Index arrow Düşünce Gündem arrow Sayı 25

Dosya: İnsan haklarını anlamak PDF Yazdır E-posta
Yazar Enver Erdem SELÇUKLU   
Günümüzde, insan hakları kavramı, hukuki, siyasi ve felsefi tartışmaların merkezinde yer almakta; devletlerin iç ve dış politikalarının meşruiyetinin sorgulanmasında kullanılmaktadır. Artık evrensel insan hakları ile uyumluluk göstermeyen siyasal ve hukuki rejimlerin, meşruluk sıfatını kazanmaları mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte insan hakları kavramının tanımı, içeriği, kapsamı ve düşünsel temelleri üzerindeki tartışmalar sona ermemiştir. Bu tartışmalar iki noktada yoğunlaşır: İnsan haklarının neler olduğu veya olması gerektiği ve evrensel olduğu iddia edilen insan hakları anlayışının her toplumun kendi kültürü ile uzlaşıp uzlaşamayacağı.

İnsan hakları kavramının tanımlanması
İnsan hakları, "kişinin sırf insan olması hasebiyle sahip olduğu haklar" olarak tanımlanmakta, ancak bu tanım "hak" ve "insan" kelimelerine verilen anlamlara göre değişime uğramaktadır. İnsanamerika_rak_sava_59_wince.jpg haklarının kaynağı ve temellendirilmesi konusunda ise, tarihsel süreçte çoğunlukla "doğal haklar" görüşü dayanak olmuştur. Bu görüşe göre; insanın doğuştan sahip olduğu haklar vardır ve bunlar mutlak, devredilemez ve vazgeçilemez niteliktedir. Bu haklar devletten ve toplumdan önce var olup zaman ve mekandan bağımsızdır; bütün insanlar bu haklara sahiptir. Hakların devlet tarafından verilmediği, devlet kurulmadan önce de var olduğu görüşüyle, baskıcı rejimlere karşı özgürlüklerin güvence altına alınmasında önemli adımlar atılmıştır.

Başlangıçta ilahi temellere dayanan "doğal hukuk" anlayışından rasyonalist ve seküler bir "doğal hukuk" anlayışına ulaşılmasının bir sonucu olarak artık insan haklarının kaynağı ilahi kaynaklardan arındırılarak, insan doğası ve insan gereksinimleri olarak ifade edilmektedir. Bu anlayışa göre, insan hakları kişilerin maddi ve manevi temel gereksinimlerini karşılamalarına yarayan araçlar olarak kaynağını insanın ahlaki doğasından alır. Uluslararası insan hakları belgelerinde de bu noktaya işaret edilerek insan haklarının kişinin özündeki onurdan kaynaklandığı belirtilir.

İnsan haklarının tarihsel gelişim süreci
İnsan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. Ancak, uluslararası arenada Batılı devletlerin baskın güç olmasına paralel olarak, insan hakları ile kastedilen ve hakim olan, Batı sisteminin anladığı şekliyle modern anlamda insan haklarıdır. Söz konusu anlayış, 16. ve 17. yüzyılda Batı Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve toplumsal dinamiklerinden doğmuş olan, merkezinde insanın (bireyin) yer aldığı bir insan hakları formülasyonudur ve bu da bir bütün olarak Aydınlanma Çağı’nın ürünüdür. Buna göre, siyasal hakların kaynağı, bu hakları koruyan yazılı yasalara değil, insanlık onuruna, doğal haklara dayanır.
Siyaset teorisinde otoriteyi değil özgürlüğü merkeze alan ve insanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için doğal haklara sahip olduğunun ortaya konmasıyla, otoriter baskıcı iktidarlara darbe indirilmiş, 17. ve 18. yüzyılların üç büyük devrimi olan İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri düşünsel köklerini doğal hukuk doktrininden almıştır. Ancak belirtmek gerekir ki, Batı medeniyeti Antik-Yunan felsefesi, Roma hukuku, Yahudi-Hıristiyan geleneği, hümanistik reformlar ve akıl çağı kavramını içeren bir yapıdır ve bu tarihsel sürecin köklerini buralara kadar uzatmak mümkündür. Bugün ise, Batı medeniyeti meşruiyetini liberal demokrasi, hukukun üstünlüğü ve hukuk devletine dayandırmakta ve liberal ekonomik sistem üzerinde yükselerek dünyaya hakim olmaktadır.

