Güvenlik Konseyi’nin Soğuk Savaş sırasındaki işlevsizliğinin en temel nedenlerinden birisi de, "başka devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne" en az saygı gösteren devletlerin, "uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını" herkesten önce kendilerine vazife edinmiş (!) beş sürekli üyenin ta kendisi olmalarıdır.
1945 yılında oluşturulan Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin dayandığı
en önemli payanda, devletlerin uluslararası ilişkilerinde güce
başvurmasının ya da güç kullanma tehdidinde bulunmasının
yasaklanmasıdır. Modern dünya tarihinin hiçbir döneminde böyle bir
yasak uluslararası hukukun temel bir normu olarak kabul edilmiş
değildi. Devletlerin egemen eşitliği, birbirlerinin içişlerine
karışmalarının yasaklanması, uluslararası uyuşmazlıkların barışçıl
yollarla çözümü ve uluslararası işbirliği gibi uluslararası hukuk
ilkeleri, güç kullanım yasağının BM sistemi içinde hayata geçirilmesini
kolaylaştıracak temel unsurlar arasında yer almaktaydı. Devletlerin
uluslararası ilişkilerinde askeri güç kullanmalarının yasaklanması,
sadece en vahim ve kapsamlı güç kullanımı sayılan savaş durumunda değil
ve fakat daha küçük çaplı askeri güç kullanımı durumlarında da söz
konusu olmaktaydı: Başka bir devletin topraklarındaki belli hedeflere
yönelik hava saldırısı, askeri abluka, bir ülkedeki iç savaşa müdahale,
ülke topraklarının başka bir ülkeye saldırı maksadıyla kullanımına izin
vermek, askeri tehdit, vs. Yine II. Dünya Savaşı öncesinde hüküm süren
uluslararası hukuk düzenlerinden farklı olarak, 1945 sonrasında ihdas
edilen BM sistemi, "uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden" savaş
ve savaşa varmayan saldırganlık durumlarında, "saldırgan" devlet(ler)i
cezalandırmak ve bunların saldırganlıklarının meyvesini yemelerine
engel olmak maksadıyla ya da potansiyel bir saldırganlığı önleme
gayesiyle, kuramsal olarak ‘etkili’ sayılabilecek bir mekanizma ihdas
etmiştir.
İşte hemen hemen bütün devletlerin taraf olduğu ve biraz da bu
nedenle ‘evrenselliği’ çoğu zaman sorgusuz sualsiz kabul edilen BM
örgütünün, yeryüzünde barışı muhafaza etmek için kurulan organı
Güvenlik Konseyi’dir. Bu organ, BM Kurucu Antlaşması’nın VII. bölümünde
belirtildiği üzere, "uluslararası barış ve güvenliği ihlal eden
saldırgan devletlere karşı", müşterek güç kullanımı da dahil olmak
üzere, her türden yaptırımı (diplomatik yalnızlaştırma, iktisadi
ambargo, vs.) uygulama yetkisine sahiptir. Bu organ 15 üye devletten
oluşmaktadır ve bunların beşi "sürekli üye" statüsüne sahiptir. Nükleer
silahlara da sahip olması hasebiyle "Nükleer-Beşler" diye de
isimlendirebileceğimiz ABD, İngiltere, Fransa, Rusya Federasyonu ve
Çin, sürekli üyeler olarak "veto yetkisi"ne sahiptirler. Bunun anlamı
hakikaten çok vahimdir: Herhangi bir karar tasarısına bir sürekli
üyenin karşı çıkması halinde, tüm diğer devletler olumlu oy verseler
dahi, tasarı karara dönüşemeyecektir. Bir kararın çıkması için,
Güvenlik Konseyi üyesi olan 15 devletten en az dokuzunun olumlu oy
vermiş olması ve de hiçbir sürekli üyenin karar tasarısını veto etmemiş
olması gerekir.
