|
Günümüzde, insan hakları kavramı, hukuki, siyasi ve felsefi tartışmaların merkezinde yer almakta; devletlerin iç ve dış politikalarının meşruiyetinin sorgulanmasında kullanılmaktadır. Artık evrensel insan hakları ile uyumluluk göstermeyen siyasal ve hukuki rejimlerin, meşruluk sıfatını kazanmaları mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte insan hakları kavramının tanımı, içeriği, kapsamı ve düşünsel temelleri üzerindeki tartışmalar sona ermemiştir. Bu tartışmalar iki noktada yoğunlaşır: İnsan haklarının neler olduğu veya olması gerektiği ve evrensel olduğu iddia edilen insan hakları anlayışının her toplumun kendi kültürü ile uzlaşıp uzlaşamayacağı.
İnsan hakları kavramının tanımlanması
İnsan hakları, "kişinin sırf insan olması hasebiyle sahip olduğu
haklar" olarak tanımlanmakta, ancak bu tanım "hak" ve "insan"
kelimelerine verilen anlamlara göre değişime uğramaktadır. İnsan
haklarının kaynağı ve temellendirilmesi konusunda ise, tarihsel süreçte
çoğunlukla "doğal haklar" görüşü dayanak olmuştur. Bu görüşe göre;
insanın doğuştan sahip olduğu haklar vardır ve bunlar mutlak,
devredilemez ve vazgeçilemez niteliktedir. Bu haklar devletten ve
toplumdan önce var olup zaman ve mekandan bağımsızdır; bütün insanlar
bu haklara sahiptir. Hakların devlet tarafından verilmediği, devlet
kurulmadan önce de var olduğu görüşüyle, baskıcı rejimlere karşı
özgürlüklerin güvence altına alınmasında önemli adımlar atılmıştır.
Başlangıçta ilahi temellere dayanan "doğal hukuk" anlayışından
rasyonalist ve seküler bir "doğal hukuk" anlayışına ulaşılmasının bir
sonucu olarak artık insan haklarının kaynağı ilahi kaynaklardan
arındırılarak, insan doğası ve insan gereksinimleri olarak ifade
edilmektedir. Bu anlayışa göre, insan hakları kişilerin maddi ve manevi
temel gereksinimlerini karşılamalarına yarayan araçlar olarak kaynağını
insanın ahlaki doğasından alır. Uluslararası insan hakları belgelerinde
de bu noktaya işaret edilerek insan haklarının kişinin özündeki onurdan
kaynaklandığı belirtilir.
İnsan haklarının tarihsel gelişim süreci
İnsan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana
getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. Ancak,
uluslararası arenada Batılı devletlerin baskın güç olmasına paralel
olarak, insan hakları ile kastedilen ve hakim olan, Batı sisteminin
anladığı şekliyle modern anlamda insan haklarıdır. Söz konusu anlayış,
16. ve 17. yüzyılda Batı Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve toplumsal
dinamiklerinden doğmuş olan, merkezinde insanın (bireyin) yer aldığı
bir insan hakları formülasyonudur ve bu da bir bütün olarak Aydınlanma
Çağı’nın ürünüdür. Buna göre, siyasal hakların kaynağı, bu hakları
koruyan yazılı yasalara değil, insanlık onuruna, doğal haklara dayanır.
Siyaset teorisinde otoriteyi değil özgürlüğü merkeze alan ve
insanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için doğal
haklara sahip olduğunun ortaya konmasıyla, otoriter baskıcı iktidarlara
darbe indirilmiş, 17. ve 18. yüzyılların üç büyük devrimi olan İngiliz,
Amerikan ve Fransız devrimleri düşünsel köklerini doğal hukuk
doktrininden almıştır. Ancak belirtmek gerekir ki, Batı medeniyeti
Antik-Yunan felsefesi, Roma hukuku, Yahudi-Hıristiyan geleneği,
hümanistik reformlar ve akıl çağı kavramını içeren bir yapıdır ve bu
tarihsel sürecin köklerini buralara kadar uzatmak mümkündür. Bugün ise,
Batı medeniyeti meşruiyetini liberal demokrasi, hukukun üstünlüğü ve
hukuk devletine dayandırmakta ve liberal ekonomik sistem üzerinde
yükselerek dünyaya hakim olmaktadır.
İnsanlığın insan hakları için verdiği savaşımın tarihi çok eskilere
dayanmakla beraber, terim olarak, "İnsan Hakları"nın (human rights,
droit de I’homme, Menschenrechte) kullanılması oldukça yenidir. II.
Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlık kazanmış ve nihayet 1948 yılında BM
Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etmiştir. 1950
yılında da Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni
onaylamıştır.