İnsanlığın insan hakları için verdiği savaşımın tarihi çok eskilere dayanmakla beraber, terim olarak, "İnsan Hakları"nın (human rights, droit de I’homme, Menschenrechte) kullanılması oldukça yenidir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlık kazanmış ve nihayet 1948 yılında BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etmiştir. 1950 yılında da Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylamıştır.

İnsan haklarının evrenselliği
Evrensellik, kavram olarak tüm insanlar için her zaman ve her yerde geçerli olma özelliğidir. İnsan doğası dil, din, cins ve ırk ayrımlarına bağlı olarak değişmediği için ondan kaynaklanan haklar da yeryüzünün hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın tüm insanlar için aynı olmalıdır. Ancak, evrensel olarak kabul edilen insan hakları kavramının tarihsel bir aşamada Batı’da ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Oysa bu durum evrensel olmanın aksine zaman ve mekan bakımından sınırlı bir tarihsel olguyla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bugün insan hakları alanındaki en önemli gelişmeye baktığımızda, bu hakları korumanın ve geliştirmenin devletlerin bir iç sorunu olmaktan çıkıp uluslararası bir sorun haline geldiğini görmekteyiz. Uluslararası alanda benimsenen standartların ve kurulan mekanizmaların ise Batı medeniyetinin ortaya koyduğu insan hakları anlayışını yansıttığı da bir gerçek. Peki, bu durumda evrensel insan haklarından söz etmek ne kadar mümkün?
İnsan haklarının evrensel olduğunu savunanlara göre; Batı’da doğmuş olması, insan haklarının kültürel olarak rölatif olmasını gerektirmez. Çünkü insan hakları, kültürel farklılıkları aşan, daha doğrusu bütün kültürlerde var olduğu ümit edilen bir değeri, yani insan onurunu korumaya yönelik taleplerin ortak adıdır. İnsan haklarının rölatif olmaması başlıca iki şeyi ifade eder: Birinci olarak, insan haklarının korunması zorunlu olarak Batılı toplumların kültürlerinin, bu kültüre özgü değer ve normların korunması anlamına gelmez. İkinci olarak Batılı olmayan herhangi bir kültürün mensuplarının, insanın temel değer ve onurunu çiğneyen uygulamaları yerel kültürlerine dayanarak haklı göstermeye çalışmaları da kabul edilemez. Belirtilmesi gereken bir diğer husus da şudur ki, insan haklarının ahlaksal evrenselliği "uluslararası normatif evrenselliğe" ulaşmıştır. Çünkü, hemen hemen bütün devletler evrensel bildiri ve sözleşmelerde benimsenen hakları güvence altına almayı, en azından söylem düzeyinde onaylamışlardır.

Bu görüşlere karşılık, "kültürel görecilik (rölativizm)" olarak adlandırılan düşünceyi savunanlara göre; uygarlıklar ve kültürler birbirlerinden farklıdırlar, çünkü onlarda hakim olan kavramlar özde birbirlerinden farklıdır. Bu nedenle Batı uygarlığının bir ürünü olan bireycilik, liberalizm, anayasal yönetim, eşitlik, özgürlük, yasa hakimiyeti, demokrasi, serbest pazar, laiklik ve insan hakları gibi kavramların, İslam, Hindu, Budist veya Ortodoks Hıristiyan kültürü gibi farklı kültürlerde yaşama şansı bulması imkansızdır. Batı’nın bu tür kavramları yaymaya çalışmasını "insan hakları emperyalizmi" olarak nitelendiren bu çabalar, bir karşı tepkiyi ve yerli değerlerin yeniden tasdikini doğurmaktadır. Bu tezler, postmodernistler tarafından da hararetle savunulmaktadır. Bu görüşe göre de, Batı’nın Descartes’la başlayan, 18. yüzyıl Aydınlanma düşünürleri ve Kant’tan geçerek pozitivizmle doruk noktasına ulaşan kültür ve göreneklerden arınmış evrensel bir insan, evrensel bir akıl, evrensel nesnel bir doğru olduğu anlayışı vardır ve bu anlayış Batı-Avrupa benmerkezciliğinin, sömürgeciliğinin ideolojik bir aygıtı olarak iş görmüştür. Oysa gerçek bunun tam aksidir. Bütün anlamlar, bütün değerler, bütün kavramlar birbirine eşittir ve onların hakim oldukları kültürlerin de birbirleriyle karşılaştırılması; nesnel, evrensel ve tek bir anlam, değer veya kurumdan bakarak yargılanması söz konusu olamaz.