1990’lara dek insanlığın huzurunu kaçıran bir gerilim unsuru olan
Soğuk Savaş döneminde, sosyalist ve kapitalist bloklar arasındaki
kutuplaşma ve hakimiyet mücadelesi nedeniyle, Güvenlik Konseyi
‘saldırgan’ devletlere karşı ortak bir irade sergilemekten uzak
kalmıştır. Önce Filistin topraklarını, sonra bazı Arap ülkelerinin
topraklarını gasp eden İsrail devleti, Soğuk Savaş boyunca hiçbir
yaptırım kararına maruz bırakılmadığı gibi, çok istisnai durumlar
hariç, ‘kınanmaktan’ bile masun tutulmuştur. Bunun başta gelen sebebi
İsrail’in ABD’nin Ortadoğu’daki jandarması ve stratejik ortağı
oluşuydu. (Nitekim, günümüzde de bu durumda değişiklik olmamıştır.)
Güvenlik Konseyi’nin Soğuk Savaş sırasındaki işlevsizliğinin en temel
nedenlerinden birisi de, "başka devletlerin egemenliğine ve toprak
bütünlüğüne" en az saygı gösteren devletlerin, "uluslararası barış ve
güvenliğin korunmasını" herkesten önce kendilerine vazife edinmiş (!)
beş sürekli üyenin ta kendisi olmalarıdır. Sözgelimi, ABD bu dönemde
Vietnam’ın yanı sıra birçok Latin Amerika ülkesini işgal etmiş ve
ayrıca birçok ülkeye askeri müdahalede bulunmuştur. Rusya’nın selefi
olan Sovyetler Birliği ise Macaristan, Çekoslovakya ve Afganistan’ı
işgal etmiştir. Fransa, özgürlük mücadelesi veren Cezayir halkına bir
tür soykırım uygulamaktan çekinmemiştir. Liste daha da uzatılabilir.
Sonuç olarak, Soğuk Savaş dönemi Güvenlik Konseyi’nin kilitlendiği bir
dönem olarak hatırlanacaktır.
Sovyetlerin ve sosyalist bloğun çökmesiyle birlikte ABD Başkanı
(baba) George Bush, yeryüzünde barış, adalet ve işbirliğini esas alan
bir ‘Yeni Dünya Düzeni’nin kurulacağını müjdelemiştir! Güvenlik
Konseyi’nin daha etkin işleyebileceğinin işaretleri de bu dönemde
alınmaya başlamıştı: Kuveyt’i Ağustos 1990’da işgal etmiş olan Irak, bu
organın verdiği yetkiyle, ABD öncülüğündeki Koalisyon Güçleri’nce 1991
başlarında işgal ettiği topraklardan çıkarılmıştı. Belki de bundan
böyle, savaş çıkaran, huzur bozan devletler kaçacak delik
arayacaklardı! Bunun bir rüya olduğu kısa sürede anlaşıldı. Zaten,
artık tek kutuplu dünya düzeninin tek hegemonu olarak Avrupalı
müttefikleriyle birlikte zafer naraları atan ABD’nin, bir imparatorluk
peşinde olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bu dönemde, BM Güvenlik Konseyi
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir daire gibi çalışmaya başladı. ABD
hegemonyasına karşı çıkan her devlet, 1990’lı yıllar boyunca, savaş
çıkarmamış ya da saldırganlığa bulaşmamış olsa bile, sudan gerekçelerle
"uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye attığı" iddiasıyla bir türlü
sonu gelmeyen yaptırım kararlarına maruz bırakıldı: Libya’ya uygulanan
uçuş yasağı; yüz binlerce çocuğun ölümüne yol açan Irak’a yönelik
kapsamlı ambargo, v.s. Irak, 1990’lı yıllar boyunca Amerikan hava
saldırılarına uğradı; ABD, 1998’de bu kez Sudan ve Afganistan’a hava
saldırısı düzenledi. Beklendiği gibi Güvenlik Konseyi’nden bu
zorbalıklar karşısında herhangi bir ses gelmedi. Bu organın,
Ermenistan’ın Azeri topraklarının beşte birini işgali karşısındaki
sessizliği de dikkat çekiciydi. Çeçenistan’da, Filistin’de ve Keşmir’de
yapılan katliamlar ve insanlığa karşı işlenen başka suçlarda da bu
sessizlik bozulmadı ne yazık ki...