İnsan haklarının evrenselliği
Evrensellik, kavram olarak tüm insanlar için her zaman ve her yerde
geçerli olma özelliğidir. İnsan doğası dil, din, cins ve ırk
ayrımlarına bağlı olarak değişmediği için ondan kaynaklanan haklar da
yeryüzünün hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın tüm insanlar için aynı
olmalıdır. Ancak, evrensel olarak kabul edilen insan hakları kavramının
tarihsel bir aşamada Batı’da ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Oysa bu
durum evrensel olmanın aksine zaman ve mekan bakımından sınırlı bir
tarihsel olguyla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bugün insan hakları
alanındaki en önemli gelişmeye baktığımızda, bu hakları korumanın ve
geliştirmenin devletlerin bir iç sorunu olmaktan çıkıp uluslararası bir
sorun haline geldiğini görmekteyiz. Uluslararası alanda benimsenen
standartların ve kurulan mekanizmaların ise Batı medeniyetinin ortaya
koyduğu insan hakları anlayışını yansıttığı da bir gerçek. Peki, bu
durumda evrensel insan haklarından söz etmek ne kadar mümkün?
İnsan haklarının evrensel olduğunu savunanlara göre; Batı’da doğmuş
olması, insan haklarının kültürel olarak rölatif olmasını gerektirmez.
Çünkü insan hakları, kültürel farklılıkları aşan, daha doğrusu bütün
kültürlerde var olduğu ümit edilen bir değeri, yani insan onurunu
korumaya yönelik taleplerin ortak adıdır. İnsan haklarının rölatif
olmaması başlıca iki şeyi ifade eder: Birinci olarak, insan haklarının
korunması zorunlu olarak Batılı toplumların kültürlerinin, bu kültüre
özgü değer ve normların korunması anlamına gelmez. İkinci olarak Batılı
olmayan herhangi bir kültürün mensuplarının, insanın temel değer ve
onurunu çiğneyen uygulamaları yerel kültürlerine dayanarak haklı
göstermeye çalışmaları da kabul edilemez. Belirtilmesi gereken bir
diğer husus da şudur ki, insan haklarının ahlaksal evrenselliği
"uluslararası normatif evrenselliğe" ulaşmıştır. Çünkü, hemen hemen
bütün devletler evrensel bildiri ve sözleşmelerde benimsenen hakları
güvence altına almayı, en azından söylem düzeyinde onaylamışlardır.
Bu görüşlere karşılık, "kültürel görecilik (rölativizm)" olarak
adlandırılan düşünceyi savunanlara göre; uygarlıklar ve kültürler
birbirlerinden farklıdırlar, çünkü onlarda hakim olan kavramlar özde
birbirlerinden farklıdır. Bu nedenle Batı uygarlığının bir ürünü olan
bireycilik, liberalizm, anayasal yönetim, eşitlik, özgürlük, yasa
hakimiyeti, demokrasi, serbest pazar, laiklik ve insan hakları gibi
kavramların, İslam, Hindu, Budist veya Ortodoks Hıristiyan kültürü gibi
farklı kültürlerde yaşama şansı bulması imkansızdır. Batı’nın bu tür
kavramları yaymaya çalışmasını "insan hakları emperyalizmi" olarak
nitelendiren bu çabalar, bir karşı tepkiyi ve yerli değerlerin yeniden
tasdikini doğurmaktadır. Bu tezler, postmodernistler tarafından da
hararetle savunulmaktadır. Bu görüşe göre de, Batı’nın Descartes’la
başlayan, 18. yüzyıl Aydınlanma düşünürleri ve Kant’tan geçerek
pozitivizmle doruk noktasına ulaşan kültür ve göreneklerden arınmış
evrensel bir insan, evrensel bir akıl, evrensel nesnel bir doğru olduğu
anlayışı vardır ve bu anlayış Batı-Avrupa benmerkezciliğinin,
sömürgeciliğinin ideolojik bir aygıtı olarak iş görmüştür. Oysa gerçek
bunun tam aksidir. Bütün anlamlar, bütün değerler, bütün kavramlar
birbirine eşittir ve onların hakim oldukları kültürlerin de
birbirleriyle karşılaştırılması; nesnel, evrensel ve tek bir anlam,
değer veya kurumdan bakarak yargılanması söz konusu olamaz.
Kanımızca, evrensel düzeyde bir insan hakları hukuku ve koruma sistemi
giderek yaygınlaşmış olmakla beraber, bu sistemin Batı medeniyetinin
kendi kültürel köklerinden arınmış ve tüm dünyayı kuşatacak öze sahip
olduğunu düşünmek bir yanılgı olacaktır. Bunu, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin Müslümanlarla ilgili verdiği kritik kararlarda açıkça
gördük. Ayrıca, insan hakları kavramının Batılı devletlerce dünyaya
egemen olma yolunda siyasi bir araç olarak kullanıldığı da yadsınamaz
bir gerçektir. Bugün tek hegemon güç haline gelmiş olan ABD’nin, 11
Eylül bahanesiyle, küresel anlamda başlatmış olduğu savaş da bu durumun
bir göstergedir.
Her şeye rağmen, insan hakları konusunda tüm insanlığın ittifak ettiği
haklar mevcuttur. Ancak bunların korunması ve gerçek anlamda neler
olduğunun tespiti, emperyalist Batı medeniyeti karşısında diğer
medeniyetleri temsil eden devletlerin güçlenerek bir denge kurmalarına
bağlıdır.
|