Yüzeysel bir okuma yapacak olursak eğer, ABD’nin Soğuk Savaş’ın sona ermesini müteakip, genelde Demirperde ülkelerinin, özelde Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte bölgeye müdahil olduğunu görürüz.
Balkanlar’a
dair bir cümle kurma yetisine sahip olan herhangi bir kimsenin,
yadsımadan söyleyebileceği cümlelerden biri de "Biz Balkanlar’ı savaşla
beraber tanıdık." cümlesidir. Bu cümle bölgeye dair yapabildiğimiz ilk
ve en doğru tespitlerden biridir, başımızdaki külahı alıp önümüze
koymanın cümlesidir. Balkanlar’a dair Türk entelektüelinin kuracağı
bütün cümlelerin çıkış cümlesidir. Buradaki asıl acı nokta ise,
Balkanlar’ın ABD’nin gündemine girmesiyle beraber bizim gündemimize
dahil olduğu gerçeğidir. Bu, sadece dış politikamızın değil bizlerin de
bir gerçeğidir.
Yüzeysel bir okuma yapacak olursak eğer, ABD’nin Soğuk Savaş’ın sona
ermesini müteakip, genelde Demirperde ülkelerinin, özelde
Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte bölgeye müdahil olduğunu görürüz.
Soğuk Savaş döneminde, SSCB ve Varşova Paktı’na karşı Avrupa’da var
olan ABD, 1990’lara kadar Balkanlar’da etkin değildi. Bütün enerjisini,
Soğuk Savaş stratejisi çerçevesinde sarf eden ABD için Yugoslavya’nın
dağılması ve Bosna Savaşı ile birlikte yeni bir süreç başladı.
Yugoslavya’nın dağılmasını hızlandırma anlamında en etkin rolü,
Slovenya’nın ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını destekleyen AB üstlendi.
AB, üstlendiği bu rolle Yugoslavya’nın dağılmasını sağladı ancak
özellikle Sırbistan faktörünün yol açtığı derin krizi yönetmekte aynı
beceriyi gösteremedi. Bu kriz, hiç hesapta olmayan "Boşnak" faktörünü
bütün dünyanın gözleri önüne serdi. AB’nin bu noktada müdahil olmasının
gecikmesi, ABD’nin Balkanlar’a yönelik somut politikalarının oluşmasına
zemin hazırladı.
ABD’nin, bölgedeki etkinliğine zemin hazırlayan şartları dört temel başlıkta inceleyebiliriz:
1-ABD’nin, Bosna Savaşı ile birlikte zayıf kalan AB’nin dolduramadığı
boşluğa talip olmasıyla stratejik etkinliğine imkan veren bir coğrafi
alanın oluşması;
2-Giderek yükselen AB’nin oluşturmaya çalıştığı bölgesel iç bütünlük vizyonunun önüne geçmek için bir fırsatın oluşması;
3-AB’nin Ortadoğu, Kafkaslar ve Asya’ya çıkış yollarının bölgedeki savaş nedeniyle kapanmış olması;
4-ABD’nin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte dillendirdiği Yeni
Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanmasına yönelik olarak
bölgenin bir laboratuar niteliğine haiz olması ve bölgenin bu
projelerin koordinasyonuna imkan sağlaması.
Balkanlar, Osmanlı hakimiyeti altındaki tüm bölgelerin karakteristik
özelliklerini bünyesinde barındırır. En belirgin karakteristik özellik,
çok ulusluluktur. Balkanlar, öteden beri, uluslararası arenada tatbik
edilmesi düşünülen uygulamaların ve bu uygulamalar esnasında/sonrasında
karşılaşılması muhtemel tepkilerin ölçümü, planların başarıya ulaşıp
ulaşamayacağına dair öngörülerin sınanması açısından oldukça önemli
vazifeler üstlenmiştir. Örneğin; dünya, 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Balkan uluslarının ulus devletçi ayaklanmalarına şahitlik
etmiştir. Zaman içerisinde buradan üretilen Osmanlı’yı parçalama
modeli, Arap Yarımadası’nda da karşılık bulmuştur. Laboratuarlığını
Balkanlar’ın yaptığı üründe son noktanın Arap Yarımadası’nda konduğunu
görürüz.
Nitekim yakın zamanda da bunun bir başka örneğini Dayton Barış
Antlaşması’yla yaşadık. Organize edilen Srebrenitsa Katliamı’yla, Aliya
İzzetbegoviç’e dayatılan bu antlaşma bugünlerde konuşulan Büyük
Ortadoğu Projesi’nin önemli yapı taşlarından biri niteliğindedir.
Antlaşma’yla birlikte Bosna-Hersek devleti Republica Sırpska ve
Bosna-Hersek Federasyonu olmak üzere iki ayrı entiteye bölünmüştür.
Boşnak, Sırp ve Hırvatlardan müteşekkil üçlü cumhurbaşkanlığı
sisteminin kurulduğu Bosna-Hersek’te, savaş öncesinde var olmayan ayrı
bir Sırp devleti ihdas edilmiştir. Tüm bunların üzerinde ise
uluslararası gücün temsilcisi belirleyici bir konumda bulunmaktadır.