Sonra, ABD’de ikiz kuleleri ve Savunma Bakanlığı’nı hedef alan 11
Eylül saldırıları gerçekleşti. ABD ve müttefikleri bu olayın müsebbibi
olarak önemli bir kısmı Afganistan’da konuşlanmış olan el-Kaide’yi
suçladılar. Onlara göre ABD silahlı bir saldırıya uğramıştı; o nedenle
bu ülkenin ‘meşru müdafaa hakkı’ kapsamında askerî güç kullanım hakkı
vardı. Zaten bu tarihten sonra (İslamcı) ‘teröre karşı savaş’ ABD’nin
-ve onunla işbirliği yapan Batılı ve Doğulu devletlerin- söylem
düzeyindeki yeni stratejik hedefi haline geldi. Nitekim 2001’in
sonlarına doğru ABD ve bazı NATO müttefikleri Afganistan’ı işgal
ettiler. Bu illegal bir eylemdi, çünkü Güvenlik Konseyi işgalcilere
böyle bir yetki vermiş değildi. 2003 Mart’ında ABD ve İngiltere bu kez
Irak’ı işgal etti. Güvenlik Konseyi’nden böyle bir yetki alamayan bu
iki ahbap çavuş, çareyi bu organı yok saymakta buldular. ABD, bugün de,
İslami hareketin iktidara gelmesine engel olmak için Somali’yi
bombalamakla meşgul. İşgallerin, işkencenin ve aşağılamanın gırla
gittiği böyle bir dönemde, ‘hak ve hukuk’tan bahsetmek ve bu yazının
başında sözünü ettiğimiz uluslararası hukuka ait kural ve ilkeleri
hatırlatmak ve de Güvenlik Konseyi’nin yetkilerinden bahsetmek pek
fazla bir anlam taşımıyor.
Son birkaç on yılda insan hakları alanında, uluslararası ve hatta
uluslarüstü örgütlenme çerçevesinin yanısıra malların, hizmetlerin ve
sermayenin serbest dolaşımını da kapsayan ticari-mali bütünleşme
süreçleri bağlamında güçlü bir ‘küreselleşme’ istidadı gösteren
uluslararası hukuk, aslında uluslararası ilişkileri hiç olmadığı kadar
etkileme ve yönlendirme potansiyeline kavuşmuştur. Ayrıca çevrenin
korunmasından uzayın hukuki statüsünün düzenlenmesine, yoksul ülkeleri
kollayan uluslararası kalkınma hukukundan çocuk hakları düzenlemelerine
kadar bu hukuk dalının düzenlediği alanın kapsamı da oldukça
genişlemiştir. Bütün bu alanlarda geliştirilmeye çalışılan ortak
yasallık ve hatta meşruiyet alanı, sadece devletleri değil ama -kapsamı
daha dar olmak üzere- aynı zamanda uluslararası örgütleri,
hükümetler-dışı sivil toplum örgütlerini, yerli halkları ve hatta
bireyleri kendi bünyesine iktibas etmeye başlamıştır. Tüm insanlık
ailesinin ortak bir dayanışma ve işbirliği sergileyerek daha adil bir
uluslararası düzen oluşturma arayışı, ne yazık ki, ABD’nin başını
çektiği saldırgan-barışsevmez-emperyal-doyumsuz güçlerin "savaş ve
barış hukuku"nu paçavraya çevirmesi nedeniyle, her defasında sekteye
uğramaktadır. Bundan sonra yapılması gereken açıktır: Tüm mazlum
milletler güç birliği yapmalı ve zalimlere karşı direnç göstermelidir.
Hak, insana belli bir yaşa ulaştığında verilmez. Her insan, yaşına, cinsiyetine, ırkına, rengine bakılmaksızın temel insan haklarına sahiptir. Oysa bugün dünya üzerinde milyonlarca çocuk ne çocuk olduğunun ne de herhangi bir hakkı olduğunun bilincinde. Temel insan haklar...
Afganistan’da sivil ölümleri artıyor İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) tarafından eylül ayında yayımlanan raporda, 2008 yılında, Afganistan’da, ABD ve NATO’nun hava saldırıları sonucu gerçekleşen sivil kayıpların geçtiğimiz...
Cenevizli gemici Kristof Kolomb, 3 Ağustos 1492’de Santa Maria, Pinta ve Nina gemilerine aldığı 39 tayfasıyla Atlantik’in karanlık sularına doğru açıldı. Hispaniola adını verdikleri, bugün Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’nin ortaklaşa paylaştığı ada, yerlilerle ilk karşıla...
