alanlardaki sözleşmelerin Taraf Devletler tarafından uygulanmasını
sağlamaya ve tüm devletleri Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin Roma
Sözleşmesi’ni imzalama ve onaylamaya çağırmıştır.
11 Eylül sonrasında ABD, Afganistan ve Irak’ı işgal etti. ABD ve
müttefiklerinin "güvenlik", "özgürlük", "adalet" ve "demokrasi" gibi
kavramların tesisi adına (!) yürüttüğü faaliyetlerin uluslararası hukuk
kurallarını görmezden geldiği görülüyor. Peki, İslam dünyasının bu
sınır tanımayan saldırganlık karşısındaki tavrı ne olmalıdır?
Uhud Savaşı’nın ardından gelen Kur’ani eleştiride Allah-u Teala
Müslümanlara, hatalı davrandıklarını ve bu nedenle musibete
uğradıklarını belirtir: "Başınıza bir bela/musibet geldiğinde, kendi
kendinize "Bu nasıl oldu?" diye soruyorsunuz, öyle mi? De ki: "O, sizin
kendi eserinizdir." (Âl-i İmrân/165) Müslümanlar dünyayı din eksenli
değil ya devlet eksenli ya da dinin bir kısmı olan ve çok tutucu kalan
mezhep eksenli okuyor. Ortak menfaatler oluşturulamıyor. İslami
devletleri birleştiren şeyler artık sadece ortak tehlikeler.
İran-Suriye olası Amerikan müdahalesine karşı stratejik işbirliği
içerisinde. Bu olandır, fakat olması gereken Müslümanların itidalli
olup, mezhep merkezli değil, İslam merkezli kararlar almalarıdır.
Devletler kendi çıkarlarını korumak için Amerika’nın bazı
politikalarına alet edildiler. Şii ve Sünni çatışmaları bugün bu
durumun en belirgin örneğidir. Hamas iktidara geldiği için hiçbir
Müslüman ülkenin Filistin’e ciddi bir yardım eli uzatmamış olması
örneği de eklenebilir ve bu örnekler çoğaltılabilir. İçimizdeki
kardeşimize karşı düşmanlık düşüncesinin dışımızdaki düşmanlarca
güçlendirilmesi Müslüman devletlerin en önemli kayıplarından biri
olmaktadır.
Sayın Balcı, son olarak sizin konu ile ilgili eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Evrensel adalete ulaşma ve onu yaşatma çabalarının sonsuz olduğu bir
gerçek. Ancak bu uzun yolun bugün bulunduğumuz noktasında -ki bu sadece
bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir- elimizde bulunanların
ayrımsız bir biçimde ve çifte standartlara kurban edilmeden
uygulanmasını sağlamak durumundayız. Bunun için de, öncelikle var olan
düzenlemelerin ve bunların sağladığı hakların bilinmesi, talep edilmesi
ve teslim edilmesinin sağlanması gerekiyor.
Uluslararası hukuk parantezi içerisinde kendisine yer bulamayan her
şeyi yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Ve bu alanda yer
bulamayan her şey için istikrarlı bir mücadelede bulunmamız gerekir.
Bunun için, İHH, Mazlumder, Özgürder ve benzeri kurumsal yapılarda ve
platformlarda çaba göstereceğiz. Bu çalışmayı yaparken de birçok ilkeyi
tekrar tekrar gözden geçirecek, bizler için hazırlanan senaryoları
bozmaya çalışacağız. Hukukun nesnesi olan insanları, özne olmaya
çağıran çalışmalar yapacağız.
Çağrımız iki yönlüdür: Haklarının sürekli ihlaline tepki vermeyi bilen
özne-insanlar olmak ve adalet arayışını sürekli kılmayı sağlayacak
çalışmalar yapmak.
Sayın Balcı verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz.
|