Bugün Irak’ta, tartışılan federal yapı Bosna-Hersek’te Dayton’la
birlikte uygulamaya konulan yapının aynısıdır. Sırpların Bosna’da
soykırıma girişmesi, Saddam’ın Kuveyt’e saldırması, 11 Eylül’ün
doğuştan sanıklarının Afganistan’da yerleşik bulunması… Hepsinin ortak
akıbeti Barış Gücü’nün konuşlanması, yeni bir devletin ortaya çıkması
ve üzerinde mutlaka bir yüksek temsilcinin bulunacağı federal yapıların
kurulmasıdır. Tüm bunların temelinde kontrollü gerginlik stratejisi
vardır. Kontrollü gerginliğin işlevsiz kaldığı noktalarda, kontrolden
çıkmış gerginliğe izin verilmektedir. Gerginliklerin aktörleri ise yeri
geldiğinde bir lider, yeri geldiğinde bir toplum, yeri geldiğinde bir
azınlık, yeri geldiğinde bir devlet olmaktadır. Bu bağlamda
Balkanlar’ın son yüzyıldaki baş aktörü Sırplardır. Sırplar bu rol için
kendi iç dinamikleri dolayısıyla biçilmiş kaftandır. Peki, bugün
Balkanlar’da yaşananlar acaba gelecekte hangi bölgede uygulanacak bir
programın test aşamasıdır?
ABD için bölgede oluşan şartların Dayton Barış Antlaşması ile birlikte
kazandığı yeni boyut, savaşı sonlandıran bir devlet olmanın aldatıcı
görüntüsü eşliğinde ABD’nin bölgeye yerleşmesi sonucunu doğurmuştur.
Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’na karşı Avrupa’nın kuzeyinde
konuşlanmış ABD üsleri, yeni bir işlev üstlenmek kaydıyla Balkanlar’a
kaydırılmıştır.
ABD, Balkanlar’da kendisi için yeni bir pazar oluşturmakla beraber,
enerji kaynaklarının AB’ye geçişinde de önemli olan bir yere hakim
olmuştur. Bu durum, ABD’nin, siyasal açıdan zaten kontrol ettiği AB’yi
ekonomik anlamda da denetim altına alması anlamına gelmektedir.
ABD bugün, Balkanlar’daki üsleri sayesinde, gerek bu bölgeye gerekse
Ortadoğu ve Kafkaslar’a daha hızlı müdahil olabilmektedir. Bölgeye
yerleşen ABD’nin, bu şekilde AB üzerinde söz sahibi olduğu da apaçık
ortadadır.
Kuşkusuz, ABD’nin buradaki varlığı, sorun çözücü bir gerekçeden ziyade,
kendi güvenlik stratejisi ile izah edilmelidir. Bu stratejinin bir
getirisi olarak, ABD’nin Kosova’nın bağımsızlık sürecinin hızlanmasına
önemli katkılar sağladığını söyleyebiliriz. ABD’nin bölgede
varolabilmesi, bölgede oluşturabileceği partnerlerle daha da
kolaylaşacaktır.
Bu konjonktürde dikkat çeken bir diğer nokta ise, ABD’nin bölgede başka
Müslüman unsurların etkin olmasını istememesidir. Buna ilişkin en can
alıcı örnek ise, savaş zamanında Bosna’da bulunmuş olmaları hasebiyle,
Bosna-Hersek vatandaşlığı alan diğer milletlere mensup Müslümanların,
vatandaşlıktan çıkarılması amacıyla Bosna-Hersek Hükümeti’ne yapılan
baskılardır. Ne yazık ki, Bosna-Hersek Hükümeti Dayton Barış
Antlaşması’nı gerekçe göstererek, bir zamanlar vatandaşlık verdiği
Müslümanları sınır dışı etmeye başlamıştır.
Gelelim Türkiye’nin Balkanlar politikasına. "Yurtta sulh cihanda sulh"
tabirini kendi içine kapanmak olarak algılayan yerleşik devlet mantığı,
genelde dış dünyaya ve özelde de dışladığı dünyaya bütün algılarını
kapatmış durumdaydı. Bugünlerde bunun kısmen de olsa farklı bir kalıba
büründüğünü müşahede ediyoruz. Devletin özellikle Başbakanlığa bağlı
TİKA ile bir zamanlar dışladığımız dünyaya yöneldiğini ifade etmek
mümkündür. Oysaki hem yurtta hem de dünyada aslolan sulh, kendi içine
kapanarak değil aksine dışa açılarak sağlanabilecek bir olgudur. Bugün
İstanbul’un, Ankara’nın sulhu Saraybosna’nın, Beyrut’un sulhundan
bağımsız ele alınamaz.
Bugün Türk halkı, çeşitli vesilelerle, Balkanlar’ı yeniden keşfe çıkmış
durumdadır. Bu, Balkanlar’da daha iyi bir düzleme geldiğimizin küçük
ama önemli bir göstergesidir. Ancak bu elbetteki yeterli değildir.
Bölge insanıyla entelektüel, kültürel, insani bağlamda kuracağımız her
ilişki biçimi, hem bölgenin hem de bizim zihinsel kilitlenmişliğimizi
çözecektir. Sivil anlamda bölgeyle iletişimde önemli vazife gören
turistik seyahatler, artık farklı alanlarda işbirliğine olanak
sağlayacak şekilde planlar içermelidir. Son tahlilde, İHH’nın,
yıllardan beri sürdürdüğü yardım faaliyetleriyle, oldukça kritik bir
vazife üstlendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
|