1967 yılında işgal ettiği Kudüs’ün demografik ve fiziki yapısında aradan geçen 40 yıl içinde büyük değişiklik yapan ve kenti ebedi başkenti ilan eden İsrail, bu yöndeki çabalarında yeni bir aşamaya geçti. Bu aşama, yasal kurumları kapatmaya ...
Güneydoğu Asya’da Çin Denizi ile Büyük Okyanus arasında yer alan Mindanao, Sulu, Palavan, Basilan ve Tavi Tavi adaları, İslam’ın bölgede uzun yıllardır yaşandığı coğrafyalardır. Bölgenin Müslüman halkı için kullanılan Moro ismi, Katolik İs...
Afrika, 1980’li yıllarda kıtada yaşanan büyük kuraklık ve buna bağlı sebeplerden kaynaklanan toplu ölümlerle dünya kamuoyunun gündeminde yer almaya başladı. Bu yıllardan sonra da dönem dönem -bazen yoğun bir şekilde- kıtadaki kuraklık, açlık, bula...
Almanya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok sayıda işçi göçü almasına rağmen, vatandaşlık yasasında uzun süre bir değişiklik yapmadı. Hep, gelen işçilerin bir gün geri döneceklerini varsaydı. Geri dönüşün olmayacağını &ccedi...
Tarihi ya deliler yazıyor ya da dahiler. Ama maalesef Kafkasya’nın nasibine hep deliler düşüyor. Güney Osetya’ya saldırı ile patlak veren son savaş, uluslararası düzene yeni bir şekil verme potansiyeline sahip olsa da ardındakinin dahi olduğunu düşünmek deli...
18 Ağustos 2008 günü Pervez Müşerref, televizyondan yayınlanan konuşmasında istifasını ilan etti. 1999’da kansız bir darbe ile dönemin başbakanı Nevaz Şerif’i devirmiş ve tüm dizginleri eline almıştı. ...
Çocuk hakları, dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu eğitim, sağlık, barınma haklarının ve fiziksel, duygusal ya da cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının kanunlarla korunmasıdır. ...
Çocuk istismarı konusunda çok fazla tanım yapılabilse de en kapsamlı tanım, 1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından konunun uzmanları tarafından yapılan tanımdır: ...
Çocuk istismarı; çocuğun sağlığını, fizik gelişimini, psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen, kendisine bakmakla yükümlü kişi veya kişiler tarafından zarar verici, kaza dışı ve önlenebilir bir davranışa maruz kalmasıdır. ...
1925 yılında Bosanska Kruba şehrinde doğan Aliya İzzetbegoviç Saraybosna’da büyüdü. 1943 yılında Alman Erkek Lisesi’ni bitiren Aliya II. Dünya Savaşı boyunca faşist ideolojiye, daha sonra ise komünist ideoloji ve uygulamalarına karşı çıkarak Mladi M...
Ülkemizde çok az bilinen Moritanya, resmi adıyla Moritanya İslam Cumhuriyeti, bir Kuzeybatı Afrika ülkesidir. Batısında Atlas Okyanusu, güneybatısında Senegal, güneydoğu ve doğusunda Mali, kuzeydoğusunda Cezayir, kuzeyinde ise Batı Sahra yer alır. Yüzölç&...
Almanya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok sayıda işçi göçü almasına rağmen, vatandaşlık yasasında uzun süre bir değişiklik yapmadı. H...
DOSYA: Çocuk korunmasının tarihsel gelişimi Çocuk hakları, dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu eğitim, sağlık, barınma haklarının ve fiziksel, duygusal ya da cinsel sömürüye karşı ko...
Cenevizli gemici Kristof Kolomb, 3 Ağustos 1492’de Santa Maria, Pinta ve Nina gemilerine aldığı 39 tayfasıyla Atlantik’in karanlık sularına doğru açıldı. Hispan...
Hak, insana belli bir yaşa ulaştığında verilmez. Her insan, yaşına, cinsiyetine, ırkına, rengine bakılmaksızın temel insan haklarına sahiptir. Oysa bugün dünya üzer...