|
11 Eylül sonrasında başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin ‘güvenlik’ eksenli politikaları, Batı karşıtı ülkeleri de aynı gerekçeyle savunmaya geniş bütçe ayırmaya sevk etti ve bu ülkeler hızla silahlanma yarışı içerisine girdi.
Uzun süredir İran üzerinden dünya kamuoyunda geniş yankı bulan
silah(sız)lanma sorunu Kuzey Kore’nin 9 Ekim’de yeraltında nükleer
deneme yaptığını açıklamasıyla daha geniş bir platforma taşındı. 1994
yılında ABD ile yaptığı nükleer faaliyetlerini dondurma anlaşmasını
2002’de bozan ve “ABD’den gelen nükleer savaş ve yaptırım tehdidi
nedeniyle caydırıcılığın bir parçası olarak” nükleer silah denemesi
yaptığını açıklayan Kuzey Kore, bu denemeyle nükleer silah sahibi
olduğu bilinen dokuzuncu ülke oldu. Bugün nükleer silahlara sahip
olduğu bilinen diğer sekiz ülke ise ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin,
İsrail, Hindistan ve Pakistan.
Silahlanma, İran ve Kuzey Kore
örneğinden yola çıkarak bakıldığında, ABD tekelinde çözülmeye çalışılan
bir sorun olarak gözükmekle birlikte aslında tüm dünyayı tehdit eden
çok önemli bir sorun. 1970 yılında 188 ülke tarafından imzalanan
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması bu sorunu çözmek için
atılmış en önemli adım olarak kabul ediliyor. Nükleer silah ve
teknolojinin yayılmasının engellenmesini ve bu teknolojinin barışçıl
amaçlarla kullanılmasını amaçlayan bu anlaşmaya göre nükleer silaha
sahip olmayan ülkelerin bunları edinmeye çalışmaması, tersi durumdaki
ülkelerin ise silahsızlanmayı kabul etmesi gerekiyor. Fakat sadece
teorik olarak yürürlükte olan bu anlaşmada nükleer güç sahibi dokuz
ülkeden dördü olan İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore’nin imzası
bulunmuyor.
11 Eylül sonrasında başta ABD olmak üzere Batı
ülkelerinin ‘güvenlik’ eksenli politikaları, Batı karşıtı ülkeleri de
aynı gerekçeyle savunmaya geniş bütçe ayırmaya sevk etti ve bu ülkeler
hızla silahlanma yarışı içerisine girdi. Bu süreçte ABD’nin ve
Rusya’nın terörle mücadele gerekçesiyle izlediği saldırgan politikalar
süreci daha da hızlandırdı. ABD’nin 30 Aralık 2001’den beri yürürlükte
olan Anti-Balistik Füze Antlaşması (ABM)’ndan çekilmesi, son yıllarda
bütün nükleer başlıklı füzelerini modernize etmesi ve Nükleer
Silahların Yayılmasını Engelleme Antlaşması’nı imzalamayan Hindistan’ı
nükleer kulübe kabul etmesi, öte yandan Mart 2006’da Rusya Devlet
Başkanı Vladimir Putin’in Rusya ölçeğinde bir ülkenin güvenliği için
nükleer silahlanmaya mecbur olduğunu ifade etmesi her an sıcak
çatışmaya dönüşmeye hazır bir güvensizlik ortamı olduğunu gösteriyor.
Bununla birlikte nükleer silahlanmadan en çok rahatsız olan ülkelerin
başında, yine en çok nükleer silaha sahip olan ve izlediği politikalar
ile silahlanmayı mecburiyet haline getiren ABD ve Rusya geliyor.
Aslına
bakılırsa silahlanma sadece Batı karşıtı, özellikle de ABD karşıtı
ülkeler söz konusu olduğunda bir soruna dönüşüyor. Nitekim nükleer
silaha sahip ülkeler arasında en büyük tehlike olarak Bush’un şer
ekseni nitelemesinde bulunduğu Kuzey Kore ve İran (Suriye de bu eksende
yer alıyor) gösteriliyor. Kuzey Kore nükleer çalışmalarının gerekçesi
olarak ABD tehdidini ileri sürerken söz konusu anlaşmada imzası bulunan
İran, nükleer enerjiyi teknolojik gelişmenin temeli olarak
nitelendiriyor ve bu enerjiye barışçı amaçlarla sahip olmak istediğini
vurguluyor. Her iki ülke de bunun en doğal hakları olduğunu savunuyor.
Fakat ABD muhalif ülkelerin silahlanmasını başlıca savaş ya da müdahale
gerekçesi olarak kabul ediyor. Nitekim kitle imha silahları bulunduğu
gerekçesiyle Irak’ı işgal eden ABD, nükleer faaliyetleri nedeniyle de
İran’a savaş açmaya hazır bekliyor. Bununla birlikte Washington
yönetimi, Kuzey Kore’yi İran ve Irak’tan farklı bir kefeye koydu ve bu
ülkeye yönelik bir savaşın söz konusu olmadığını açıkladı. Görünen o
ki, Bush’a göre nükleer silahlar, İslam coğrafyasında olduğunda çok
daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu da Batı’nın İslam ve terörizmi
sürekli yan yana koymasının bir sonucu olsa gerek. Öte yandan ABD
müttefiki İsrail, sahip olduğu silahlar nedeniyle şimdiye kadar hiçbir
şekilde hesap vermeye mecbur edilmedi ve edileceğe de benzemiyor.
Mevcut
duruma bakıldığında kimlerin silahlanacağına ve kimlerin de
silahsızlanacağına önde gelen belli güçler karar veriyor. Oysa
silah(sız)lanma belli ülkelerin çıkarlarını değil tüm insanlığın
geleceğini göz önünde bulunduran uluslararası anlaşmalar çerçevesinde
gerçekleşmelidir. Çünkü özellikle kitle imha silahları kategorisinde
yer alan biyolojik, kimyasal ve nükleer silahlar bir seferde yüz
binlerce insanın ölümüne ve nesiller boyu devam eden biyolojik ve
psikolojik tahribata neden olabilmektedir. Dolayısıyla bölgesel ve
küresel barışın sağlanması sadece belli ülkelerin değil tüm ülkelerin
silahsızlanmasıyla mümkün olacaktır. Eğer gerçekten tüm dünyada barışa
hizmet edecek bir silahsızlanma isteniyorsa öncelikle Batı ülkelerinin
başta Afrika ülkeleri olmak üzere çatışmaların yaşandığı pek çok ülkeye
sorumsuzca gerçekleştirdiği silah ihracatını yeniden gözden geçirmesi
gerekmektedir.
|