Kanımızca, evrensel düzeyde bir insan hakları hukuku ve koruma sistemi giderek yaygınlaşmış olmakla beraber, bu sistemin Batı medeniyetinin kendi kültürel köklerinden arınmış ve tüm dünyayı kuşatacak öze sahip olduğunu düşünmek bir yanılgı olacaktır. Bunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Müslümanlarla ilgili verdiği kritik kararlarda açıkça gördük. Ayrıca, insan hakları kavramının Batılı devletlerce dünyaya egemen olma yolunda siyasi bir araç olarak kullanıldığı da yadsınamaz bir gerçektir. Bugün tek hegemon güç haline gelmiş olan ABD’nin, 11 Eylül bahanesiyle, küresel anlamda başlatmış olduğu savaş da bu durumun bir göstergedir.

Her şeye rağmen, insan hakları konusunda tüm insanlığın ittifak ettiği haklar mevcuttur. Ancak bunların korunması ve gerçek anlamda neler olduğunun tespiti, emperyalist Batı medeniyeti karşısında diğer medeniyetleri temsil eden devletlerin güçlenerek bir denge kurmalarına bağlıdır.

 

Sayı 44

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Av. Abdulhalim Yılmaz*
Türkiye’de mültecilerin hukuki sorunlarının çözülmesi ve STK’ların rolü

Günümüzde sığınma sebepleri daha çok siyasi nitelikteki “zulüm” kaynaklı olsa da; önümüz...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Michel Gaude*
Değerli Konuklar,
İHH İnsani Yardım Vakfı’nın düzenlediği, mültecilerin kötü yaşam koşulları üzerine görüşlerimi sunacağım konferansa katılmak benim için büyük bir onur...

Adanmış Hayatlar Mülteci bir çizer; Naci el-Ali
Filistin direnişinin 60 yıllık öyküsünü, işgaller ve sürgünlerin özgürlüklerine gölge düşürdüğü binlerce Filistinlinin yurtlarından edilerek ülkelerine hasret bir hayata mahkum edilişini, çizgileriyle...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Dr. Lami Bertan Tokuzlu*
Türk sığınma mevzuatında devletin takdir yetkisi sorunu

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “insan haklarına saygılı devlet” ilkesi gereği sığınma hakkını Anayasa...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Fuat Özdoğru
Dünyada mülteci hareketleri, Türkiye'nin konumu ve mültecilerin karşılaştıkları sorunlar

Dünyadaki mülteci hareketleri, mültecilerin karşılaştıkları sorunlar ve Tür...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Av. Bülent Yıldırım*
Av. Bülent Yıldırım
Mültecilik konusunun, mültecilerin yaşadıkları sorunların ve bu sorunlar için üretilecek çözüm önerilerinin tartışılacağı sempozyumumuza hoş geldiniz. Tarih...

SEMPOZYUM TEBLİĞLERİ: Prof. Dr. Ahmet Yaman
İslam kaynaklarında ve geleneğinde mültecilik algısı
İslam geleneğine göre mülteciler, sığındıkları toplumun asli üyesi sayılırlar. Mültecilerin can ve mal dokunulmazlığı başt...